Kurban Psikolojisi
Şu anda bir çocuk, günlerdir bahçede, balkonda, apartman aralığında elleriyle beslediği bir hayvanın gözlerinin bağlanışını ve boğazının kesilerek öldürülüşünü seyrediyor.
Az sonra yere akacak olan kan alnına sürülecek.
Ve kaderleri işaretlenecek.
Etobur insanın, değil diğer canlı türlerini, birbirini yemesi bile doğal.
Kucağımıza alıp başını sevdiğimiz o ufacık kuzuyu, fırında da seviyor olmamız, bizi kurban bayramında koç kesmemizden daha masum kılmıyor.
Sadece iştahımız bile, o çok eski zamanlarda hayatımıza hâkim olan vahşiliğin yeni ehil dünyamızda da varlığını sürdürdüğünün kanıtı.
Daha da fenası, gözümüzle görmediğimiz vahşet, vahşet değildir diye diye yaşıyoruz.
Küçücük teknelere doluşup doğduğu topraklardaki savaşlardan ve yoksulluktan kaçan insanların boğulduğu sularda neşeyle yüzebilmemiz hep bundan.
O yüzden hayvan kanı akıtarak kâh karnını doyuran, kâh varlığını anlamlandıran insanı anlamak kolay.
Hatta öldürdüğü düşmanının ciğerini çıkarıp yiyen savaşçıyı bile anlamak mümkün.
Benim anlamadığım, bir tür insanın içindeki vahşinin, diğer türün içindeki kurbanı uyandırıp ona hükmetme yeteneği.
Amerikalı psikolog Martin Seligman, “İnsan ne yaparsa yapsın var olanı değiştiremeyeceğine inandırılırsa, sonuçta çaresizliğe ikna olur ve hiçbir şey yapmamayı tercih eder” diyor.
Çaresizlik, öğrenilen bir şey ve bazı insanlara bu çaresizliği öğreten doğa değil, türdeşleri.
İnsanlar hayvanları avlamaya başladıkları zamanlarla aynı zamanlarda birbirlerini avlamayı da öğrendiler.
Tarihi insanlık tarihiyle yaşıt olan kurban törenleri, aslen tanrıları memnun etmek için değil, insanları adam etmek için düzenlenir.
İnsan bu törenlerden iki temel şey öğrenir.
Kendini tanrılarla özdeşleştirirse, güçlü olanın almadan vermeyeceğini ve her şeyin bir bedeli olduğunu; kendini kurbanla özdeşleştirirse de güçlü olana kayıtsız şartsız boyun eğmekten başka çare olmadığını.
Her iki durumda da kurban kültürü, insanın insana efendiliğini akılcılaştıran kutsal bir dile dönüşür.
İktidar hükmedeceği tebaaya bu dili öğretmek için önce onun kendine güvenini yıkar.
Kadınlar güçsüz olduklarına inandırılır.
Yoksullar hep yoksul kalacaklarına ikna edilir.
Azınlıklar az olmanın bir eziklik olduğuna alıştırılır.
Farklılar kendileri bile farklılığın pürüz sayıldığına kanar.
Birilerini yönetmek için onları önce kaderin varlığına inandırmak gerekir. Bu da dinlerin vazifesidir.
O çocuk, az önce alnına kan sürülen...
Eğer o hayvanın gözlerinin, boynu kesilirken neden bağlı olduğunu hiç düşünmezse, kadere inanacak ve başına gelen her şeye, gözlerini kaçıra kaçıra katlanması gerektiğini öğrenecek.
Ama, rastlantı eseri hayvanın neden gözlerinin bağlı olduğu aklına bir takılırsa... Kendi kaderini de, hayvanın kaderini de değiştirmek isteyecek.
Kadere inanmak kölelik demektir.
Rastlantılara inanmaksa özgürlük...
MİNE SÖĞÜT-15 EKİM 2013, CUMHURİYET
Az sonra yere akacak olan kan alnına sürülecek.
Ve kaderleri işaretlenecek.
Etobur insanın, değil diğer canlı türlerini, birbirini yemesi bile doğal.
Kucağımıza alıp başını sevdiğimiz o ufacık kuzuyu, fırında da seviyor olmamız, bizi kurban bayramında koç kesmemizden daha masum kılmıyor.
Sadece iştahımız bile, o çok eski zamanlarda hayatımıza hâkim olan vahşiliğin yeni ehil dünyamızda da varlığını sürdürdüğünün kanıtı.
Daha da fenası, gözümüzle görmediğimiz vahşet, vahşet değildir diye diye yaşıyoruz.
Küçücük teknelere doluşup doğduğu topraklardaki savaşlardan ve yoksulluktan kaçan insanların boğulduğu sularda neşeyle yüzebilmemiz hep bundan.
O yüzden hayvan kanı akıtarak kâh karnını doyuran, kâh varlığını anlamlandıran insanı anlamak kolay.
Hatta öldürdüğü düşmanının ciğerini çıkarıp yiyen savaşçıyı bile anlamak mümkün.
Benim anlamadığım, bir tür insanın içindeki vahşinin, diğer türün içindeki kurbanı uyandırıp ona hükmetme yeteneği.
Amerikalı psikolog Martin Seligman, “İnsan ne yaparsa yapsın var olanı değiştiremeyeceğine inandırılırsa, sonuçta çaresizliğe ikna olur ve hiçbir şey yapmamayı tercih eder” diyor.
Çaresizlik, öğrenilen bir şey ve bazı insanlara bu çaresizliği öğreten doğa değil, türdeşleri.
İnsanlar hayvanları avlamaya başladıkları zamanlarla aynı zamanlarda birbirlerini avlamayı da öğrendiler.
Tarihi insanlık tarihiyle yaşıt olan kurban törenleri, aslen tanrıları memnun etmek için değil, insanları adam etmek için düzenlenir.
İnsan bu törenlerden iki temel şey öğrenir.
Kendini tanrılarla özdeşleştirirse, güçlü olanın almadan vermeyeceğini ve her şeyin bir bedeli olduğunu; kendini kurbanla özdeşleştirirse de güçlü olana kayıtsız şartsız boyun eğmekten başka çare olmadığını.
Her iki durumda da kurban kültürü, insanın insana efendiliğini akılcılaştıran kutsal bir dile dönüşür.
İktidar hükmedeceği tebaaya bu dili öğretmek için önce onun kendine güvenini yıkar.
Kadınlar güçsüz olduklarına inandırılır.
Yoksullar hep yoksul kalacaklarına ikna edilir.
Azınlıklar az olmanın bir eziklik olduğuna alıştırılır.
Farklılar kendileri bile farklılığın pürüz sayıldığına kanar.
Birilerini yönetmek için onları önce kaderin varlığına inandırmak gerekir. Bu da dinlerin vazifesidir.
O çocuk, az önce alnına kan sürülen...
Eğer o hayvanın gözlerinin, boynu kesilirken neden bağlı olduğunu hiç düşünmezse, kadere inanacak ve başına gelen her şeye, gözlerini kaçıra kaçıra katlanması gerektiğini öğrenecek.
Ama, rastlantı eseri hayvanın neden gözlerinin bağlı olduğu aklına bir takılırsa... Kendi kaderini de, hayvanın kaderini de değiştirmek isteyecek.
Kadere inanmak kölelik demektir.
Rastlantılara inanmaksa özgürlük...
MİNE SÖĞÜT-15 EKİM 2013, CUMHURİYET
