Page Nav

HIDE
GRID_STYLE
FALSE

Ve o türküyü beraberce söylemek için, bizleri de çağırır…

Doç. Dr. Şafak Nakajima Bir an için, bütün yaşamınız boyunca, karanlık bir mağaraya kapatıldığınızı düşünün! ... Sizi bu mağaraya kapat...

Doç. Dr. Şafak Nakajima
Bir an için, bütün yaşamınız boyunca, karanlık bir mağaraya kapatıldığınızı düşünün!...

Sizi bu mağaraya kapatanlar, ellerinizi ve ayaklarınızı öylesine zincire vurmuşlar ki, hiç bir yere kımıldayamıyorsunuz.

Başınızı bile çeviremediğiniz için, önünüzdeki mağara duvarından başka hiçbir şeyi görme imkânınız yok.

Yakınlarınızda, sizinle aynı şekilde, yüzü duvara dönük, zincire vurulmuş başka insanlar da bulunuyor.

Arada, konuşsanız dahi, onlara dokunabilmeniz mümkün değil.

Arkanızda bir yerlerde, alev alev yanan bir ateş var.

Ateşle sizin aranızdan bir yol geçiyor.

Sizi bu mağaraya hapsedenler, ellerinde çeşit çeşit eşyalar, hayvanlar ve heykellerle, o yoldan gelip geçiyorlar.

Ama siz onları görmüyorsunuz!

Tek görebildiğiniz, onların, karşınızdaki duvara vuran dev gölgeleri.

Sesler yankılanıyor.

O sesler acaba, duvardaki yansımalara mı ait?

Bilemiyor ama duydukça ürküyorsunuz!

Yaşadığınız durum nedeniyle, hayata dair tüm bilginiz, gözleriniz ve kulaklarınızla aldığınız duyumlarla sınırlı.

Gölgeleri yorumlayarak, kendinizi, başkalarını, doğayı, dünyayı, insanlık hallerini ve eşyanın tabiatını anlamaya çalışıyorsunuz.

==================

Bu hikâye, önüne konan, dayatılan, filtrelenen kaynaklardan aldığı bilgilerle oyalanıp, yaşamı anlamaya ve yorumlamaya çalışan bizlerin hayatlarıyla, benzer ne çok özellik taşıyor!

Eflatun, yukarıda kendi kalemimle yeniden canlandırdığım mağara meseliyle, milattan önceki tarihlerde, insanı ve onun dünyasını anlatır.

Eflatun( Platon), Sokrates’in öğrencisi, zengin ve soylu bir aileden gelen, yakışıklı, güçlü kuvvetli bir insan, bir Antik Yunan filozofu ve matematikçidir.

Batı dünyasındaki ilk yüksek öğretim kurumu olan Atina Akademisini kurucusudur.

Bu meselde Eflatun, mağaraya zincirlenmiş insan imgesiyle, birey olamamış, bilinci ve farkındalığı gelişmemiş, özgür olmayan insanı betimler.

Bu insanın hayata dair tüm bilgisi, ona gösterilen gölgelerden ibarettir; gerçeklerden değil!

Mağara, insanın içine sıkıştırıldığı, hapsedildiği toplumu simgeler.

Zincirler, insanın, özgün bir birey haline gelmesini engelleyen kalıplar, kurallar, gelenekler ve kanunlardır.

Gölgelerse, insana dayatılan, özgürce hayatı algılamasının ve yorumlamasının önüne geçen bağnaz, dogmatik ve sorgulanamaz mutlak ''gerçeklerdir''.

Neyse ki, Eflatun’un hikâyesi, bir korku filmi gibi, bu noktada bitmez!

=================

Bir gün, bu insanlardan birisi, zincirlerini kırar ve kurtulur.

Mağaranın dışına çıktığında, bambaşka bir gerçekle karşılaşır.

Dışarıda güneş vardır, ışık vardır, renkler vardır, aşk vardır, hayat vardır!

Hepsinin çok korktuğu, duvardaki dev adam gölgelerinin sahipleri, aslında kendilerinden hiç de farklı değildir.

Yansımalardaki koskoca heykeller, eşyalar ve hayvanların hepsi çok sıradandır.

O artık özgürdür.

İstediği gibi koşabilir, insanlara sarılabilir.

Sevinçle, özgürlük çığlıkları atabilir.

Çığlığının, korkunç bir yankıya dönüşüp kulaklarını parçalayarak, ona bir ceza gibi geri dönmesinden korkması için, hiç bir neden yoktur şimdi.

İnanmakta zorlandığı bu muhteşem renk cümbüşünü ve yaşamın güzelliğini paylaşmak için mağaraya geri döner.

Diğerlerinin de yanılgılarından kurtulması ve özgürleşmesini sağlamak için mağaradaki insanlara, özgürlüğün görkemli coşkusunu anlatır.

Anlatır ama zincire vurulmuş insanların çoğunluğu, onun anlattıklarını anlamaz!

Böyle bir şeyin olabileceğine inanamayacak kadar, gölgelere inandırılmışlardır.

Üstelik çoğu, eski alışkanlıklarını terk edecek kararlılığa ve ezber bozacak cesarete sahip değildir.

Yanılgılarının içinde yaşamaya devam etmek, daha güvenli gelir.

Eflatun bu durumu, gerçeği gören insanın, ''anlaşılamamak imtihanı'' olarak tanımlar.

Gerçeği görenlerin bazısı, anlaşılamamayı çok sancılı bulur ve gerçeği anlatmaktan vaz geçer.

Kimisi, gerçeğin getirdiği özgürlük ve seçim sorumluluğunu taşıyamaz ve mağaraya geri döner.

Bazısı ise, bir gerçeği keşfetmenin, bin hayale değdiğini fark ettikten sonra, mağaraya dönmenin ‘ölmek’ demek olduğunu bilir.

Çiçeğin kokusunda, yârin yanağında, çocuğun gülüşünde, güneşin doğuşunda, hayatı her gün yeniden keşfedip, özgürlük türküleri söylemeye devam eder…

Ve o türküyü beraberce söylemek için, bizleri de çağırır…

Siz, neredesiniz?