Polise pezevenk diyenlerin bakan yapıldığı bir ülkenin hikayesi
Bu yazı, Konya'nın Ereğli İlçesi'nde, henüz nüfusa kayıt ettirilmeyen ve daha 40 günlük olan, emzirmek için uyanan 21 yaşındaki annesi Maviş Eşme tarafından yattığı yerde ölü bulunan ve yapılan otopsi neticesinde ölüm nedeninin zatürre olduğu ortaya çıkan Ayaz Eşme'ye ithaf edilmiştir.
Ayaz bebeğin yattığı odanın pencere camları yoktu. Ayaz bebek yoksulluk içerisinde bu dünyayı terk etti.
"HER TARAF POLİS DOLU, KAÇMANIN İMKANI YOK"
"Kıbleyi Gösteren Kredi Kartı" diye bas bas bağırıyor ekrandan gözümüze ilişen reklam.
Kredi kartıyla Kabe'yi yan yana getirmenin aklımızı sürüklediği yer, anlata anlata dilimizde tüy bitiren "Bindirilmiş İslam"dır, yüreğimizi burkuyor.
"Kıbleyi Gösteren Kredi Kartı"nın "Bindirilmiş İslam" olduğunu görüyoruz, haklılığımız ortaya çıkıyor.
İndirilmiş İslam'ın ardına takılıp gidenin, "Bindirilmiş İslam" adını verdiğimiz ahlaksızlık manzumesiyle işinin olamayacağı bir yerkürede, Kabe'nin yanına kredi kartını koymakta bir an bile tereddüt etmeyenler, "Bindirilmiş İslam"ın en madrabaz, en pespaye, en arsız numuneleri olarak ekrandaki reklamdan fırlayıp zihinlere, yüreklere, gönüllere, namussuzca ve hayvanlar gibi her gün tecavüz edip duruyor.
Yönünü bir kredi kartının gösterdiği kıbledeki Kabe'nin hemen yanı başında yükselen ve hacca gidenlerle yerli halkın asla kabul edilmediği yedi yıldızlı turistik gökdelen otel aklımıza geliyor. Kabe'nin dibindeki bu çok katlı yapının orada olmasının nedenlerinden birinin de fuhuş olduğunu aklımızdan çıkarmıyoruz.
"Kıbleyi Gösteren Kredi Kartı", üzerinde yaşadığımız Anadolu coğrafyasında olup biten bütün herşeyin bir özetidir, bunu ayrıca biliyoruz.
Önümüze çıkan fotoğraf bir hayli büyüktür, yerkürenin her tarafından farkedilebiliyor, biz ve bütün alem fotoğrafa bakıyoruz.
"Kaçabilirsen kaç" diyor örneğin bir bakan telefonun diğer ucundaki oğluna.
"Her taraf polis dolu, kaçmanın imkanı yok" diyor oğlan da.
Sonra Bakan çocukları birer ikişer savcılara, mahkemelere, cezaevlerine yollanıyor.
"Sen hiç merak etme oğlum" diyor bir başka Bakan yine telefonda ve hemen ekliyor; "Ben o pezevengin defterini düreceğim". O, "Defterini Düreceğim" dediği "Pezevenk" bir polis şefi.
Ergenekon, Balyoz ve benzer bütün davalarda tuhaf, yakışıksız, çirkin ve akla mantığa bir türlü sığdırılamayacak gözaltılar süreci yaşanırken gıkı bile çıkmayan bir Başbakan, mızrağın sivri ucu kendisine dönünce; "Komplo" diyor, "Tezgah" diyor, "Küresel Güçler" diyor.
Biz O'nu dinlerken hiç şaşırmıyoruz, bu şaşırmama durumu kişiliklerimizi örseliyor. UTANIYORUZ!
Bindirilmiş İslam bütün arsızlığı, bütün hayasızlığıyla karşımızdadır artık ve biz bunu biliyoruz.
Onbir yıl önce kazılmaya başlanan bir foseptik çukurunun içerisinde debeleniyorlar, hallerine acıyoruz.
Soruşturmayı başlatan başsavcı yardımcısı da bizim gibi düşünüyor ve aynı foseptik çukurundan O da söz ediyor.
Soruşturma dosyasında "Rüşvet Aldığı" iddia edilen bir Bakan, bu savcıyı kastederek; "Başıyla kıçı yer değiştirmiş" diyebiliyor.
Doların yeşili önünde secde edenlerin, Allah diyerek sessizce çalarken, peygamber diyerek sinsice çırparken aslında tecavüz ettiği bu halk, şimdi bunların çıkardıkları tuhaf sesler karşısında söyleyecek söz ararken, "Bindirilmiş İslam" arsızca, hayasızca ve hemen gerekli önlemleri alıyor.
Savcıların yetkilerini kısıtlıyor -ki Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalarda asla böyle birşey yapmamıştı-
Polisleri hallaç pamuğu gibi oradan oraya savuruyor -ki Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalarda asla böyle birşey yapmamıştı-
Gazetecilerin emniyet müdürlüklerine girmelerini yasaklıyor -ki Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalarda asla böyle birşey yapmamıştı-
Kolluk Kanunu'nda hemen bir değişiklik yapıp, bu tür operasyonlar için en büyük mülki amirden izin alma zorunluluğu getiriyor -ki Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalarda asla böyle birşey yapmamıştı-
Otobüs terminallerindeki çığırtkanlar gibi, "Çağırsalar gelecek olan insanların, sabahın beşinde bir polis ordusuyla evlerinden alınmaları doğru mu" diye içi yana yana bağırıp duran Bülent Arınç'ın, bu cümleyi kurarken aklına, Ergenekon ve Balyoz süreci yaşanırken gerçekleştirilen gözaltı biçimlerinin bir tekinin bile gelmemiş olmasına bakıp öfkeleniyoruz.
Koskoca bir ülkenin altın ihracatını bir kara paracının yapıyor olmasını tanımlayacak, anlatacak ya da tarif edecek kelimelerin henüz icat edilmediğini daha yeni yeni kavrıyoruz.
2009 yılından 2012 yılına kadar bu coğrafyada aklanan kara para toplamının, birkaç gün önce bağlanan yeni bütçede yer alan, toplanması öngörülen vergi gelirinin yüzde 50'sinden fazla olduğu bilgisi akıl sınırlarımızı zorluyor, bu bilgiyi, bu ülkenin tarihine not düşüyoruz.
Aklanan bu kara para toplamı 250 milyar dolar civarındadır, inanamıyoruz.
Bağlanan bütçe yalandır, şişirmedir, ne idüğü belirsiz para transferlerinden ibarettir, hiçbir gerçekliği yoktur, bunu artık anlayabiliyoruz.
V e bugün hepimizin hep beraber yaşadıklarımız, polise "pezevenk" diyen insanların içişleri bakanı yapıldığı bir ülkenin hikayesidir, midemiz bulanıyor, daha fazla dayanamıyoruz!
"BİLAL ERDOĞAN'IN "GEMİCİK"LERİNİ MEDYAYA SIZDIRAN KİŞİ BURAK ERDOĞAN'DIR"
Osmanlı'dan bize mirastır, adına "Hanedan Kavgası" diyoruz.
Arka planında elbette ki para ve güç paylaşımının yattığı bir kavgaya işaret ediyor, bu tespiti yapıyoruz.
Haberi bize televizyon ekranından, dürüst bir aydın, namuslu bir inanmış olarak bildiğimiz bir kişi veriyor.
"Bilal Erdoğan'ın gemiciklerini medyaya sızdıran şahıs, kendi kardeşi Burak Erdoğan'dır" diyor ekrandaki kişi. Ve ardından, "bu bilgi kesindir" eklemesi yapıyor.
Kesinliğine inanmamak elde değil, aslı olmasaydı kendini tehlikeye atar, riske sokar mıydı, hiç sanmıyoruz.
"Bindirilmiş İslam"ın yolu tam da bu noktada "Hanedan Kavgası"yla kesişiyor.
Para ve gücün paylaşımının gözü hiçbir şey görmez tespiti hep bilinir, bir kere daha yineliyoruz. Yinelerken şaşırmadığımızı da eklemek istiyoruz!
BAŞBAKANIN RUH HALİ BİZE BİR PANİK TARİFİ ÇİZİYOR
Tapeler, rüşvet alışverişini belgeledikleri öne sürülen fotoğraflar, iddialar, itiraflar havada uçuşuyor.
Soruşturma dosyasında yer aldıkları iddia edilen kimi belge ve bilgiler bize, "bu nasıl bir örgütlülüktür" sorusunu sorduruyor.
Bir vakıftan söz ediliyor örneğin.
Genel Kurul üyeleriyle dikkat çeken bir vakıf bu. İddialara göre, kamyon yüküyle menkul ve gayri menkulün akıtılıp durduğu bir vakıf.
Esra Albayrak (Başbakan Erdoğan’ın kızı), Bilal Erdoğan (Başbakan Erdoğan’ın oğlu), Serhat Albayrak (Başbakan Erdoğan’ın damadının ağabeyi), Reyhan Uzuner (Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın kayınvalidesi), Ziya İlgen (Başbakan Erdoğan’ın eniştesi), Şule Albayrak (Başbakan Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak’ın eltisi), Mustafa Demir (AKP’li Fatih Belediye Başkanı), Mehmet Doğan Kubat (AKP İstanbul Milletvekili), Mustafa Ataş (AKP İstanbul Milletvekili), Yasemin Solmaz (Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen işadamı Remzi Gür’ün kızı), Zeynep Feyza Eker Ayhan (Tarım Bakanı Mehdi Eker’in kızı).”
Bu isimleri herkes tanıyor, biliyor, vakfın genel kurulunu oluşturuyorlar.
Rüşvet ve Yolsuzluk operasyonunun tam ortasındaki İranlının kuryesi Ahmet Murat Öziş, neredeyse her ay düzenli olarak vakıfa dolu çantalarla gelip boş çantalarla çıkıyor.
Kimi hazine ve imara açılamayacak kaydı düşülen İstanbul'daki arsalar bu vakfın envanterine geçiriliyor. Bu envantere geçirilme işlemlerinin nasıl gerçekleştirildiği sorusunun muhatabı galiba Fatih Belediya Başkanlığıdır ki, başkanlık koltuğunda oturan kişi, vakfın genel kurul üyesi yapılıyor.
Bakan oğulları ve bu vakıfa para taşıyıp duran kişi cezaevine gönderilirken, Fatih Belediye Başkanının serbest bırakılması çok ileri derecede "anlamlıdır" bunu anlayabiliyoruz.
Başbakanın hemen bir gecede, hatta birkaç saat içerisinde aldığı ya da aldırdığı bir dizi önlem, bizi bu şekilde düşünmeye sevk ediyor.
Biz ve ülke tarihi her şeyi tüm çıplaklığıyla görüyoruz. Başbakanın ruh hali bize bir panik tarifi çiziyor, ama hayrete düşmüyoruz.
LİSTELERİN BAŞINDA YER ALMAK VE TÜLAY KAYNARCA
1969 İzmit doğumlu olduğunu biliyoruz. Aslen Ardahanlı olduğunu da.
Gazi Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler fakültesini bitirmiş, ulusal, bölgesel ve yerel medyada bir süre gazetecilik yapmış.
Sonra AKP ile kesişen yolu milletin vekilliğine kadar uzanmış.
1991 yılından beri de Silivri'de.
2003 yılından başlayarak tam 4,5 yıl Silivri AKP ilçe başkanlığı koltuğunda oturmuş. Bu arada il yönetiminde de "görev" almış.
Adı Tülay Kaynarca -ki, bu adı tesadüfen, mecliste 14.12.21013 tarihinde meclis başkanlığına verilen bir kanun değişikliği teklifinin altına atılmış AKP'li vekillerin imza listesinin en başında görüyoruz.
En başta yer almak, abartılmış bir heves, bir büyük hırs ve emre amadelik durumunun dışa vurumudur, altını çiziyoruz.
Tülay Kaynarca'nın altına imza attığı kanun değişikliği teklifi, internet ortamında yapılan yayınlarla ilgili suçlarla mücadele edilmesine ilişkin kanunun tekrar düzenlenmesine yönelik bir teklif.
Bir başka deyişle, hükümetin daha önce yürürlüğe koyduğu "İnternet Sansürü"nü daha bir katmerleştirecek bir kanun değişikliği teklifi.
Kanunu ve değişiklik teklifini biliyoruz ve değişiklik teklifini buradan not düşüyoruz.
Hükümetin internet sansürü önemlidir, sansürü katmerleştirmeye yönelik kanun teklifleri daha da önemlidir, imzalara bu köşede yer veriyoruz.
Tülay Kaynarca, AKP'nin İstanbul 3. bölge milletvekilidir, Silivrilidir, unutmamak gerektiğine işaret ediyoruz.
EVET, GALİBA BU KEZ "GİDİYORLAR!"
Bundan önceki köşe yazımızı okuyanlar, oradaki kimi cümlelerimizi de hatırlayacaklardır. Oraya, o mahkemeye yeniden dönüyoruz.
Polisin öldürdüğü Ethem Sarısülük katliamının davasının görüldüğü mahkemenin hakim ve savcıları, son duruşmanın başından sonuna kadar bulundukları kürsüde uyuyunca, biz de, "Hukuku ve adaleti uyuyan devlet, çürüyen devlettir" demiş ve; "Çürüyen devleti yöneten hükümet, bu çürümenin nedenidir" diye de eklemiştik.
Tespitimizin doğruluğu, 17 Aralık'tan bu yana yaşanılanlarla doğrulanmıştır, bunu görmek içimizi acıtıyor.
Artık stadyumlarda, maçların 34. dakikasına sıra geldiğinde herkes, hep bir ağızdan; "Her Yer Rüşvet, Her yer Yolsuzluk" diye bağırıyor. Bu şekilde slogan atmaları için futbol seyircisinin kafasına silah dayayan falan yok. Zorlayan yok. Anlık gelişiyor her şey. Spontane yani.
Bu durum önemlidir, o kadar önemlidir ki, hükümet yetkilileri, örneğin Bursaspor'un en büyük taraftar grubunun liderlerine, "bu haftaki maçın 34. dakikasında, başbakanı destekleyen sloganlar atar mısınız" diye rica mesajları göndermek ihtiyacı hissediyor.
Çürüme, yıkılıp gitmenin eşiğine kadar gelmiş olma, muazzam bir paniği de ardından taşıyıp getiriyor. Öfkeleri, hırçınlıkları, aldıkları bütün alelacele ve sırıtan önlemler hep bu yüzdendir.
Evet, galiba bu kez bir daha dönmemek üzere gidiyorlar. Bunu görmemek, anlamamak için aptal olmak gerekiyor.
Sevgiyle, dirençli ve uyanık kalın.
BU YAZININ DİPNOTU;
Bu köşe yazısının yazımı bitirildiğinde peş peşe bakan
istifaları geldi. Muammer Güler, Zafer Çağlayan istifalarını açıkladılar. Geç
kalmış istifalardı bunlar. Önce bunu saptamak gerekiyor.
Erdoğan Bayraktar'ın istifasını açıklarken söyledikleri ise
kelimenin tam anlamıyla bombaydı. "Benim suçlandığım her işlemin altında
başbakanın da imzası var, benden önce onun istifa etmesi gerekir" dedi
Bayraktar.
Tarihi günlerden geçiyor ülke.
AKP sonun başlangıcına gelmiştir. Bu köşe yazımda sözünü
ettiğim çürüme son hızla devam etmektedir.
Önümüzdeki günler, hatta saatler çok şeye gebedir.
Yinelemek gerekiyor, evet "GİDİYORLAR!"
HAYRİ GÜNEL


