Ankara katliamında hayatını kaybeden Ahmet Karturlu: Bir dağ rüzgârı, dolaşıyor aralarında…
Güneydoğu Toroslar, Şirvan-Pervari-Van üçgeninde bir zirve
düğümü oluşturur. Ardı ardına dizilip gelen dağlar, tam bu noktada birbirlerine
sırt vererek daha bir heybetli yükselirler gökyüzüne. İki bin metrelere doğru
uzayıp giderler.
Daltepe Dağı, bin üç yüz metrelik rakımıyla bu düğümün
arasına girivermiş, koynuna aldığı köylerle bağdaş kurup oturmuştur. Duvarları
dar, az pencereli, kutu gibi evlerde yaşar buranın köylüsü. Yaşamaya çalışır…
Bazı köyün pekmezi, bazısının narı meşhurdur. Kiminde maden ocağı vardır, kimi
şehre yakındır. Ama çoğunda olduğu gibi Daltepe Köyü’nde de yaşamı az da olsa
kolaylaştıracak hiçbir "özel durum" yoktur. Yazları da kışları da bol
yağışlı yaylaları vardır bir tek. Vardır var olmasına ama öyle
"meşhur" olup da alınıp satılırken özellikle aranan, istenen bir ürün
yetişmez.
10 Ekim günü Ankara Garı önünde partisinin kortejinde sıraya
giren Ahmet Karturlu, işte Siirt Şirvan’a bağlı Daltepe Dağı yamacındaki bu
Daltepe Köyü’nde 1975 yılında doğar. Doğar doğmasına da 200-250 nüfuslu köyde
geçinmek güçtür. Hayvancılık ve tarla işi ile yaşanıp gidilir çok şükür ama
elektrik yoktur, su yoktur, okul yoktur, hastane yoktur. Köyde sadece yoklar
çoktur! Zaman geçtikçe daha da zora doğru gider hayat. Böylece kalkıp yola
düşer Daltepe köylüsü parça parça. En büyükleri Ahmet olan dördü erkek yedi
çocuklu Karturlu ailesinin sırası ise 1988 yılında gelir. Siirt’in dağları,
vadileri, yaylaları, yağmurları arasından çıkıp İstanbul’un Çamlıca Tepesi’ne
gelir, bir gecekonduya sığınıverirler.
Yüksek dağları ve derin vadilerinden sonra memleketin,
İstanbul Boğazı’nın çatısına varıldığında, baba Mehmet Karturlu’nun Türkiye
Elektrik Kurumu’ndan (TEK) aldığı maaştır tek gelirleri. Dokuz nüfuslu ailenin
tek geçim kaynağı. Köyde doğru düzgün okul göremeden büyüyen çocukların
geleceği belli gibidir. İstanbul’da okul vardır ama hem yaş geçmiştir hem de
yaşamaktır öncelikli mesele.
Çamlıca’nın toprak sahalarında
Babasından sonra "ikinci maaşı getiren" olmak için
çalışarak evin yüküne omuz vermek düşer Ahmet’e. "Dışarıdan" okumaya
da çalışacaktır sonradan ama aslolan her zaman evin geçimidir. Önce tekstil
işine girer. Biraz daha büyüyünce "parası daha iyi" olduğu için
inşaatlarda devam eder ekmek kavgası. O gençlik yıllarında futbol oynamak,
kendine kalan dar zamanların en büyük eğlencesidir. Çamlıca’nın toprak
sahalarındadır o yüzden gençliğinin en heyecanlı anıları. Zaten öyle uzun boylu
da sürmez "gençlik" dediğin. 1996 yılında bir uzak akrabası ile
görücü usulü evlendirilir. Hemen ardından da üst üste çocuklar gelir: İki
erkek, iki kız… Bugün en büyükleri 18, en küçükleri 11 yaşına varmış dört can.
Doğduğu evin yükünün altından çıkıp çocuklarının doğduğu evin yükünün altına
girmiştir artık. Daha çok çalışacak, daha çok kazanacak, evine bakacak, onları
okutacak, iyi yaşamaları için her ne gerekirse yapacaktır. Zorludur yani hayat
yine ama mutludur erken evlenmiş olmaktan. Bir günden bir güne de bir pişmanlık
sözü çıkmaz ağzından. Evlilik önemlidir, "ha erken, ha geç." "Mutluysan
eğer, erkeni geçi olmaz evliliğin" der zaten büyükler de.
"Bir dernek gibi" yaşamak
Ahmet Karturlu’nun iş dışında hemen her ânında ailesi vardır
aslında. Evde çocuklarıyla ilgilenir, oynar, tatil günleri ailece piknik
yapılır, arada sırada İstanbul’dan uzak bir nefes almak için eşinin memleketi
Bitlis’e ziyarete gidilir.
Kendileri gibi Daltepe’den İstanbul’a kopup gelen ve şimdi
Kirazlıtepe’de yan yana evlerde oturdukları amcalarıyla ve onların çocuklarıyla
da yakındır her zaman. İstanbul’da eş, dost, akraba herkes birbirine destek
vermezse yaşanır mı zaten? Hatır sorup gönül almadan, sohbet edip şakalaşmadan
bırakıp geçmez kimseyi. Karturluları bir "dernek gibi" görür
yakınlarına göre. Dayanışmayı hiç kaybetmemeli, kendilerinden sonra çocuklarının
da devam ettirmesi için uğraşmalıdırlar. Ama "hemşerici" de değildir.
Ahmet’in gidişinden sonra acıya boğulan ailesinin onu bize anlatma görevini
verdiği amcasının oğlu Ayhan Karturlu şöyle açıklıyor bu durumu: “Biz dört-beş
yakın akraba oturuyoruz birbirimize. Ahmet abimler, onun kardeşleri, benim
kardeşlerim… Köyümüz gibidir burası yani. Ama buralarda yaşayan herkesi de öyle
biliriz. Bizim için öyledir. Burada Karadenizliler de vardır, Kürtler de
vardır… Herkes vardır da bir tek ayrımcılık yoktur. Git bak Trabzonlular
Derneği’ne yarısı bizim oralardan gelen insanlardır. Ahmet abim de hiç
ayırmazdı, herkese selam verir, her kahveye giderdi. Herkes de onu bilirdi.”
"Çıktıkça" çalışılan inşaat işleri devam edip
gider bir yandan. İş bitene kadar çalışılan, yövmiye usulü mesai ile! İstanbul
içi, İstanbul dışı, hatta yurt dışı fark etmez. İstanbul’daki inşaat
şirketlerinin anlı şanlı projelerinde de, evinde tadilat yapanların
boya-dekorasyon işlerinde de çalışır. Mahallesindeki evlerde de vardır emeği,
ta Moskova’lara kadar da gidip ter dökmüştür. Ama oralardaki yaşama alışamaz
pek, niyeyse zor gelir. "Bizim buralar gibi değil hayat orada, İstanbul
daha iyi" diye anlatır her döndüğünde.
"Özel" ilgisi ise gençlik anılarının sarı-kırmızı
devamıdır hâlâ: "Hastalık" derecesinde Galatasaraylılık! Öyle ki, o
kadar önemsediği aile birliğine rağmen, Fenerbahçeli akrabalarla maç
izleyememeye kadar varabilir taraftarlığın derecesi!
Dayanışmanın ve kardeşliğin en büyük denizinde
Ama bu akıp giden hayatın içinde politika da vardır.
Özellikle HDP’nin kuruluşu ile Üsküdar ilçe örgütündeki çalışmalara giderek
daha fazla katılır. Kendi akrabalarına sık sık tembihlediği gibi: Hayatta
çevrendekilerle yakın olmak, dayanışmak gereklidir! Bunu siyasette de uygulamak
için uğraşır. Özellikle mitingleri hiç kaçırmamaya gayret eder. Bildiri
dağıtımlarını, toplantıları... Faaliyet neyi gerektirmişse oraya koşar. 7
Haziran seçimleri ve sonrasındaki günlerde heyecanı da, coşkusu da giderek
artar.
Eşi, onun Ankara’ya gidişinden önceki son zamanlarını şöyle
anlatır yakınlarına, “Bize hiç olmadığı kadar iyi davranıyordu. Çok sıcak, çok
keyifli, çok neşeliydi… Acaba bir şey mi doğmuştu içine?”
Onun heyecanı güzeldir ama yaşlı anne babasını merakta
bırakmamak da gerekir. O yüzden ikisine de söylemez, “Emek, Barış ve Demokrasi”
için Ankara’ya gittiğini. Söylemez ama gitmelidir. Tanımadığı, görmediği,
bilmediği yüzlerce, binlerce, milyonlarca insanla dayanışmak, birlik olmak için
yapılması gereken budur şimdi. Başı dara düşmüş bir yakına destek verir ya da
bir akrabanın düğününe gider gibi. Tıraşını olur, giyinip kuşanır, vedalaşıp
erkenden çıkar evinden… Arkadaşlarıyla bir an önce buluşup otobüse binip gitmek
için.
Onun İstanbul’dan ayrılışından sonra memlekete doğru yola
çıkmıştır anne babası. Bir kazada yaralanan dayısını ziyaret etmek için. O
yolda işte gelir haber, önce yarım yamalak: Gösteri varmış, patlama olmuş,
Ahmet de oradaymış ama şimdi haber alınamıyormuş. Geçmiş olsun ziyaretine
gitmek için çıktıkları yoldan dönüp oğullarına ne olduğunu anlamak için
Ankara’ya gelirler. Sonrası, telefonlarda, hastane önlerinde, bakışlarda
büyüyüp giden bir şaşkınlık önce, sonra da uzun bir yakarış.
Hayat gelip onda düğümlenerek devam ediyor
Ahmet Karturlu böyle hızlıca yaşayıp geçerken dünyadan, her
şey hızla değişiyordu ve yine de değişiyor:
Daha o yaşarken, gençliğinde top peşinde koştuğu toprak
sahaların üzerinde Çamlıca Camii yükseliyordu artık. Yaşantısını beğenmese de
ekmek için gittiği Moskova, en büyük uluslararası krizimizin karşı tarafı oldu
onun ardından. Ve bırakıp İstanbul’a geldiği topraklar, kendi gibi milyonlarca
insanıyla Şirvan, Pervari, Diyarbakır, Van, Hakkari, Şırnak 10 Ekim 2015’ten sonra
da büyümeye devam eden bir karanlıkla yüz yüze kaldı.
Ama Ahmet Karturlu’nun bıraktıkları bunlardan ibaret değil.
Çocuklarının devam ettirdiği, ettireceği okul ve ekmek
kavgası var en başta. Onun yerine en büyük oğlu Harun taşıyor şimdi asıl yükü.
Babasının yokluğunu hissettirmemeye çalışarak küçüklere...
İstanbul’da Şirvan’ın sıralı dağları gibi yan yana dizilip
birbirlerine yaslanarak yaşayan tüm yakınları çevreliyor çocuklarını ve eşini.
Nereli olduklarına bakmadan çay içtiği, hatır sorduğu, maç izlediği
komşuları da onu unutmuyor.
Ve daha iyi, daha insanca bir ülkede yaşama sevdası için
omuz omuza verdiği tüm kardeşleri… Yüzlerini bile görmeden, birbirleri için
canlarını ortaya koyabilen kardeşler.
Daltepe’den Kirazlıtepe’ye kadar sıralanmış dağlar gibi
yükseliyorlar onun ardında.
Hepsi onda düğümlenerek. Ahmet, bir dağ rüzgârı, dolaşıyor
aralarında…
BARIŞ AVŞAR - P24 - T24
* Bu yazı, Bağımsız Gazetecilik Platformu P24'ün, 10 Ekim
2015 Cumartesi günü Barış Mitingi'ne giderken katledilenlerin unutulmaması için
hayata geçirdiği Barış Portreleri projesi kapsamında hazırlanan
101015ankara.org sitesinden alındı.
