Başlar ayak, ayaklar baş olsun; CEO'lar ve bakanlar asgari ücrete mahkum olsun!
2013 bütçesinde ise AKP açısından kritik bir değişiklik görülmüyor; yine sermaye lehine kıyaklar tüm bütçenin dokusuna hakim, yine dinci gericiliği büyütmek ve kurumsallaştırmak için “pozitif ayrımcılık” yapılmış ve yine savaş planları var. Maliye Bakanlığı’nın 2013 yılı bütçe ödeneği 2012 yılına göre yüzde 12 oranında artışla 99 milyar 166 milyon 766 bin TL olacak. Buna Hazine Müsteşarlığı, 47 milyar 496 milyon TL ödeneği de eklendiğinde 404 milyar TL olarak hesaplanan 2013 bütçesinin neredeyse üçte biri Maliye Bakanının harcamasına bırakılmış durumda. Bu paranın önemli bir kısmı da borç ve faiz ödemelerine gidecek.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın AKP dönemindeki yükselişi ise elbette takdire şayan! Yüzde 18.3’le Diyanet İşleri Başkanlığı 11 bakanlık bütçesinden daha büyük. Bu bakanlıklar içerisinde , Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ve Avrupa Bakanlığı var. Yani devletin dini ihtiyaçları bu konulardan önce geliyor.
En yüksek artışın (yüzde 23,1) Milli Eğitim Bakanlığı’nda olması AKP için çok önemli bir propaganda malzemesi sadece. Tayyip Erdoğan’ın bu malzemeyi bolca kullanacağına tanık olacağız. Bu artışın arkasında ise Fatih projesi ile, tablet bilgisayar projesi ile ve okul inşaatları projeleri ile sermayeye kaynak aktarılması planları var.
Ve asıl olarak savaş bütçesinin kalemleri! İstihbarat ve güvenlikle ilgili kurumların bütçelerindeki artış bunun göstergesi. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) bütçesindeki artış yüzde 32. MİT dahil olmak üzere güvenlik kurumlarına ayrılan ödenek 22 milyar lirayı buluyor. İçişleri Bakanlığı da dahil edildiğinde 2013 Yılı Bütçe Yasa Tasarısı’nda Türkiye’nin güvenlik, asayiş ve istihbaratından sorumlu kurumlarına aktarılan kaynak 2012 yılına göre yüzde 16.2 artışla 45 milyar 297 milyon TL’ye ulaşıyor. Buna, Tayyip Erdoğan’ın bilgisini bile kimseyle paylaşmak zorunda olmadığı 1 milyarlık örtülü ödeneğini de eklemek gerek.[1]
AKP savaşa mı hazırlanıyor?
Rusya’nın ve İran’ın Suriye ile ilgili planları, pozisyonları değişmediği sürece AKP’nin Suriye ile doğrudan bir sıcak savaşa girmesi mümkün değil. Çünkü bu iki ülke Türkiye’nin petrol ve doğalgaz ihtiyacının neredeyse üçte ikisini karşılıyor. Aralık ayı başında Putin’in ziyareti ile iki ülke arasında ekonomi, finans, güvenlik, ticaret ve kültür alanlarında 11 anlaşma imzalandı. Türkiye ile Rusya arasındaki ticaret hacmi 35 milyar dolar. Nükleer santral projesi ise zaten AKP’yi Rusya’ya bağlamış durumda. Tüm kozlar Rusya’nın elinde olmasına rağmen Rusya, bir hamle daha yaparak AKP’nin en büyük hayalini yani Türkiye’nin enerji nakil hattı olma hayalini bitirdi. Nabucco Boru Hattı Projesi ile Rus ve Kafkas doğalgazı, Türkiye devre dışı bırakılarak Karadeniz’in altından Bulgaristan’a ve dolayısıyla Avrupa’ya bağlanacak.
İran ile olan ilişkide de AKP’nin eli çok zayıf. Türkiye’nin doğalgaz ihtiyacının yüzde 20’si İran’dan karşılanıyor. Türkiye ödemeyi TL olarak yapıyor. İran, bu Türk Liralarını uluslararası bankacılık sistemine sokamadığı için (ambargo nedeniyle) bu paralarla Türkiye’den külçe altın alıyor. Tam da bu yüzden Türkiye’nin 2011’de altın ihracatı 10 kat artarak 12 milyar dolara çıkmış durumda. Aynı zamanda bu durum, AKP’nin son dönemde çok övündüğü “cari açıktaki azalmanın” da (suni de olsa) bir diğer nedeni.
Sonuç olarak AKP, Rusya’yı ve İran’ı doğrudan karşısına alması imkansız ancak diğer yandan da ABD’ye de aktif taşeronluk yapmak zorunda. Bu ikilemle daha uzun süre yaşayacak ve Rusya’nın Suriye konusundaki tercihinin değişmesini bekleyecek. Bu arada da silah sermayesini ihya etmeye ve “çaktırmadan” Suriye’nin içini karıştırmaya devam edecek. Bu karıştırma işinin asıl finansörü de Tayyip Erdoğan. Örtülü ödenek harcamaları rekor artış göstererek 2012 yılının ilk 8 ayında 587 milyon lira olarak gerçekleşti. Sadece 2008’den beri Tayyip Erdoğan’ın örtülü ödenek kasasından harcadığı para 2 milyar lira. Açıklanmasında sakınca görülen bu paralar nerelerde değerlendirilmiş olabilir?
Ortadoğu’da tek sıkıntılı yer Suriye değil elbette. Gazze’de olanlardan sonra Filistin konusunda nisbi bir “ilerleme” yaşandı. Filistin, BM’de “gözlemci devlet” statüsü edindi. Ancak bu durum Gazze’de, Batı Şeria’da yaşanan durumda fiili bir değişiklik yaratmadı, yaratacak gibi de görünmüyor. İlan edildiği açıklanan ateşkes, İsrail tarafından fiilen iptal edilmiş durumda. Filistinliler arasındaki iktidar mücadelesi ise iyice uluslararası aktörlerin (sadece ABD, İsrail ve İran değil, aynı zamanda Mısır, Katar, Suudi Arabistan,v.s) operasyonel konum aldığı bir çatışma alanı. Tayyip Erdoğan ise Filistinlilere “Filistinli kardeşlerimizin aralarındaki anlaşmazlıkları geride bıraktıkları, birlik ve beraberlilerini güçlendirdikleri takdirde çok daha büyük başarılara imza atacaklarından şüphe etmiyorum” diyor. Kimin egemenliğinde, kimin için?
Ve Mısır… 25 Ocak 2011’de Hüsnü Mübarek’i deviren Mısır halkı, şimdi de Mübarek’in yerine geçen Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi’nin koltuğunu sallıyor. Böyle olması da kaçınılmazdı. Çünkü iki yıl önce canı pahasına sokaklara dökülen Mısırlılar, Mübarek’in şahsında simgeleşen ABD-İsrail işbirlikçisi, neoliberal ve baskıcı politikalara karşı isyan etmişti. Şeriat gibi bir talepleri yoktu. Mübarek’in gitmesini ve demokratik seçimlerin yapılmasını, örgütlenme özgürlüğünü güvence altına alan yeni bir anayasa yapılmasını, insani bir asgari ve azami ücret aralığının belirlenmesini, barınma, sağlık, ulaşım gibi hizmetlerin iyileştirilmesini istiyorlardı. Bu eylemlerin arka planında 2000’li yıllarda sokaklardan eksik olmayan savaş karşıtı hareketler ile yasaklara ve devlet terörüne rağmen meşru, militan, fiili bir temelde gelişen sendikal hareketler yatıyordu. Bu hareketlere öncülük eden işçi militanları 2000’li yıllarda 3 bin civarında fiili grev ve eylem örgütlemiş, Mübarek’in devrildiği süreçte 1,5 milyonu aşkın üyesiyle Mısır Bağımsız Sendikalar Federasyonu’nu yaratmıştı. Adını Mahalla’daki işçi eylemlerinden alan 6 Nisan Hareketi gibi gençlik hareketleri kurulmuştu. 2000’li yıllarda sokaklarda bunlar olurken Müslüman Kardeşler, kâh kavga edip kâh uzlaştığı sistemin ön açmasıyla parlamentoya giriyor ve Mübarek’le birlikte emek düşmanı politikalara onay veriyordu. Yükselen İslamcı burjuvazinin oluşturduğu “işadamları kolu” Müslüman Kardeşler politikalarının temel belirleyeni haline gelirken sınıf çıkarları onları ABD ve İsrail’le uzlaşacakları bir ufka doğru ilerletiyordu.
Halk ayaklanması patlak verdiğinde Mursi’nin örgütü Müslüman Kardeşler bir hafta Tahrir’de görülmemiş, Mübarek’in gidici olduğu anlaşılınca ABD ve Mısır ordusu ile anlaşma içinde sistem açısından bir kurtarıcı olarak sahne almıştı. Sokaklara çıkan devrimcilerin örgütsel-politik açıdan iktidarı almaya hazır olmamalarından istifade eden İslamcılar, Suudi ve Katar parasının ve ABD onayının da verdiği gazla düzenlenen baskın parlamento seçimlerinde çoğunluğu elde etti (yüzde 40 Müslüman Kardeşler, yüzde 20 Selefiler). Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Müslüman Kardeşler yüzde 25, Mübarek’in mirasçıları yüzde 24, solcuların adayı Hamadin Sabbahi ise yüzde 22 oy aldığında solun hiç de zayıf olmadığı görülecekti.
Tahrir’in gerçek kitlesinin talepleri ile Müslüman Kardeşler’in politik programı arasındaki sınıfsal uzlaşmazlık, yeni ayaklanmaların güvencesiydi. Ve Mursi’ye geri adım attıran halk isyanının da gösterdiği gibi, sınıfa güvenenler mahçup olmadı. Rivayet o ki Mursi, ordudan yargıya, sendikalardan toplumsal yaşama bütün alanları mutlak denetim altına alarak iktidara yapışma girişimini AKP’den aldığı akılla başlatmış. Egemenlerin “başarılı” iktidar deneyimleri egemenlere, ezilenlerin başarılı mücadeleleri de ezilenlere örnek olur. Emperyalizmin ve siyasal İslam’ın kuşatması altında, ona buna yamanmaktansa sınıf mücadelesine güvenen Mısırlı devrimciler de bizlere örnek olsun.
Tekrar yurda dönersek!
Maliye Bakanı Şimşek Genel Kurul’daki bütçe konuşmasında ilginç bir hesap yaptı. 2002’de en düşük memur maaşının 392 milyon lira olduğunu belirtip, 2012’de bu rakamın bin 758 liraya çıktığını söyledi. En düşük memur maaşıyla memurun satın alabileceği bazı ürün miktarlarını da sayılarla belirtti. Şimşek’e göre 2002’de 386 kilo ekmek alan memur 2012’de 686 kilo ekmek alabildi. 10 yıllık karşılaştırmaya göre 2002’de 174 kilo kuru fasulyeyi evine götüren memur, 2012’deki maaşıyla 337 kilo kuru fasulye almaya başladı.
Benzer bir durum asgari ücret için de geçerli. Rakamlarla oynayıp, işine gelen rakamı açıklayıp işine gelmeyeni açıklamayan bu iktidar, asgari ücretin belirleneceği bu günlerde benzer hinliklerin peşinde.[2] Bilindiği gibi asgari ücret işçi işveren ve hükümetin beşer kişiyle katıldığı ve kararların oy çokluğuyla alındığı bir dizi “pazarlık” sonucunda belirleniyor. Oysa devletin kendisi de bir işveren hatta en büyük işveren. Binlerce kamu çalışanını, bir milyondan fazla taşeron işçisini ihaleler yoluyla çalıştıran en büyük işveren) olduğu için aslında masada iki işveren bir işçi (o da ne kadar işçiden sayılırsa) var. Ve devlet asgari ücret zammını olabilecek en alt sınırda tutmak için yukarıdakine benzer rakam oyunları oynamakta mahir. Ancak sözü edilmeyen bazı rakamlar var. Mesela, 739 TL olan asgari ücretin yoksulluk sınırının (3350 TL) neredeyse dörtte biri olduğu, açlık sınırının (1030 TL) ise sadece üçte ikisi olduğu gibi. Mesela AKP iktidara geldikten bugüne kadar, asgari ücretle geçinen bir ailenin eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, enerji gibi en temel yaşamsal ihtiyaçların ne kadar “zamlandığı” gibi!
Sadece elektrikten bir örnek; son dört yılda elektriğe yapılan zam yüzde 120. Ayda 250 kw elektrik tüketen bir ailenin elektrik faturası 90 TL, ferdi ısınma ile yıllık 1.500 m³ doğalgaz tüketileceği kabulüyle aylık ortalama doğalgaz faturası da 132,5 TL oldu. Bu durumdaki bir ailenin aylık enerji faturası 222,5 TL'ye denk geliyor. Bu rakam asgari ücretin yüzde 31,7’si, yani üçte biri.
Asgari ücret çalışma karşılığında alınan para olarak belirlenemez! Belirlense bile yoksulluk sınırının altında olamaz! “Asgari yaşamı” değil, “azami yaşam”ı hedef olarak belirlemek zorunda olan emekçiler, bu hedefe mutlaka kamusal haklarının “parasız” sağlanmasını eklemek durumundadır. Asgari ücretin belirlenmesi süreci devletin toplumla ve emekçilerle yaptığı en büyük toplumsal sözleşme süreci olarak görülmeli ve toplumsal mücadelenin konusu olarak ele alınmalıdır.
Dipnot:
[1] Tansu Çiller Başbakanken hesapsız harcayabileceği kendisine tahsis edilmiş örtülü ödeneğin nerelere kullanıldığını bir nebze öğrenebilmiştik. Ünlü dolandırıcı Selçuk Parsadan,Tansu Çiller’i 500 milyon lira dolandırdığını itiraf etmişti. Umalım da benzer bir durum bu başbakanın başına gelmez.
[2] Rakamlarla oynamak derken, Bahçeli’yi bile geride bırakan bir şahıstan söz etmemek olmaz. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin bakın ne diyor; “1 her zaman 0,9'dan büyüktür. 1 her zaman yarımdan büyüktür. Bizim hedefimiz her zaman biri 1,10, 1,20 ve 1,5'a doğru yüceltmektir. O büyüğü 0,75'e indirerek, yarıma indirmek için planlar yapabilirler."