Taksim ve Tahrir: İki Hegemonya, Bir Yanıltıcı Zafer, Bir İmkan
CİHAN TUĞAL*
Son on yılın Türkiye'sinde kurulan hegemonyanın temel nitelikleri nelerdir?
Son on yılın Türkiye'sinde kurulan hegemonyanın temel nitelikleri nelerdir?
İslami
hegemonya, (basitçe) dinin zorla uygulanması değil, toplumun İslam’ı
uygulayanlar ve uygulamayanlar olarak ikiye bölünmesidir. Buradan
bakıldığında, Türkiye’deki hegemonya İslami bir hegemonyadan ziyade,
muhafazakar-liberal bir hegemonyadır. Son on yılki yarılma, dinin
uygulanması üzerinden değil, sermayenin (demokratik destekli) otoriter
ve muhafazakar projesine biat edilip edilmemesi üzerinden yaşandı.
Dolayısıyla muhafazakar hegemonya, 1980 rejiminin demokratikleştirilerek
sürdürülmesiydi. Bu proje ancak yer yer dindar olanlar-olmayanlar
ayrımından destek aldı.
Gezi Direnişi: muhafazakar hegemonyada çentik
Gezi
Direnişi işte bu muhafazakar hegemonyaya karşı gelişti. Kent hakkını,
ortak alanlara sahip çıkmayı, polis şiddetine tepkiyi gündemin en üst
sırasına taşıyarak, demokrasi, muhafazarlık ve sermaye arasında kurulan
özdeşliği (kısmen) kırdı.
Ancak
isyan, kendi ayrımlarını doğallaştıramadı. Çünkü (henüz) sermayenin
kentsel dönüşüm projesine ve muhafazakar demokrasiye karşı ne istediğini
ortaya koyamadı. Bazen var olan parametrelere hapsoldu. Tam da rejimin
sahiplerinin durmasını istediği yerde durdu, onları sevindirdi
(başbakan hayranlığı yerine başbakan nefreti; muhafazakar İslam’a
kurtuluş olarak bakmak yerine düz bir İslam karşıtlığı).
Başka
bir şekilde söyleyecek olursak, Gezi-Taksim’deki inşaatlar
durdurulduğu; polis (ve şaşırtıcı şekilde asker) şiddeti memleket
gündeminin ilk sıralarına yükseldiği; kapitalizmle demokrasi arasındaki
olmazsa olmaz olumlu ilişki (eskisine göre daha geniş çevrelerce)
sorgulandığı ölçüde, hegemonyada çentik açıldı. Hareket yer yer İslam
karşıtlığına savrulduğu (ya da bu şekilde aksettirildiği) ölçüde de
hegemonya yeniden üretildi.
Hülasa
Gezi Direnişi, ancak (hegemonyanın kurduğu karşıtlıklar üzerinden
konuşmayı ve hissetmeyi bırakıp) kendi durduğu yer üzerinden yeni
karşıtlıklar kurduğu sürece kazanmaya devam edecektir.
Mısır: “İsyan”ın buruk zaferi
Bölgemizdeki eş zamanlı diğer bir başkaldırıya bakmak, bize bu konuda birçok ders verebilir.
Mısır
halkı sosyal medyayla falan değil, tabandan örgütlenen muazzam bir
imza kampanyasıyla, gücünü demokrasiden alan çelimsiz bir otokratı
(Mursi’yi) geri çağırdı. Daha doğrusu, sağlıklı bir demokrasinin
işlediği bir ülkede, kendine “İsyan” (Temerrüd) adını veren bu hareket bir geri çağırma ile son bulurdu. Ancak eski rejimin fırsatçı kalıntıları (bunlara Mısır’da fuluul deniliyor), bu halk hareketinin enerjisini ve talebini kullanarak yönetime el koydu.
Bu
noktada “Taksim Tahrir değil” deyip, baştan karşılaştırma kapılarını
kapatanların, bizi bekleyen bazı tehlikeleri de nasıl görmezden
geldiğine değinelim. Mısır’ın ve Türkiye’nin koşulları elbette çok
farklı ancak iki ülke arasında (en azından bir konuda) ürkütücü bir
benzerlik var.
Mursi
devrilir devrilmez ordunun hakimiyete el koyması, (aynen Türkiye’deki
gibi) üçüncü yolun örgütlenmesine izin verilmemiş olmasındandır.
Toplumun bütün siyasi ve kültürel güçleri muhafazakarlar-liberaller ve
ulusalcılar etrafında toplanırsa sonuç işte budur. Türkiye’de yıllardır
bu iki kuvvetin de, muhafazakar hegemonya ve darbeye karşı örgütlenmeye
çalışan her gücü nasıl ezdiğini, horladığını ve marjinalize ettiğini
biliyoruz.
Mısır’daki
darbeye Türkiye’den bakanların net olması lazım: Mısır ordusunun
yönetime el koymasının olumlanacak bir tarafı yok. Bir de, radikal bir
iyimserlikle, aslında darbe filan olmadığını, halkın devrim yaptığını
söylemenin de (kendini kandırmak dışında) çok bir manası yok. Eğer bu
bir devrim olsaydı, şu anda ülkeyi yöneten halkın kendi iktidar
organları, devrimci önderler ve/veya alternatif kurumlar olurdu, eski
rejimin kalıntıları değil. Mısır’da halkın iradesi bir kez daha
çiğnenmiştir, bu kadar basit.
Ve
siyasi olarak da netlik lazım: halkın öz-örgütlülükleri
oluşturulmadan, devrimci önderlik kurulmadan, alternatif kurumların
zemini hazırlanmadan bir erki devirmek, meydanı başka bir
(karşı-devrimci) erk için hazırlamaktır. Lidersiz devrim demek, toplumda zaten örgütlü olan güçlere “buyrun, ülke sizin olsun” demektir.
Mısır bunu 2011’de mecburen yaşadı:
devrimci ayaklanma planlanmamıştı ve öncesinde de örgütlenme şansı
yoktu. 2013’te ise meydanı orduya bırakmak bir opsiyon olmamalıydı ya da
Mürsi devrildikten sonra orduya direnilmeyecektiyse, “İsyan”
başlamamalıydı.
Üstelik
bu ordu solculara ve liberallere deşifre olmuş bir orduydu. Mübarek
devrildikten sonraki aylarda ordunun giriştiği işkence, cinayet, ve
cinsel taciz sınır tanımadı. Ve bu şiddetin hedefi Müslüman Kardeşler de
değildi (ki İslamcılık karşıtı bir şiddet kampanyası da kabul edilemez
bir durum olurdu). Solcuları ve liberalleri birkaç aylığına sindiren
ordu, açıktan bir Kardeşler-Ordu-Beyaz Saray ittifakının kurulmasının
yolunu açmıştı.
Halkın
dinmeyen devrimciliği (ve Müslüman Kardeşler’in bürokrasiyi ele
geçirmedeki aceleciliği) bu ittifakı işlemez hale getirdi. Eski
formülümüzle ifade edelim: halkın artık yönetilmek istememesi ve
yönetenlerin de artık yönetemeyecek durumda olması, elbette bir
“devrimci durum”a yol açar. Ancak her devrimci durum devrimle
sonuçlanmaz. Mısır’da iki yıldır bir devrimci durum var ama (klasik
anlamda) bir devrim yok.
Ulusalcıların ve muhafazakarların kirli hegemonyası
Mısır
süreci tekrar gösterdi ki, şer kuvvetler her türlü demokratik ve dahi
talan karşıtı ayaklanmayı, kendilerini semirtecek ulusalcı-muhafazakar
kamplaşmasına hapsetmeye yeminliler. Türkiye’de ulusalcı çevrelerin de,
muhafazakar çevrelerin de (ırkçı bir deyimi dönüştürerek, tersine
çevirerek ve sınıfsallaştırarak söyleyelim) AVM dikmek için park bulmuş
sermayedar misali Mısır haberlerine atlaması, Gezi Direnişi için neler
düşündüklerini çok güzel özetliyor. Bir taraf muhafazakar iktidarın
yıpranıp yerini zinde güçlere bırakmasının hesabını yapadursun; diğeri
de bile isteye bütün muhalifleri (sözde en büyük düşmanı olan) ordunun
saflarına kazandırmaya çalışıyor (ki onları ezmesi, Haziran 2013’e kadar
olduğu gibi, meşru olsun).
Bu
kirli hegemonyaya verilecek en iyi cevap, (tam da Taksim Dayanışma’nın
şimdiye kadarki rotasını takip ederek), hükümetin istifa etmesi gibi
taleplerden ısrarla uzak durup, zinde kuvvetler davet edilmeden
gerçekleştirilebilecek hedeflere odaklanmak. (Sokaklardaki “Hükümet
İstifa” sloganı söylediklerimden ayrı değerlendirilmeli, zira somut bir
talep ve strateji haline gelmeyip, bir hissiyat ve slogan olarak
kaldıkça, egemenleri tedirgin etmek için gayet hayırlı olabilir). Gezi
Parkı’nın park olarak kalması tam da böyle bir hedefti ve bu konuda
ciddi mesafe alındı. Bundan sonraki hedef, bir parça daha zor olmakla
birlikte, üçüncü köprü için orman katliamı yapılmasının önünde durmak
olabilir. Ya da önderlik(ler) ve irili ufaklı hareketler, başka gerçekçi
(ve de gerçekleştirildiğinde halkın moralini yükseltecek) hedefler
ortaya koyabilirler.
Hükümetin
istifasını istemek için ise öncelikle halkın iktidar organlarını,
siyasi önderliği (ya da önderlikleri) ve bunları destekleyecek geniş bir
sivil toplum ve alternatif ekonomi ağını kurmak gerekir. Bunlar
kurulmuş olduğunda da, hükümettekiler muhafazakar da olabilir, ulusalcı
da, liberal-muhafazakar da, çok fark etmez. Bu kurumların vücuda
gelmesi, zaten (hala büyük bir inatla pompalansa da, şimdiden
anlamsızlaşmaya başlayan) ulusalcı-muhafazakar ayrışmasının “düşmesi”
demektir.
Elbette
hiçbir devrimci ayaklanmanın zaferle sonuçlanacağının garantisi
olamaz. Ancak devrimciler, muhtemel tüm sonuçların kendi aleyhlerinde
olduğu durumlarda, hükümet devirme denemelerinden kaçınmalılar. Eski ve
yeni rejimlerin yerini alacak iradenin zuhur etmesi, sadece ve sadece
en geniş kesimlerin canını acıtan meseleler üzerinden konuşarak ve
örgütlenerek mümkün olabilir.
İşte böyle bir ortamda Gezi Direnişi, betonlaşmaya ve otoriterleşmeye karşı kaldırdığı bayrağı yükseltmeye devam etmeli.
*Doç. Dr, Berkeley Üniversitesi Sosyoloji
