Var oluşumuzu tehdit eden kuvvetlere karşı kendimizi nasıl koruruz?
Noam CHOMSKY / Çeviri: Öznur Karakaş-ÖZGÜR GÜNDEM
Birkaç mil ötede gerçekleşen yürek burkan trajediler ve belki de henüz
hala sonlanmamış daha da kötü felaketler varken; soyut ve belirsiz
olmasına rağmen daha iyi bir dünyaya hem de hiç de öyle uzak bir
gelecekte değil yakın bir zamanda yol verebilecek olan başka ihtimallere
dikkat kesilmek yanlış, hatta zalimce gelebilir.
Birkaç kez Lübnan’ı ziyaret ettim ve Lübnan halkının başa çıkma ve ilerleme yönünde çarpıcı kararlılığıyla bezenmiş muazzam umut ve çaresizlik anlarına şahit oldum.
İlk ziyaretim, eğer bu doğru bir tabirse, neredeyse günü gününe tam 60 yıl öncesine denk geliyor. Bir akşam karımla beraber İsrail, kuzey Celile’de yürürken, yakınımızdaki yola bir cip yanaştı ve geri dönmemiz gerektiğini söyledi: Yanlış ülkedeydik. Yanlışlıkla o zamanlar henüz çizilmemiş olan, şimdiyse, tahminimce silahlarla dolu sınırı geçmişiz.
Bu son derece küçük bir olaydı ama bize bir ders verdi: Sınırların, bu açıdan devletlerin, meşruiyeti en iyi ihtimalle şartlara bağlı ve geçicidir.
Neredeyse bütün sınırlar şiddetle dayatılmakta ve muhafaza edilmekte olup bu açıdan son derece keyfidir. Lübnan-İsrail sınırı, bir yüzyıl önce, Osmanlı İmparatorluğunu, İngiliz ve Fransız emperal güçlerin lehine, orada yaşamakta olan halkların hatta bölgenin çıkarlarını hiç mi hiç gözetmeksizin bölen Sykes Picot Anlaşmasınca belirlenmiştir. Sınırın hiç bir anlamı yok; işte bu yüzden bilmeden geçmek bu kadar kolay oldu.
Dünyadaki korkunç ihtilafları araştırınca, bunların neredeyse tamamının emperyal suçların ve büyük güçlerin kendi çıkarlarına göre çizdiği sınırların kalıntıları olduğu açıkça görülür.
Örneğin Peştu’lar, hiçbir zaman Pakistan’ı Afganistan’dan ayırmak için çizilen Durand Çizgisinin meşruiyetini kabul etmedi; ne de hiçbir Afgan hükümeti... Durand Çizgisini geçen Peştu’ların ‘terörist’ olarak adlandırılması günümüz emperyal güçlerinin çıkarınadır; böylece evleri ABD asalakları ve özel harekat kuvvetleri tarafından kanlı saldırılara maruz bırakılabilir.
Dostane diplomatik ilişkileri olan Meksika ile ABD’yi ayıran sınır kadar bunca sofistike bir teknolojiyle donatılmış, bunca ateşli bir retoriğe boğulmuş başka bir sınır bulmak zordur.
Bu sınır, AB saldırganlığı sonucu 19. yüzyılda inşa edilmiştir. Ancak 1994 yılında Başkan Bill Clinton Gatekeeper operasyonunu başlatıp sınırı militerleştirene kadar çokça açık kalmıştır.
Bundan öncesinde, halk akrabalarını ve arkadaşlarını görmek üzere düzenli olarak bu sınırı geçerdi. Gatekeeper operasyonunun aynı yıl başka bir olay tarafından güdülenmiş olması muhtemeldir: ‘serbest ticaret’ kelimeleri dolayısıyla aslında bir isim hatası olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın dayatılması...
Şüphesiz Clinton yönetimi, ne kadar verimli olsalar da, Meksikalı çiftçilerin çokça sübvanse edilmiş ABD tarım endüstrisiyle ve Meksika iş insanlarının NAFTA kuralları altında Meksika’da ‘ulusal şirket muamelesi görme’ gibi özel ayrıcalıklara sahip olan ABD çokuluslu şirketleriyle rekabet edemeyeceğini anlamıştı. Böylesi önlemler, neredeyse kaçınılmaz olarak, sınırda göçmen akınına sebebiyet verecekti.
Bazı sınırlar, sembolize ettikleri ve ilham verdikleri vahşi nefretler ve ihtilaflar yüzünden aşınıyor. Bunun en dramatik örneği Avrupa. Yüzyıllar boyunca korkunç ve yıkıcı savaşların mekanı olan Avrupa, dünyanın en vahşi bölgesiydi. Avrupa, dünyayı fethetmesine imkan veren savaş teknolojisini ve kültürünü geliştirdi. Nihai bir tarifsiz vahşet patlaması sonrasında, karşılıklı yıkım İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda sona erdi.
Akademisyenler, bu sonucu demokratik barışa, bir demokrasinin bir başkasına karşı savaş açma tereddüdüne bağlıyor. Ancak Avrupalılar da bir sonraki sefer en sevdikleri oyunu oynamaya koyulduklarında bunun son sefer olacağını bilecek kadar savaş yetisi geliştirdiklerinin farkında olmalı.
O zamandan bu yana entegrasyona en yakın durum hiç de sorunsuz olmasa da daha öncekilere nazaran muazzam bir ilerleme örneği.
Benzer bir sonuç yakın bir zamana kadar temelde sınırsız olan Orta Doğu için de emsalsiz olacaktır. Ayrıca sınırlar, çok berbat biçimlerde olsa da, aşınıyor.
Suriye’nin amansız bir biçimde inthara sürüklenmesi, ülkeyi parçalıyor. Şu anda The Independent için çalışan emekli Orta Doğu muhabiri Patrick Cockburn, çatışma ve bunun bölgesel etkilerinin, Sykes-Picot rejiminin sonu olabileceğini öngörüyor.
Suriye sivil savaşı, on yıl önce ABD-İngiltere’nin Irak işgalinin en korkunç sonuçlarından biri olan Sünni-Şii çatışmasını yeniden alevlendirdi.
Irak’ın ve şu anda Suriye’nin Kürt bölgeleri otonomi ve eklemlenme yoluna gidiyor. Pek çok analist, Filistin devletinden önce bir Kürt devletinin kurulabileceğini öngörüyor.
Filistin, diyelim ezici ululararası konsensüs uyarınca bağımsızlık kazanacak olursa, İsrail’le sınırlarının, daha önce nisbi sükunet dönemlerinde olduğu üzere, olağan ticari ve kültürel etkileşim sonucu aşınması muhtemeldir.
Bu gelişme, daha yakın bir bölgesel entegrasyona adım olabilir ve belki de İsrail ve Lübnan arasındaki Celile’yi bölen suni sınırın yavaşça ortadan kaybolmasına neden olabilir; öyle ki yürüyüş yapanlar ve diğerleri, karım ve benim bir 60 yıl önce geçtiğimiz sınırı rahatça geçebilir.
Bana öyle geliyor ki, Irak’ın işgalinden ve Suriye’nin cehenneme dönmesinden sonra bölgede görülen göçmen felaketlerinden yalnızca biri olan Filistinli göçmenlerin içinde bulunduğu güç durum karşısında tek gerçekçi çözüm umudu bu olacaktır.
Sınırların belirsizleşmesi ve devletlerin meşruiyetine dair bu güçlükler, yeryüzünün kime ait olduğuna dair ciddi soruları gündeme getirmektedir. Mayısta öğrendiğimiz üzere kısa bir süre önce son derece tehlikeli bir eşiği aşmış olan ısıyı tutan gazlar tarafından kirletilen küresel atmosfer kime aittir?
Dünyanın büyük bir kısmında yerlilerin kullandığı deyimi benimseyecek olursak, yeryüzünü kim savunacak? Doğanın haklarına kim sahip çıkacak? Ortak alanların, kolektif mülkümüzün vekilharcı rolünü kim üstlenecek?
Yeryüzünün şu anda eli kulağında çevre felaketi karşısında çaresizce savunulmaya ihtiyaç duyması elbette bütün rasyonel ve okumuş insanların malumudur. Krize karşı farklı tepkiler, günümüz tarihinin en çarpıcı özelliklerindendir.
Doğanın savunucusu rolünü en başta üstlenenler, genellikle “ilkel” tabir edilenlerdir: Kanada’daki İlk Uluslar veya Avustralya aborjinleri gibi yerliler ve kabilelerin üyeleri, yani emperyal saldırıdan sağ çıkmış halklardan geriye kalanlardır. Doğaya karşı bu saldırının başında, kendilerini en ileri ve medeni sayanlar yer almaktadır: en zengin ve en güçlü uluslar...
Ortak alanları savunma mücadelesi pek çok farklı biçim almaktadır. Mikro kozmos söz konusu olduğunda, bu, şu anda Türkiye’nin Taksim meydanında vuku bulmaktadır. Burada, cesur kadın ve erkekler, İstanbul’un son kalan ortak alanlarından birini, yıkıcı ticarileştirme ve mutenalaştırma hamlesinden, kadim hazineyi yokeden otokrat yönetimden kurtarmaktadır.
Taksim meydanının savunucuları, küresel ortak alanları, aynı yıkıcı saldırının tahribatından korumaya çalışanların dünya çapında yürüttüğü mücadelenin başında yer almaktadır. Sınırları olmayan bir dünyada, makul bir insani beka için geriye en ufak bir umut kaldıysa, her birimiz bu mücadelenin bir parçası olmalıyız. Zira yok edilecek yahut savunulacak olan bizim ortak mülkümüzdür.
Birkaç kez Lübnan’ı ziyaret ettim ve Lübnan halkının başa çıkma ve ilerleme yönünde çarpıcı kararlılığıyla bezenmiş muazzam umut ve çaresizlik anlarına şahit oldum.
İlk ziyaretim, eğer bu doğru bir tabirse, neredeyse günü gününe tam 60 yıl öncesine denk geliyor. Bir akşam karımla beraber İsrail, kuzey Celile’de yürürken, yakınımızdaki yola bir cip yanaştı ve geri dönmemiz gerektiğini söyledi: Yanlış ülkedeydik. Yanlışlıkla o zamanlar henüz çizilmemiş olan, şimdiyse, tahminimce silahlarla dolu sınırı geçmişiz.
Bu son derece küçük bir olaydı ama bize bir ders verdi: Sınırların, bu açıdan devletlerin, meşruiyeti en iyi ihtimalle şartlara bağlı ve geçicidir.
Neredeyse bütün sınırlar şiddetle dayatılmakta ve muhafaza edilmekte olup bu açıdan son derece keyfidir. Lübnan-İsrail sınırı, bir yüzyıl önce, Osmanlı İmparatorluğunu, İngiliz ve Fransız emperal güçlerin lehine, orada yaşamakta olan halkların hatta bölgenin çıkarlarını hiç mi hiç gözetmeksizin bölen Sykes Picot Anlaşmasınca belirlenmiştir. Sınırın hiç bir anlamı yok; işte bu yüzden bilmeden geçmek bu kadar kolay oldu.
Dünyadaki korkunç ihtilafları araştırınca, bunların neredeyse tamamının emperyal suçların ve büyük güçlerin kendi çıkarlarına göre çizdiği sınırların kalıntıları olduğu açıkça görülür.
Örneğin Peştu’lar, hiçbir zaman Pakistan’ı Afganistan’dan ayırmak için çizilen Durand Çizgisinin meşruiyetini kabul etmedi; ne de hiçbir Afgan hükümeti... Durand Çizgisini geçen Peştu’ların ‘terörist’ olarak adlandırılması günümüz emperyal güçlerinin çıkarınadır; böylece evleri ABD asalakları ve özel harekat kuvvetleri tarafından kanlı saldırılara maruz bırakılabilir.
Dostane diplomatik ilişkileri olan Meksika ile ABD’yi ayıran sınır kadar bunca sofistike bir teknolojiyle donatılmış, bunca ateşli bir retoriğe boğulmuş başka bir sınır bulmak zordur.
Bu sınır, AB saldırganlığı sonucu 19. yüzyılda inşa edilmiştir. Ancak 1994 yılında Başkan Bill Clinton Gatekeeper operasyonunu başlatıp sınırı militerleştirene kadar çokça açık kalmıştır.
Bundan öncesinde, halk akrabalarını ve arkadaşlarını görmek üzere düzenli olarak bu sınırı geçerdi. Gatekeeper operasyonunun aynı yıl başka bir olay tarafından güdülenmiş olması muhtemeldir: ‘serbest ticaret’ kelimeleri dolayısıyla aslında bir isim hatası olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın dayatılması...
Şüphesiz Clinton yönetimi, ne kadar verimli olsalar da, Meksikalı çiftçilerin çokça sübvanse edilmiş ABD tarım endüstrisiyle ve Meksika iş insanlarının NAFTA kuralları altında Meksika’da ‘ulusal şirket muamelesi görme’ gibi özel ayrıcalıklara sahip olan ABD çokuluslu şirketleriyle rekabet edemeyeceğini anlamıştı. Böylesi önlemler, neredeyse kaçınılmaz olarak, sınırda göçmen akınına sebebiyet verecekti.
Bazı sınırlar, sembolize ettikleri ve ilham verdikleri vahşi nefretler ve ihtilaflar yüzünden aşınıyor. Bunun en dramatik örneği Avrupa. Yüzyıllar boyunca korkunç ve yıkıcı savaşların mekanı olan Avrupa, dünyanın en vahşi bölgesiydi. Avrupa, dünyayı fethetmesine imkan veren savaş teknolojisini ve kültürünü geliştirdi. Nihai bir tarifsiz vahşet patlaması sonrasında, karşılıklı yıkım İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda sona erdi.
Akademisyenler, bu sonucu demokratik barışa, bir demokrasinin bir başkasına karşı savaş açma tereddüdüne bağlıyor. Ancak Avrupalılar da bir sonraki sefer en sevdikleri oyunu oynamaya koyulduklarında bunun son sefer olacağını bilecek kadar savaş yetisi geliştirdiklerinin farkında olmalı.
O zamandan bu yana entegrasyona en yakın durum hiç de sorunsuz olmasa da daha öncekilere nazaran muazzam bir ilerleme örneği.
Benzer bir sonuç yakın bir zamana kadar temelde sınırsız olan Orta Doğu için de emsalsiz olacaktır. Ayrıca sınırlar, çok berbat biçimlerde olsa da, aşınıyor.
Suriye’nin amansız bir biçimde inthara sürüklenmesi, ülkeyi parçalıyor. Şu anda The Independent için çalışan emekli Orta Doğu muhabiri Patrick Cockburn, çatışma ve bunun bölgesel etkilerinin, Sykes-Picot rejiminin sonu olabileceğini öngörüyor.
Suriye sivil savaşı, on yıl önce ABD-İngiltere’nin Irak işgalinin en korkunç sonuçlarından biri olan Sünni-Şii çatışmasını yeniden alevlendirdi.
Irak’ın ve şu anda Suriye’nin Kürt bölgeleri otonomi ve eklemlenme yoluna gidiyor. Pek çok analist, Filistin devletinden önce bir Kürt devletinin kurulabileceğini öngörüyor.
Filistin, diyelim ezici ululararası konsensüs uyarınca bağımsızlık kazanacak olursa, İsrail’le sınırlarının, daha önce nisbi sükunet dönemlerinde olduğu üzere, olağan ticari ve kültürel etkileşim sonucu aşınması muhtemeldir.
Bu gelişme, daha yakın bir bölgesel entegrasyona adım olabilir ve belki de İsrail ve Lübnan arasındaki Celile’yi bölen suni sınırın yavaşça ortadan kaybolmasına neden olabilir; öyle ki yürüyüş yapanlar ve diğerleri, karım ve benim bir 60 yıl önce geçtiğimiz sınırı rahatça geçebilir.
Bana öyle geliyor ki, Irak’ın işgalinden ve Suriye’nin cehenneme dönmesinden sonra bölgede görülen göçmen felaketlerinden yalnızca biri olan Filistinli göçmenlerin içinde bulunduğu güç durum karşısında tek gerçekçi çözüm umudu bu olacaktır.
Sınırların belirsizleşmesi ve devletlerin meşruiyetine dair bu güçlükler, yeryüzünün kime ait olduğuna dair ciddi soruları gündeme getirmektedir. Mayısta öğrendiğimiz üzere kısa bir süre önce son derece tehlikeli bir eşiği aşmış olan ısıyı tutan gazlar tarafından kirletilen küresel atmosfer kime aittir?
Dünyanın büyük bir kısmında yerlilerin kullandığı deyimi benimseyecek olursak, yeryüzünü kim savunacak? Doğanın haklarına kim sahip çıkacak? Ortak alanların, kolektif mülkümüzün vekilharcı rolünü kim üstlenecek?
Yeryüzünün şu anda eli kulağında çevre felaketi karşısında çaresizce savunulmaya ihtiyaç duyması elbette bütün rasyonel ve okumuş insanların malumudur. Krize karşı farklı tepkiler, günümüz tarihinin en çarpıcı özelliklerindendir.
Doğanın savunucusu rolünü en başta üstlenenler, genellikle “ilkel” tabir edilenlerdir: Kanada’daki İlk Uluslar veya Avustralya aborjinleri gibi yerliler ve kabilelerin üyeleri, yani emperyal saldırıdan sağ çıkmış halklardan geriye kalanlardır. Doğaya karşı bu saldırının başında, kendilerini en ileri ve medeni sayanlar yer almaktadır: en zengin ve en güçlü uluslar...
Ortak alanları savunma mücadelesi pek çok farklı biçim almaktadır. Mikro kozmos söz konusu olduğunda, bu, şu anda Türkiye’nin Taksim meydanında vuku bulmaktadır. Burada, cesur kadın ve erkekler, İstanbul’un son kalan ortak alanlarından birini, yıkıcı ticarileştirme ve mutenalaştırma hamlesinden, kadim hazineyi yokeden otokrat yönetimden kurtarmaktadır.
Taksim meydanının savunucuları, küresel ortak alanları, aynı yıkıcı saldırının tahribatından korumaya çalışanların dünya çapında yürüttüğü mücadelenin başında yer almaktadır. Sınırları olmayan bir dünyada, makul bir insani beka için geriye en ufak bir umut kaldıysa, her birimiz bu mücadelenin bir parçası olmalıyız. Zira yok edilecek yahut savunulacak olan bizim ortak mülkümüzdür.
