BİNDİRİLMİŞ İSLAM, İNDİRİLMİŞ İSLAM’A KARŞI (3)



AMERİKAN İŞGALİ SIRASINDA, İŞGALCİ SÜRÜLERİNİN IRAK'TA KATLETTİĞİ MÜSLÜMANLARIN VE SURİYE'DEKİ "MUHALİF" ÇAPULCU SÜRÜLERİNİN VAHŞİCE İŞLEDİKLERİ CİNAYETLER SONUCU HAYATLARINI KAYBEDENLERİN ANISINA...
HG

“Bindirilmiş İslam, İndirilmiş İslam’a karşı” başlıklı ve 2 bölümlü yazımda başladığım meseleye bu üçüncü bölümle devam ediyorum.
Bundan önceki iki bölümde vurgulamaya çalıştığım “Uydurulmuş İslam” konusu önemli çünkü.
Merak edenler için hemen belirtmem gerekiyor; onlara ilk iki bölümü okumalarını öneriyorum.

CEVAP, BİLİMİN KARŞILIĞIDIR

Bilim “kuşkucudur”. Kuşku olmazsa bilim olmaz. Kuşku bilimin mayasıdır, soru sormak bilimin yatağını hazırlıyorsa eğer, bu yatağın hazırlanması gereği kuşkuyla başlayıp somuta dönüşüyor.
Soru sormak, cevabın peşinden gitmek demektir.
Cevapsa bilimin bir karşılığı olarak bizi ardından sürüklüyor.
Sürükleniyoruz.

HALKIN KURAN’I BİLMESİ, EGEMENLER İÇİN SORUNDUR

Konu üzerinden gitmek istiyorum.
Uydurulmuş İslam meselesi önemli. Çağımızda, bütün Müslüman toplumların dokusunda geniş yerler işgal ediyor.
Kestirmeden gidelim; bir egemenlik ve baskı sopasıdır uydurulmuş İslam.
Gerçek İslam’ın önüne getirilip koyulması da hep bundan.
Neden bir sopa?
Çünkü kapitalizmin ve emperyalizmin yoğun kuşatması altındaki İslam topluluklarını geldiğimiz noktada başka türlü kontrol edebilmenin, denetim altında tutabilmenin yolu yok.
Korkutmak, uydurulmuş İslamın genel çerçevesini meydana getiriyor. Korku, uydurulmuş İslam’ın kırmızı çizgisi. Korkutarak sindirmek, özellikle şarklı toplumların bütün tarihleri boyunca, egemenlerin en çok başvurdukları ve çok geçerli olan bir yöntem. Bilinmeyenle korkutmak kolay çünkü.
İşte bu noktada, bu korkutmayla ete kemiğe bürünüyor uydurulmuş İslam.
Dini, Kuran’dan öğrenmenin yerine, egemenliğin devamı için bir İslam uydurma gerekli oluyor. Bu İslam’ı yalnızca uyduranlar biliyor.
Kerameti, uyduranlardan menkul denilebilir mi? Büyük ölçüde evet.
Kuran’ı biliyorlar, ama halkın bilmesini istemiyorlar.
Halkın Kuran’ı bilmesi, egemenlik için sorundur.
Bu sorunu bertaraf etmenin yolu, Kuran’dakinden farklı bir İslam uydurmaktan geçiyor. Uyduruyorlar!

UYDURULMUŞ İSLAM’IN TETİKÇİSİ, UYDURULMUŞ HADİSLERDİR

Uydurma sürecinde belirleyici olarak öne çıkan öge uydurulmuş hadislerdir. Bu hadisleri Kuran’in bile önüne koyuyorlar. Uydurulmuş hadisler, uydurulmuş İslam’ın tetikçisi oluyor. Bolca hadis uyduruyorlar. Uydurdukları hadislerin hepsine birden İslam diyorlar.

“ALLAH BENİMLE GÖRÜŞTÜ VE EL SIKIŞTI”

Uydurulmuş hadis örneklerine ikinci yazımda yer verdim.
Bir kaçının altını yine çizmek istiyorum;
Şura suresi örneğin; “Ve hiçbir şey O’nun dengi değildir” demesine rağmen, Hanbel 5/243 “Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu. Öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim” diyebiliyor.
Bakara 256; “Dinde zorlama yoktur” derken, Nesei 7-8/14; Buhari 12/1883; “Dinini değiştireni öldürün” diyebiliyor.
Al-i İmran suresi; “Ben sizden erkek olsun, kadın olsun hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım. Hepiniz birbirinizdensiniz” derken, Buhari 9/1391; “Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir” diyebiliyor.

EGEMENLERİN HİZMETİNE YAZILMIŞ DİN ALİMLERİ

Hadis uydurucular, egemenlerin hizmetine yazılmış din alimleridir.
Önemli bir bölük din alimi egemenlerin isteğine göre bir din kurguluyorlar.
Bu din, egemenlerin egemenlikleri noktasındaki bütün açık kapıları birer birer kapatıyor.
Hatta bazen, ayetlerle hadisleri içinden çıkılamaz bir biçimde iç içe sokuyor.
“Hangisi ayet, hangisi hadis” sorusu böyle durumlarda cevap bulamıyor.
Sistemli bir çabadır, amacına hep ulaşıyor.
Korkutarak sindirmenin ve bu yolla kontrol altına alıp denetimi sağlamanın en kestirme ve en işe yarar yöntemi, hadis uydurmak ve dini herkes tarafından anlaşılamaz bir mecraya çekmektir, din uydurucuları işte bunu yapıyor.
Ortaya çıkan din, kerameti sadece uydurucularından menkul bir manzumeler bütünü oluyor. Kuran ise bir köşeye öylece ve bilerek bırakılıyor.

PEYGAMBER KARISI AİŞE, PEYGAMBERE KARŞI ÇIKIYOR

Bir örneğe bakmak bu anlamda gereklidir, bakıyoruz.
Azhab 50; “Ya peygamber! Biz bilhassa sana şunları helâl kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak ihsan buyurduklarından sahip olduğun cariyeleri, amcalarının kızlarından, halalarının kızlarından, dayılarının kızlarından, teyzelerinin kızlarından seninle beraber hicret etmiş olanları, bir de mümin bir kadın kendini peygambere hibe ederse, peygamber nikâh etmek istediği takdirde, onu başka müminlere değil de sadece sana mahsus olmak üzere helâl kıldık. Onlara eşleri ve cariyeleri hakkında neyi farz kıldığımızı biliyoruz. Bunlar sana hiçbir darlık olmaması içindir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir” şeklinde indikten sonra, Peygamberin karısı Aişe’nin ayete cepheden karşı çıkışı çok önemli “Bir kadın kendini Peygamber’e mi armağan edermiş? Ne kadınlar varmış şu dünyada!”( Kaynak: Buhari, Tefsir/7; Tecrid, Hadis/1721; Müslim, Rıda/49,50-Hadis/1464; Ibni Mace, Nikah/57-Hadis/200; Ahmet Ibn-i Hanbel, 6/134, 158, 261) diyor Aişe.
Ayeti ve ayetin yarattığı yeni durumu çok net olarak onaylamıyor.
Bunun üzerine Peygamber, birkaç gün bekliyor ve bu ayete bu süre zarfında hadis muamelesi yapıyor. Sonra bir gün Azhab 50’nin ardından; “Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Sırasını geri bıraktığın kadınlardan dilediğini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Onların gözleri aydın olup üzülmemelerine ve kendilerine verdiğin ile hepsinin hoşnut olmalarına en elverişli olan budur. Allah kalblerinizdekini bilir. Allah her şeyi bilir ve yumuşak davranır” şeklindeki Azhab 51’i beyan ediyor.
Aişe, bu ayet üzerine kendini tutamayıp, “Görüyorum ki, senin Allah’ın yalnız senin keyfin için koşturuyor.” (Kaynak: Buhari, Tefsir/7; Tecrid, Hadis/1721; Müslim, Rıda/49,50-Hadis/1464; Ibni Mace, Nikah/57-Hadis/200; Ahmet Ibn-i Hanbel, 6/134, 158, 261) diyerek onaylamama tutumunu aynen sürdürüyor.
Aişe, şer’i hükümlerde çok bilgili. Imam Zekeşi, bu hükümlerin onda birinin Aişe kanalı ile geldiğini söylemiştir. Ayrıca, Aişe’nin şiir, eski Arap tarihi, gökbilim ve tıp alanlarında derinleştiği biliniyor. Peygamber üzerindeki etki gücü, peygamberin diğer karılarına göre, bu özellikleri nedeniyle oldukça fazla.

UYDURULMUŞ HADİSLERİN KUŞATMASI ALTINDAKİ AYETLER

Azhab 50 ve 51’in, hadis – ayet noktasında bugün bile tartışılıyor olmasının kaynağını görmemiz açısından bu ayetler ve yukarıda okuduğunuz hikayesi önemlidir. Bilinmesi ve akılda tutulması gerekiyor.
Akılda tutulması gereken bir başka şey de, bu tür ayetlerin sayısının fazla olduğudur.
Örneğin Kuran’ın en uzun suresi olan Bakara’nın kimi ayetlerinin bu tartışma alanına girdiği biliniyor.

“İKİNCİ” BİR ALLAH ARAMAK VE TARİKATLAR

Konuya dönüyoruz yine.
Din uydurucular, uydurma eylemlerini, uydurdukları hadislerle destekliyorlar.
Uydurma süreci, beraberinde bir başka din dışı durumu taşıyıp getiriyor.
Uydurucular, dönem egemenlerinin hizmetine girmiş din alimlerinden başkası değil.
Bunlar, efendilerine hizmet ederken, bir yandan da etki alanlarını genişletiyorlar.
Yani önceki durumlarından bir ileri duruma geçiyorlar.
Genişleyen etki alanları, yeni bir durumun başlangıcıdır.
Tarikat sürecinin başlangıcı da böyle oluyor. Ve süreç bir yanıyla da, mevcut ekonomik üretim ve paylaşım modeliyle bağlantılıdır. Bu bağ, günümüze kadar güçlenerek geliyor. Dolayısıyla tarikat olgusu, aynı zamanda bir tür ekonomik örgütlenme biçimidir, nüfuz alanlarının genişletilmesi ihtiyacından doğuyor.

HİÇ BİR ŞEY YARATAMAYANLARI ALLAH’A “ORTAK” KOŞMAK

Tarikat konusunda yanılgıya düşmemek için yine tek yetkin kaynağa, Kuran’a dönmek gereklidir, dönüyoruz.
Yâsîn 74; “Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka ilahlar edindiler” diyerek, tarikat olgusuna “nicel” ve kesin bir şerh koyuyor.
A’râf 191; “Kendileri yaratıldığı halde hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları (Allah'a) ortak mı koşuyorlar?” diyerek bu şerhi destekliyor.
İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi” diyen Bakara/165, uydurmacıların yolunu kesiyor.
En’âm 81; “Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım! Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki guruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır?” ifadesiyle bu yol kesme eylemine omuz veriyor.

“FIRKALARA AYRILMAYIN (AL-İ İMRAN/103)

Örnekleri çoğaltmak mümkün fakat bu kadarı kafi deyip bitiriyoruz. Bitirirken de, noktayı Al-i İmran/103 ile koyuyoruz.
Ayet; “Va’tasımû bihablillâhi cemîân ve lâ teferrekû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ(ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufretin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn(tehtedûne)” diyor.
Bu ayet oldukça görkemli.
Bize; “Ve hepiniz, Allah'ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki ni'metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O'nun (Allah'ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz” diyor çünkü.
Bu ifadeler çok önemli, çok net bir durum açıklaması ve kesinlemesidir. Öyle kabul ediyoruz.
Fırkalara ayrılmayın” diye seslenmek bizi doğruluyor.

ETKİ ALANLARI GENİŞLEYEN UYDURUCULAR VE EFENDİLERİ

Devam ediyoruz.
Yinelemekte yarar var;
Tarikatlaşma anlamındaki süreç bir yanıyla da, mevcut ekonomik üretim ve paylaşım modeliyle bağlantılıdır. Bu bağ, günümüze kadar güçlenerek geliyor. Dolayısıyla tarikat olgusu, aynı zamanda bir tür ekonomik örgütlenme biçimidir, nüfuz alanlarının genişletilmesi ihtiyacından doğuyor.
Tarikatların ortaya çıkışı din uydurucuları sayesinde oluyor, zaman içerisinde uydurucular etki alanlarını genişletiyorlar. Bu genişleme süreci, uydurucuların hizmet ettikleri egemenlerin nüfuz ve etki alanlarını genişletme süreçleriyle örtüştüğü ölçüde hızlanıp güçleniyor. Muhammed döneminde hiç rastlanılmayan tarikat tipi örgütlenmeler, Muhammed sonrası dönemde tarihsel süreçteki yerlerini almaya başlıyorlar.

BİR EKONOMİK VE SİYASAL ÖRGÜTLENME TİPİ OLARAK TARİKATLAR

Burası ilginç ve önemli.
İlk insanın toprağa yerleşmesiyle birlikte start alan “mülkiyet olgusu”nun kapalı Müslüman toplumlara evrilmesi, İslam egemenlerinin hakimiyetinin devamı anlamında tarikatları zorunlu kılan bir sonuç da doğuruyor.
Bu sonucu biz, “Tarikatlar, İslam egemenlerinin bir ekonomik birliğidir” şeklinde de okuyabiliriz. Süreç bunu mümkün kılıyor.
Nüfuz alanlarını korumaktan, genişletmeye doğru uzanan yolda İslam egemenleri, tarikatları bir mevzi olarak gündemlerine alıyorlar.
Tarikat yönetimi işini de, hizmetlerine giren din alimlerine tevdi ediyorlar.
İşin ekonomi dışında bir başka yanı da var hiç kuşkusuz.
Döneme hakim olan belirleyici ekonomik yapının idaresi.
Kabile yapısında yaşayan ve ümmet anlayışıyla hareket eden hiç gelişmemiş İslam toplumlarında halkların yönetimi, şer’i devlet örgütlenmeleri tarihteki yerini alana kadar, tarikatlar eliyle gerçekleştiriliyor.
Ümmet anlayışının koyu ve sarsılmaz bir biçimde hakim olduğu bu topluluklar için şer’i de olsa bir devlet örgütlenmesine geçiş zor, uzun ve çok büyük zamanlar alan dönüşümler neticesinde gerçekleştiği için, paralel süreçte giderek güçlenen hep tarikatlar oluyor.
Ekonomik ve siyasal yönetimi çok uzun bir süre elinde tutmak, tarikat olgusunu bir daha asla ortadan kaldırılamayacak bir biçimde kalıcılaştırıyor.
Bu denli güçlü bir ekonomik ve siyasal örgütlenmenin cahil Müslüman’ı kuşatıp avucunun içine alması doğaldır ki hiç zor olmuyor.
Buraya kadarki anlattıklarımız, uydurulmuş İslam’ın en önemli sonucu olan tarikat örgütlenmesiyle ilgiliydi.
Şüphesiz Türkiye noktasında da bazı tespitler gerekiyor.
Günümüzü ve günümüzde olan biteni anlamak ve kavramak için bu gereklidir.
Gereği yerine getirmek kaçınılmaz oluyor.

TARİKATLAR, CEMAATLER, TÜRKİYE VE EMPERYALİZM

Tarikat ve onun süreç içersinde ortaya çıkardığı bir üst örgütlenme olarak cemaat olgusunun bizdeki evrilmesi, Anadolu’nun İslamlaşmasıyla birlikte başlıyor.
Bu da, 10. yüzyılda Karluklular’ın Topluca Müslüman olmasıyla başlayan ve Selçuklular’ın Anadolu’ya girişine kadar uzanan, savaşlar ve cinayetlerle dolu çok karmaşık bir cinnet sürecinin sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Osmanlı, tarikat ve cemaat örgütlenmesinin kendisine çok geniş bir alan bulduğu zaman dilimi olarak hatırlanıyor.
Cumhuriyet döneminin özellikle ilk onbeş yılı, tarikat ve cemaatlere dur demenin tavan yaptığı bir dönemdir, öyle de oluyor.
Kuran ve din dışı oldukları için, gittikçe gericileşen ve moderniteye uyum anlamında bulundukları yerden çok daha ötelere savrulan tarikat ve cemaat yapıları, cumhuriyet dönemi içerisinde yeniden atağa kalkabilmek için Demokrat Parti iktidarını beklemek zorunda kalıyorlar.
1946 seçimleri bu bakımdan bir kırılma noktası oluyor.
Ardından yaşanılan bütün sağ iktidarlar dönemi ve nihayet 12 Eylül darbesi, tarikat ve cemaat örgütlenmesini şaha kaldırıyor.
Çünkü böylesi bir gelişme emperyalist bir buyruktur. Hep ve daima yerine getiriliyor.(Bu mesele başka bir yazı konusudur, zamanı gelince ele alınacaktır)

TÜRKİYE’Yİ YÖNETEN TARİKAT: NAKŞİBENDİLİK

Bugün gelinen noktayı okuyabilmek için, Türkiye’deki en büyük tarikat örgütlenmesi olan Nakşibendi olgusunun altını çizmek gerekiyor.
Nakşibendilik, hedefine siyasal iktidarı da koyan bir yapıdır ve bu yanıyla bütün diğer tarikat ve cemaat örgütlenmelerinden ayrı bir yere konulması gerekiyor.
Biz de öyle yapıyoruz.
“Sızma yoluyla ele geçirme” ve “daima sabırla adım atma” perspektifini öne almak en belirgin Nakşi yöntemi olarak biliniyor ve politik yapıyla daima ve bitmek bilmeyen bir iç içelik temel hareket noktası olarak benimseniyor.

ERBAKAN, ÖZAL, ARINÇ, GÜL, ERDOĞAN VE GÜMÜŞHANEVİ TEKKESİ

Vurgu yapmak gerekir; “Mevlana” mahlasını kullanan Halid-i Bağdadi’ye bağlı Türkiye’deki dört büyük Nakşibendi tekkesinden biri olan Gümüşhanevi Tekkesi, kurucusu Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi’den beri, Turgut Özal, Necmettin Erbakan, Recai Kutan, Ömer Dinçer, Bülent Arınç, Kemal Unakıtan, Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gibi onlarca politik unsurun bağlı olduğu bir yapı olarak hep gündemde kalmıştır, bu noktayı akılda tutmak önem taşıyor.
Böylesi bir yapı, ülke tarihinin hemen her döneminde demokrasi dışı bir argüman olarak “siyasal İslam”ın neredeyse tek ve en önemli temsilcisi pozisyonunu terk etmiyor.
Bugün Nakşibendilik artık iktidardır, ülke yönetiyor.

"KENZ ATEŞTİR"... "CEHENNEM ATEŞİ"

Bu yazı dizisinin ilk iki bölümünde Tevbe 35’e sürekli vurgu yapmıştım, yine oraya dönmek zorunlu oluyor.
“Yevme yuhmâ aleyhâ fî nâri cehenneme fe tukvâ bihâ cibâhuhum ve cunûbuhum ve zuhûruhum, hâzâ mâ keneztum li enfusikum fe zûkû mâ kuntum teknizûn(teknizûne)” diyor ayet.
Yani, açık ve somut olarak; “Biriktirilen, saklanan altın ve gümüşler, cehennem ateşinde kızdırılıp, sahiplerinin alınlarının, yanlarının ve sırtlarının dağlanacağı gün: 'İşte bunlar dinî ve insanî yardımlardan esirgeyip de kendiniz için, birbiriniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin azâbını tadın bakalım” ifadesiyle “Kenz ateştir, cehennem ateşi” vurgusu yapıyor.
Bir parantez açmak gerekliydi, açıyoruz; tarikat tipi örgütlenme, Kuran’ı değil ama, bir uydurmayı seçip dayatıyor. Ve sistemli bir biçimde bu uydurmayı Müslüman halklara dayatıyor. Bu yolda, Allah ve Kuran’ı bile bir kenara bırakıp, “Ben de sizin gibi bir faniyim” diyen Muhammed’i, her bulduğu fırsatta, “Kainatın Efendisi” ilan etmekten çekinmiyor. Muhammed’i parlatıyor. Allah üzerinden yaratamayacağını çok iyi bildiği hareket alanlarının inşası için aslında evet gerçekten hepimiz gibi bir ölümlü olan Muhammed’i seçiyor. Günah ve sevap umurunda bile değildir ve olmuyor. Tevbe 35’e rağmen sürekli biriktiriyor. İhtiyaç fazlasını infak etmek aklının ucundan bile geçmiyor. Biriktirdiklerini yönetmek ve daha çok biriktirmek için de iktidar hedefliyor. Hedefe ulaşmak için ise siyasallaşıyor.
Önemle altını çizmemiz gerekiyor: Uydurulmuş (bindirilmiş) İslam din ve Kuran dışıdır, geldiği çöplüğe gönderilmesi bütün inançlı, namuslu ve onurlu insanların önünde yakıcı bir görev olarak duruyor.
Sevgiyle, dirençli ve uyanık kalın!

HAYRİ GÜNEL

BU METNİN YAZILMASI SÜRECİNDE İRDELENEN İSİMLER:
Halid-i Bağdadi, Nihat Hatipoğlu, Ali Şeraiti, Elmalılı Hamdi Yazır, İhsan Eliaçık, Eren Erdem, Adnan Menderes, Recep Tayip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hz. Muhammed, Hz. Aişe, Mehmet Görmez, Nakşibendi Tarikatı, Devrimci Müslümanlar Grubu, Anti Kapitalist Müslümanlar Grubu
Blogger tarafından desteklenmektedir.