İstanbul Fransız Hastanesi, 25 Ekim 1924...
Hep ikidir teşrii, kaza, mahkeme, ilam;
Devlet dine kanun yapar, din ise devlete.
Sarıklılar memur olur, fesliler imam;...
Devlet benzer meşihate, din hükümete.
Bir devlet ile bir meşihat anlaşır ama !
Bir ülkede iki devlet mukarrin(geçerli) olmaz.
Bir vicdanda ilim ile din kaynaşır ama,
İki ilim, iki hukuk, iki din olmaz .
ZİYA GÖKALP KİMDİR
23 Mart 1876’da Diyarbakır’da doğdu. 25 Ekim 1924’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Mehmet Ziya. Babası yerel bir gazetede çalışan memurdu. Eğitimine Diyarbakır’da başladı. Amcasından geleneksel İslam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Bir yıl sonra 1895′te İstanbul’a gitti. Baytar Mektebine kaydını yaptırdı. Buradaki öğretimi sırasında İbrahim Temo ve İshak Sukûti ile ilişki kurdu. Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Muhalif eylemleri nedeniyle 1898’de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra 1900′de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. 1908′e kadar Diyarbakır’da küçük memuriyetler yaptı. 2′nci Meşrutiyetten sonra İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kudu ve temsilcisi oldu. “Peyman” gazetesini çıkardı. 1909′da Selanik’te toplanan İttihat Terakki Kongresi’ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Bir yıl sonra, örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. 1910’da kurulmasında öncülük yaptığı İttihat Terakki İdadisi’nde sosyoloji dersleri verdi. Bir yandan da “Genç Kalemler” dergisini çıkardı. 1912′de Ergani Maden’den Meclis-i Mebusan’a seçildi, İstanbul’a taşındı. Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı “Türk Yurdu” başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua’da yazılar yazdı. Bir yandan da Darülfünun-u Osmani’de (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri verdi. 1. Dünya Savaşında Osmanlı’nın yenilmesinden sonra tüm görevlerinden alındı. 1919′da İngilizler tarafından Malta Adası’na sürgüne gönderildi. 2 yıllık sürgün döneminden sonra Diyarbakır’a gitti, Küçük Mecmua’yı çıkardı. 1923′te Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı’na atandı, Ankara’ya gitti. Aynı yıl İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet meclisi’ne Diyarbakır mebusu olarak girdi. 1924′te kısa süren bir hastalığın ardından İstanbul’da yaşamını yitirdi. Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde yeni bir ulusal kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlaki ve kültürel değerleriyle, Batı’dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlaki öğesi de İslamcılıktı. Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Batı’nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi. Toplumsal modeli, Emile Durkheim’in teorik temellerini kurduğu “dayanışmacılık” temelinde şekillendi. Bireyi temel alan liberalizm ile çatışmacı toplumu temel alan Marksizm’e karşı mesleki örgütleri temel toplum birimi olarak kabul eden solidarizmde karar kıldı. Toplumsal ve siyasi görüşlerini anlattığı sayısız makale yazdı. “Türkçülük” düşüncesini sistemleştirdi. Milli edebiyatın kurulması ve gelişmesinde önemli rol oynadı.
SON GECESİ ÜZERİNE TANIKLIKLAR
"İstanbul'a gelişlerimden birinde hastalandım ve Fransız hastanesine yattım. Bitişiğimdeki odadan garip sesler geliyordu. Kim olduğunu, bu sesleri çıkaran hastanın kim ve ne olduğunu sordum. Meşhur Ziya Gökalp, dediler. Mebusmuş(milletvekili). Profesörmüş...ismini bile yeni duyuyordum. Öldüğü gece, başını duvarlara çarparak, SABAHA KADAR ALLAH'A EN GALİZ (AĞIR) KELİMELERLE SÖVDÜ... O kadar fena oldum ki bu hal karşısında odamdan çıkıp başka bir yere sığındım. Öğrendiğime göre, Allah'a inanmazmış..." (Necip Fazıl Kısakürek, Sahte Kahramanlar, Sayfa: 74-75)
"Ziya Gökalp'ı son defa görmek istediğimi söyledim. Doktorlardan biri "Lütfen benimle birlikte geliniz" dedi.. Doktor ve ben... Dar ve temiz bir koridordan geçtik. Çakıl taşlı bir bahçeden ilerledikten sonra, doktor, beyaz önlüğünün cebinden çıkardığı bir anahtarla önünde durduğumuz kapıyı açtı. Burası tavan pencerelerinden donuk ışık sızan, kubbeli bir odaydı. Ölüler buraya konuyordu. Her yer, mermer döşeli ve bembeyazdı. İlahi bir sessizlik ve ortada yüksekçe bir yere oturtulmuş tabut biçiminde mermerden bir mezar üstü vardı. Başucunda bir haç, haçın altında bir Meryem ana kandili... Kandil donuk ışığıyla hafif hafif titreşiyordu. Kandilin gölgesinde de yatan Ziya Gökalp'tı. (..) Cenazenin yanından ayrılırken de yanan mumu söndürmekten kendimi alamadım. Bu Hıristiyan gelenekleri ile yatırılan bir Müslüman cenazesine karşı, yerine getirilmesi gerekli, kaçınılmaz bir vazifeydi." (Enver Behnan Şapolyo, Ziya Gökalp: İttihad-ı Terakki ve Meşrutiyet Tarihi, S.231-232; Burhan Bozgeyik, Meşhurların Son Anları - TÜRDAV Yayınları, Sayfa:321-322, İstanbul, 1993)
Devlet dine kanun yapar, din ise devlete.
Sarıklılar memur olur, fesliler imam;...
Devlet benzer meşihate, din hükümete.
Bir devlet ile bir meşihat anlaşır ama !
Bir ülkede iki devlet mukarrin(geçerli) olmaz.
Bir vicdanda ilim ile din kaynaşır ama,
İki ilim, iki hukuk, iki din olmaz .
ZİYA GÖKALP KİMDİR
23 Mart 1876’da Diyarbakır’da doğdu. 25 Ekim 1924’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Mehmet Ziya. Babası yerel bir gazetede çalışan memurdu. Eğitimine Diyarbakır’da başladı. Amcasından geleneksel İslam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Bir yıl sonra 1895′te İstanbul’a gitti. Baytar Mektebine kaydını yaptırdı. Buradaki öğretimi sırasında İbrahim Temo ve İshak Sukûti ile ilişki kurdu. Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Muhalif eylemleri nedeniyle 1898’de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra 1900′de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi. 1908′e kadar Diyarbakır’da küçük memuriyetler yaptı. 2′nci Meşrutiyetten sonra İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kudu ve temsilcisi oldu. “Peyman” gazetesini çıkardı. 1909′da Selanik’te toplanan İttihat Terakki Kongresi’ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı. Bir yıl sonra, örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. 1910’da kurulmasında öncülük yaptığı İttihat Terakki İdadisi’nde sosyoloji dersleri verdi. Bir yandan da “Genç Kalemler” dergisini çıkardı. 1912′de Ergani Maden’den Meclis-i Mebusan’a seçildi, İstanbul’a taşındı. Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. Derneğin yayın organı “Türk Yurdu” başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua’da yazılar yazdı. Bir yandan da Darülfünun-u Osmani’de (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji dersleri verdi. 1. Dünya Savaşında Osmanlı’nın yenilmesinden sonra tüm görevlerinden alındı. 1919′da İngilizler tarafından Malta Adası’na sürgüne gönderildi. 2 yıllık sürgün döneminden sonra Diyarbakır’a gitti, Küçük Mecmua’yı çıkardı. 1923′te Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı’na atandı, Ankara’ya gitti. Aynı yıl İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet meclisi’ne Diyarbakır mebusu olarak girdi. 1924′te kısa süren bir hastalığın ardından İstanbul’da yaşamını yitirdi. Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde yeni bir ulusal kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlaki ve kültürel değerleriyle, Batı’dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlaki öğesi de İslamcılıktı. Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Batı’nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi. Toplumsal modeli, Emile Durkheim’in teorik temellerini kurduğu “dayanışmacılık” temelinde şekillendi. Bireyi temel alan liberalizm ile çatışmacı toplumu temel alan Marksizm’e karşı mesleki örgütleri temel toplum birimi olarak kabul eden solidarizmde karar kıldı. Toplumsal ve siyasi görüşlerini anlattığı sayısız makale yazdı. “Türkçülük” düşüncesini sistemleştirdi. Milli edebiyatın kurulması ve gelişmesinde önemli rol oynadı.
SON GECESİ ÜZERİNE TANIKLIKLAR
"İstanbul'a gelişlerimden birinde hastalandım ve Fransız hastanesine yattım. Bitişiğimdeki odadan garip sesler geliyordu. Kim olduğunu, bu sesleri çıkaran hastanın kim ve ne olduğunu sordum. Meşhur Ziya Gökalp, dediler. Mebusmuş(milletvekili). Profesörmüş...ismini bile yeni duyuyordum. Öldüğü gece, başını duvarlara çarparak, SABAHA KADAR ALLAH'A EN GALİZ (AĞIR) KELİMELERLE SÖVDÜ... O kadar fena oldum ki bu hal karşısında odamdan çıkıp başka bir yere sığındım. Öğrendiğime göre, Allah'a inanmazmış..." (Necip Fazıl Kısakürek, Sahte Kahramanlar, Sayfa: 74-75)
"Ziya Gökalp'ı son defa görmek istediğimi söyledim. Doktorlardan biri "Lütfen benimle birlikte geliniz" dedi.. Doktor ve ben... Dar ve temiz bir koridordan geçtik. Çakıl taşlı bir bahçeden ilerledikten sonra, doktor, beyaz önlüğünün cebinden çıkardığı bir anahtarla önünde durduğumuz kapıyı açtı. Burası tavan pencerelerinden donuk ışık sızan, kubbeli bir odaydı. Ölüler buraya konuyordu. Her yer, mermer döşeli ve bembeyazdı. İlahi bir sessizlik ve ortada yüksekçe bir yere oturtulmuş tabut biçiminde mermerden bir mezar üstü vardı. Başucunda bir haç, haçın altında bir Meryem ana kandili... Kandil donuk ışığıyla hafif hafif titreşiyordu. Kandilin gölgesinde de yatan Ziya Gökalp'tı. (..) Cenazenin yanından ayrılırken de yanan mumu söndürmekten kendimi alamadım. Bu Hıristiyan gelenekleri ile yatırılan bir Müslüman cenazesine karşı, yerine getirilmesi gerekli, kaçınılmaz bir vazifeydi." (Enver Behnan Şapolyo, Ziya Gökalp: İttihad-ı Terakki ve Meşrutiyet Tarihi, S.231-232; Burhan Bozgeyik, Meşhurların Son Anları - TÜRDAV Yayınları, Sayfa:321-322, İstanbul, 1993)
Ziya Gökalp daha
önce de birkaç kez psikolojik bunalım geçirmişti. Diyarbakır'da, 18 yaşında, Dr.
Abdullah Cevdet'le tanıştıktan sonra, geçirdiği bir krizde, intihar girişiminde
bulunmuş, şakağına tabancayı dayayıp tetiği çekmişti ve Dr. Abdullah Cevdet'in
ameliyatıyla kurtulmuştu: Kafasını delen kurşun, içerde kalmış, ama o
ölmemişti.
Ziya Gökalp'in
Fransız Hastanesi'nde öldüğü gece de böyle bir kriz tuttuğu söylenir..