Sosyalizm Yaşıyor... Behice Boran da...!

Behice Boran Türkiye’nin ilk kadın Marksist kuramcısı, ilk kadın sosyoloğu ve ilk kadın parti genel başkanı olmasına rağmen bugün adı Türkiye’nin sosyologları arasında bile geçmeyen, Türk siyasal hayatında adı çok sık anılmayan “sıra dışı” bir kadındır. Ben, 8 Mart’ta Onu anmadan geçemeyenlerdenim. Zira “siyaset” ve “kadın” denince aklıma ilk gelen isimlerdendir Boran. Oya Köymen “Türkiye’deki cinsiyetçi ayrımcılığın ve baskıcılığın, gündelik ya da sıradan faşizm gibi, ne kadar görünmez olduğunu, kadınları ve başarılarını görünmez kıldığını” belirtir.[1] Ancak Boran’ın “görünmez kılınmasının” tek sebebi elbette ki kadın olmasına bağlanamaz. Boran her şeyden önce kendisini “sosyalist” olarak tanımlayan ve son nefesine kadar da inandığı yoldan sapmayan bir “kadın”dı. Bu nedenle Boran’ı sosyolog ve siyasetçi kimliğinin ötesinde, “kadın” olarak ele almayı, kadın olarak aktif siyasetteki konumunu, kadın sorununa nasıl baktığını ve onun şahsında sol hareket içinde kadına ve kadın hareketlerine bakışı sorgulamayı seçtim.
Öncelikle Behice Boran’ın akademisyen ve siyasetçi olarak doğru bildiklerini savunmaktan çekinmeyen, hapishane koşullarında dâhi dik durabilmiş, inançlı ve korkusuz bir kadın olduğunu söylemeliyiz. Fikirlerini pratiğe yani mücadeleye aktarmanın şart olduğuna inanan, fikirleri uğruna da bedel ödemekten kaçmayan ve siyasi hayatı boyunca da hep tutarlı olmuş bir insandı. Boran, ilk kez 1950’de Barışseverler Davası’ndan tutuklanıp 15 ay, 1953 yılında TKP Davası nedeniyle tekrar tutuklanıp 5 ay hapis yatmış, her üç darbeyi de yaşamış, 1971 muhtırasından sonra iki buçuk yıl tutuklu kalmış ve en son 1980 darbesinden sonra da yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştı. Ardından vatandaşlıktan da çıkartılan Boran, 1987 yılında vatan özlemiyle öldüğü son ana kadar hep inandıkları, doğru bildiklerinin arkasında olmuştu.
DTCF’de başladığı akademisyenlik kariyeri,[2] II. Dünya Savaşının ardından ABD’nin başlattığı antikomünist propagandanın Türkiye’yi de sarmasıyla, Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes gibi akademisyenler, milletvekili ve çeşitli gazete yazarlarının açıktan isimlerini anarak onları “kızıl düşman” ilan etmesi sonucu açığa alınmalarıyla son balınırlar. İşsiz kalan ve kamuoyunda hedef haline getirilen bu grup içinde Berkes, Boratav, Zekeriya ve Sabiha Sertel’in baskılar nedeniyle yurtdışına çıkmasına rağmen Boran yurtta kalmayı tercih etmiştir. Her biri yurtdışındaki üniversitelerde iş bulan arkadaşları gibi O da üniversitelerden teklif alsa dahi, sosyoloji tutkusuna rağmen yurtdışına çıkmayı reddedip, tercüme bürosu kurarak hayatını idame etmeyi seçmiş ve tam 10 yıl çok sevdiği bilimsel çalışmalarından uzak kalmaya katlanmıştı. Üstelik yurtta kalarak mücadele etmeyi seçen Boran, Türkiye’nin 1950’li yıllarındaki tek barış örgütü olan Türkiye Barışseverler Cemiyeti’ni kurarak, sokaklarda Kore Savaşı’na karşı halkı bilgilendirmek için broşürler dağıtacak kadar da militan ruhluydu. Bildirinin dağıtıldığı gün gözaltına alınan Boran 15 ay hapse mahkûm edilir, ağır cezadan hüküm giydiği için devlet memurluğundan ihraç edilir ve doçentlik unvanı geri alınır.
Bu durumda mesleğinin zirvesindeyken üniversiteden atılan ve yurtdışındaki üniversitelerde çalışma ve rahat bir yaşam imkânını reddeden Boran’ın inandığı örgütlü mücadeleye “parti” aracılığıyla devam etmekten başka şansı kalmıyordu.[3] 1962’de TİP’e girmiş, 1965’te Meclise giren TİP’in Urfa Milletvekili ve Dış Politika Sözcüsü olmuştu. Meclis konuşmaları da tavizsiz ve korkusuzdu. Öyle ki, konuşmaları sırasında sürekli saldırıda bulunan, sataşan, konuşmaları engellemeye çalışan Adalet Partililere karşı O, tavrını bozmadan konuşmasını sürdürüyordu.[4] Hatta bu sataşmalar, İçişleri Bakanlığı bütçesinin görüşmeleri sırasında başlayan tartışmanın linç girişimine dönüşüp, TİP’li milletvekillerinin dövülmesi ve onlara silah çekilmesine kadar vardığında da korkusuzluğunu ortaya koymuştu:
…kim ne derse desin, ister beğensin, ister beğenmesin halk yoluyla bu milletin güvenliği, bağımsızlığı ve halkın mutluluğu yolunda cesaretle sonuna kadar yürüyeceğiz. Ne şüpheler, ne iftiralar ne de dün akşamki gibi hadiseler, kan akıtmalar bizi sindiremeyecektir. Çünkü biz vicdanımızı hiçbir çıkar için satmış değiliz. Biz bütün hayatımızı halkımızın ve memleketimizin uğruna sunmuş, feda etmiş bulunuyoruz”[5]
Boran’ın meclis konuşmaları, gelişmişlik seviyeleri aynı olmayan ülkeler arasındaki ilişkinin eşit olamayacağını, bu nedenle ABD ile kurulan ilişkinin de bağımlılık ve sömürüye dayalı olduğunu ortaya koyarak o güne kadar eleştirilemez görülen Batı eksenli dış politikayı eleştirmesi açısından oldukça önemlidir. Mehmet Ali Aybar ile yolları ayrıldıktan sonra, partinin, kuramsal ve siyasi açıdan Marksizm’e yaklaşıp Leninist parti örgütlenmesinin benimsendiği VI. Büyük Kongre’de alınan kararlarda Boran’ın etkisi oldukça büyüktür. Zira kongrenin ardından 1 Kasım 1970’te toplanan MYK’da Boran, TİP Genel Başkanı seçilerek Türkiye’nin ilk kadın parti genel başkanı olmuştur. Boran’ın toplumsal incelemelerini her zaman sınıf bilinciyle yapması, değerlendirmelerinin ve öngörülerinin hep tutarlı ve gerçekçi olmasını sağlamıştır. Bu sebepledir ki, 12 Mart Muhtırası’nın gerçekleşeceğini aylar öncesinden kestirebiliyor ve gelecek faşist yönetime karşı savaş açıyordu. 8 Mart 1971’de yayımladığı bildiride egemen sınıflar lehine bir müdahalenin geleceğini öngörüyor ve bütün ilerici, yurtsever güçleri TİP’in başlattığı “Faşizme Hayır” kampanyasına destek vermeye davet ediyordu. Sol bir darbenin gerçekleşeceğini uman birçok sol örgüt ve partinin gerçekçi bulmadığı ve desteklemediği bu kampanya dışında Boran, 1971 Muhtırası’ndan sonra, 21 Nisan 1971’de Nihat Erim’e muhtıra gönderecek kadar cesurdur.[6] 27 Mayıs 1971’de tutuklanıp, 15 yıl ağır hapse mahkûm edildiğinde 61 yaşındaydı ancak O yine de af beklemiyordu:
Biz burada, şahıslarımıza yapılmış suç isnatlarından, mahkûmiyetten, tutuklu olma halinden kendimizi her ne surette olursa olsun kurtarmaya çalışan sanıklar konumunda değiliz. Hiç böyle bir kaygımız yok”[7]
Behice Boran, “işçi sınıfının hak ve özgürlükleri uğruna yürüttüğü mücadelenin kırılması” olarak değerlendirdiği 1979’da yasaklanan 1 Mayıs kutlamalarına, partili arkadaşlarıyla DİSK Genel Merkezi önünde katılacak kadar cesurdur. Üstelik eylem sırasında polisten dipçik yediğinde ve arkadaşları gözaltına alınırken, polisin O’nu zorla eve bırakmaya çalışmasına direnip arkadaşlarıyla cezaevine girdiğinde de 69 yaşındadır… 1980 yılında kalp krizi geçiren Boran, partililerin yurtdışına çıkması konusundaki ısrarı üzerine yedi yıl sürecek sürgün hayatına başlayacaktı. Bu dönem kendi deyimiyle, sosyalist mücadelesi boyunca başına birçok şeyin geleceğini, hapislerde yatacağını tahmin etmiş olsa da hayatının son günlerini yurdundan uzakta geçirmek zorunda kalacağı hiç aklına gelmediğinden belki de hayatının en zor yılları olmuştu. Ancak O, çok acı çektiği sürgün yıllarında dahi solun birleşmesi için uğraşmış ve kalp rahatsızlığına rağmen mücadelesini kelimenin tam anlamıyla son nefesine kadar sürdürmüştür. Nitekim 7 Ekim 1987’de TKP ve TİP’in TBKP çatısı altında birleştiğini duyurduğu basın toplantısından birkaç gün sonra, 10 Ekim 1987’de hayatını kaybetmiştir.
Peki, Behice Boran’ın, siyasetçi ve sosyolog olmanın dışında “kadın” kimliği ne ifade ediyordu? Boran, Fatmagül Berktay’ın tarifini yaptığı “süper kadınlar”dandı. Meclisteki görevlerinin yanında patriyarkanın kadına yüklediği anne/eş/ev kadını rolünü de başarıyla yerine getiren Behice Boran, “bir koltuğa iki karpuzdan fazlasını sığdırmıştır”.[8] Ancak Boran, meclisteki diğer kadın milletvekillerinin aksine, bir baba ya da eş vasıtasıyla değil, bilgi birikimi ve deneyimleriyle meclise girmiştir. Dolayısıyla kendi ayakları üzerinde duran, güçlü bir kadındır. Bunun yanında Boran, Medeni Hukukun kadınlara tanımadığı bir hakkı kullanmakta direnerek bekârlık soyadını kullanır yıllarca.[9] Boran ayrıca bilgi birikimi ve nitelikleriyle de “olağandışı bir kadın”dı. Fransızca, İngilizce ve Almanca biliyor olmasından dolayı TİP’in dış ilişkiler sorumlusu olmuş ve Avrupa’daki toplantılarına da kendisi katılmıştı. Üstelik Boran siyasi partilerdeki genel başkanların sadece yüzde 4,1’inin kadın olduğu Türkiye’de 1970 senesinde sosyalist bir partinin genel başkanı olarak önemli bir ilke imza atmıştır.[10]
Tüm bunların yanında çevresi tarafından hayretle karşılanan diğer bir özelliği ise her zaman bakımlı bir kadın ve iyi bir ev hanımı olmasıydı. Boran, dış görünümüyle “her zaman temiz ve şık giyinen, saçları hep kısa ve yapılı olan, dans eden, türküler söyleyen, hayat dolu bir kadındı”. O, yakın çevresinin anlatımıyla, ağır işler hariç evinin tüm işlerini kendisi yapan, “pırıl pırıl, tertemiz” evinde “usta işi yemekler” yaparak dostlarını ağırlayan becerikli bir “ev hanımı”, çocuğunun bakımını bizzat üstlenen iyi bir “anne”, eşi felç geçirdiğinde hasta bakımını yapan cefakâr bir “eş”, anne ve yaşlı aile büyüklerinin bakımını şahsen üstlenmiş “güzel bir insandı”. Tüm bunlar yan yana koyulduğunda Berktay’a göre Boran, kadın sorunlarının farkında ancak onlarla dayanışma içinde olmayan; akademisyenliği ve milletvekilliği dönemlerinde de iyi bir eş/anne/ev kadını olmaya çalışan bir “süper kadın”dır. Berktay bunun nedenini, modernist birey anlayışına dayandırır. Modernist birey anlayışı, insan haklarını temel alsa da toplumdaki cinsiyetçi ayrılıkçılığa dokunmaz. Toplumdaki eşitsiz ataerkil yapı olduğu gibi kalır. Nitekim kadının özel alana hapsolmuş konumu devam etmektedir. Ataerkil yapı ve kamu-özel ayrımını devam ettiren modern birey anlayışı, modernist bir ideoloji olan sosyalizmde de devam etmektedir. Sosyalist teoriyi benimseyen Boran’ın da ataerkil düzene karşı farkındalığı vardır ancak bu farkındalık “feminist bir bilinç” niteliği kazanmamıştır.[11] Dolayısıyla ne kadar kamusal alanda önemli konumda bulunsa da özel alandaki görevlerine de devam etmektedir.
Boran’ın siyasetteki uzlaşmaz tavrı da aslında kadınsı olmaktan çok “erkeksi” olarak algılanıyordu. Bunun nedeni de devrimci kadınların da “erkek gibi” olması gerektiğinin kabulüydü. Filiz Karakuş ekliyor:
‘Erkekleşmiş’ bir kadındı. Zaten erkek egemen zihniyette, o dönemde de okuyanlar, iyi eğitim alanlar, güçlü olanlar parti başkanı olurdu. Bir kadın için zordu… Hepimiz o dönem öyleydik. Sonradan Boran’ın evli, çocuklu olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Benim için sadece parti başkanıydı, çünkü.”[12]
Neşe Erdilek de “Benim için Boran, kadın olmaktan öte başkandı” diyor.[13] Şaban Erik de aynı görüşü paylaşıyor:
Kadınlığını hiç hissettirmezdi. Kendini tamamıyla partiye vermişti. Behice Boran demek, sosyalist mücadele demekti. Kadın olarak öyle göze batan bir tarafı yoktu. Alımlı sayılmazdı. Ama üzerinde insanı etkileyen bir hava vardı.”[14]

Devrimci, sol görüşlü ve “güçlü” kadınların kadın kimliğinden soyutlanıp, “erkekleşmesi/erkeksi olması” gerektiği görüşü aslında solun, kadına ve feminizme yönelik algısından kaynaklanıyordu. Zira Türkiye sol hareketi, 1980’lere gelinceye kadar, feminizmden “mücadeleyi parçaladığı” gerekçesiyle uzak durmuştur. Hatta sol, feminizmi “burjuva ideolojisi” olarak suçlamıştır. Kadınların siyasi partilerde yer alması solun önemli amaçları arasında yer almamakla birlikte 1961- 1991 yılları arasında kadınların oransal olarak sol partilerde daha çok oldukları söylenebilir. Ancak Marksist sola göre ise kadın sorunları, kapitalist düzenin yaratmış olduğu, sömürü düzeninden doğmakta ve Marksist hedeflerin gerçekleşmesiyle bu sorunların da çözüleceğine inanılmaktaydı. Dolayısıyla mücadele ayrı bir yapı içinde düşünülmemekteydi. Zira Marksistler kadın sorunlarını da parçalı bir şekilde ele alarak sadece alt gelir grubundaki kadınların sorunu olduğunu savunarak, yalnızca ekonomik sorunlara işaret etmişlerdir. Ancak sol içindeki ataerkil yapı kadınların sol cenahta yaşadıkları problemlerin tartışılmasıyla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla gerek Cumhuriyet döneminde Kemalizm’e gerekse de 1960 itibariyle Marksizm’e eklemlenen feminizm gerçek anlamına ancak 1980’lerde ulaşmıştır. 1980’ler Türkiye’de “yeni dönem feminist hareket”i oluşturan feminizmin bağımsız bir hareket olarak örgütlendiği bir dönemdi. Yani bu durumda Boran’ın da feminizmi Marksizm’den ayrı düşünemediğini söyleyebiliriz. Zira Boran TİP’in ikinci parti programında, sınıf çözümlemesi yapmış olmasına rağmen toplumsal cinsiyeti bir çözümleme nesnesi olarak ele almamış ve kadın hareketinin kapitalist egemen ideolojisine karşı taşıdığı potansiyele dikkat etmemiştir. Boran, kadın sorununun temelini, cinsler arasındaki ayrımdan değil, sömürü düzeninden ve sosyal sınıf ayrımından kaynaklandığını belirtir. Ancak kadınların kendi aralarında örgütlenerek sorunu çözmeye çalışmalarını da faydasız bulur. Çünkü sorunu yaratan, toplumsal yapıyı oluşturan sömürü düzenidir. Bu düzen değişmedikçe sorunlar ayrı ayrı örgütlenmelerle aşılamayacaktır:
… Bununla beraber, kadının genel sınıfsal konumundan doğan sorunlar yanında bir de kadın olmasına özgü sorunları bulunduğundan… Kendi aralarında örgütlenmeleri ve toplumsal mücadeleye girişmeleri doğaldır, gereklidir. Sorun, temelinde toplumsal yapının değişmesi sorunudur diye, kadın sorunu üzerinde ayrıca durmaya gerek ve kadınların kendi aralarında örgütlenip mücadeleye girişmelerine gerek yoktur gibi bir görüş yanlıştır. Ne var ki, kadın kitlesi kendi içinde eş türden olan bir kitle değildir. Sınıfsal ayrımlar bu kitleyi de ayrıştırır. Kadın hakları için mücadeleyi asıl, işçi, emekçi sınıflardan kadınlar, özellikle çalışma hayatında yer alanlar, doğru çizgide, işçi ve emekçi sınıfların demokrasi ve sosyalizm mücadelesiyle uyumlaştırıp bütünleştirerek yürütebilirler.”[15]
Değerlendirmelerini toplumsal cinsiyet hiyerarşisi dışında da yapsa Boran kadınların toplumdaki ikincil konumlarını önemsemektedir. Türkiye İşçi Partisi’nin kadın genel başkanı olmasaydım da kadın sorunuyla ilgilenirdim; her sosyalistin ilgilenmesi gerekir[16] diyen Boran, sosyolojik araştırmalarında kadınları ekonomik ve sosyal açıdan incelemiştir. Özellikle 1945’te bir dağ ve ova köyünün karşılaştırmalı incelemesini yaptığı ‘Toplumsal Yapı Araştırmaları’nda kadınların ekonomik alanda nasıl sömürüldüğünü ortaya koymuştur. Buna göre, kadınlar erkekler kadar -çoğunlukla da onlardan fazla- çalışırlar. Gerektiğinde erkeğin işlerini de üstlenen kadın, her ne kadar üretimin büyük kısmında yer alsa da, sosyal açıdan ikincil statüdedir:
Kadının iktisadi hayata, istihsale iştirak ettiği cemiyetlerde kadının sosyal mevkii yüksektir, kadının ekonomide mühim bir mevkii tutmadığı cemiyetlerde ise düşüktür [şeklinde bir görüş var]. Hâlbuki iktisadi fonksiyonla sosyal mevki arasında bağ açıkça ortaya çıkmıyor. Kadının çok çalıştığı, kadın emeğinin kıymetli olduğu cemiyetlerde de sosyal mevkiinin düşük olduğu görülüyor. Bizdeki köy topluluklarında da vaziyet böyledir… Gerek ailede gerek cemiyette erkek hâkim durumdadır’[17]
Üstelik bu araştırmaya konu olan her iki köyde de cinsiyet ayrımcılığının, kadın-erkek eşitsizliğinin geçerli olduğunu belirtip bir sistem sorununun varlığına dikkat çeker. Kadınların üretimdeki konumlarını da inceleyen Boran, kadının basit, pratik, kafa yormayı gerektirmeyen işlerde çalıştığını tespit etmiştir. Ürünlerin şehre gönderimi, satımı gibi “dışarı” işleriyle erkekler ilgilenirken kadınlar özel alandan dışarı çıkamamaktadır. Dolayısıyla Boran, kadınları fabrikada çalışan işçilere benzeterek onların erkeklerinin işçisi konumunda olduklarını söyler. Yani, kadınlar ile proletarya arasında haklı bir benzerlik kurmakta ve feminist teorinin, sosyalist argümanlara karşı ısrarla savunduğu bu pozisyonu, bilimsel araştırmacı kimliğiyle daha 1940’larda saptamaktadır.[18] “Erkek, üretimde yönetici olduğu kadar evde de yönetici durumdadır.” Bunda dinin de büyük etkisi olduğunu söyleyen Boran, “kadın ve erkek için ayrı iki ahlâk miyarı var: kadın için sıkı sadakat, erkek için tam bir hürriyet.”[19] der.
Kendisine ait olan “sosyalist doğulmaz, sosyalist yaşanır” sözünü her koşulda, hayatının her dönemine (sosyolog, milletvekili, parti genel başkanı, mahpus) yansıtabilmiş ve inançlarının bedelini ödemekten korkmayarak her zaman “güçlü” olabilmiş bir kadındır Behice Boran. Ancak Berktay’ın da katıldığı gibi bilim insanı olarak kadının sömürüsünün farkında olan Boran’ın, siyasette “kadın kimliğini gizleyen, arka plana atan biri” olması dolayısıyla “feminist bir karakteri olduğundan söz edemeyiz.”[20] Bunun yanında Boran’ın, siyasette kadınların ayrı mücadelelerindense “birlikte mücadeleden” yana olarak sorunun işçi, emekçi sınıfının mücadelesine eklemlenerek çözüleceğine inanan ve siyasetin tüm zorluklarına direnmiş “devrimci” bir “kadın” olduğu unutulmamalıdır.
BURCU ÜNALAN ALTAŞ-SENDİKA.ORG

[1] Oya Köymen, “Bir Behice Boran Vardı…”, Radikal, 14.12.2007
[2] Boran’ın bir sosyolog olarak önemli çalışmaları bulunmaktadır. Le Play, Comte, Durkheim, Marks sosyolojisinden faydalanarak metodoloji geliştiren ve bu doğrultuda Türk köylerinde gerçekleştirilen sosyolojik araştırmaların Türkiye’deki ilk uygulayıcısıdır. İlk olarak Marksist bir bakış açısıyla toplumsal değişimi incelediği Manisa köylerinde 1940-41 yılları arasındaki çalışmalarından oluşan “Bir Köy Üzerine Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Tetkiki” adlı doktora tezi ve 1945 yılında yine köylerdeki araştırmalarından oluşan “Toplumsal Yapı Araştırmaları: İki Köy Çeşidinin Mukayeseli Tetkiki” isimli kitabı büyük yankı uyandırmıştır. Ayrıca 1940’ta öğrencileriyle kent sosyolojisi üzerine çalışmalar yapmıştır. Ayrıca Amerikan Sosyoloji Derneği’nin ilk Türk üyesi ve dünyanın önemli sosyoloji dergilerinden Amerikan Journal of Sociology’de yazmıştır. Gürsen Topses, “Türk Sosyolojisinin Kuramcısı”, Bilim ve Ütopya, sayı 172, Ekim 2008, s.22
[3] Nitekim Behice Boran’ın 1942’de TKP’ye üyeliği de Lenin’i okurken edindiği “örgütlü mücadele” bilincinden kaynaklanır.
[4] Mecliste sataşmalar ve düşmanca üslupların hâkim olduğu 1965-1969 döneminde tam 57 kez söz almış ve Mecliste gösterdiği performans Boran’ın ülke çapında tanınmasına yol açmıştı. Yeşim Arat’tan aktaran Fatmagül Berktay, “Olağandışı Bir Kadın: Behice Boran”, Biyografya 2: Behice Boran,  yay. yön., Ayşegül Yaraman, Bağlam Yayınları, 2002, İstanbul, s. 19, Şaban Erik, “Behice Boran Üzerine”, Biyografya 2: Behice Boran,  yay. yön., Ayşegül Yaraman, Bağlam Yayınları, 2002, İstanbul,  s. 75
[5] Gökhan Atılgan, Behice Boran: Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı, Yordam Kitap, 2. Basım, 2009, İstanbul, s. 193
[6] Boran Muhtırasında, Erim Hükümetinin “asayiş ve nizam” parolası adı altında demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlamaya hatta yok etmeye, “burjuvazinin ekonomik ve siyasal egemenliğinin daha açıkça diktacı bir rejime büründüğü bir siyasal rejim” kurmaya yöneldiğini söylüyordu. Atılgan, a.g.e., s. 212
[7] Savunmasından aktaran Atılgan, a.g.e., s. 219
[8]Berktay, a.g.m.,  s. 19
[9] Eşinin soyadı Hatko’dur.
[10] Mete Kaan Kaynar, Cumhuriyet Dönemi Siyasi Partiler, İmge Kitabevi, 2007, Ankara, s. 35
[11] Berktay, a.g.m., s. 20
[12] http://www.bianet.org/biamag/bianet/110551-behice-boran-38-yil-once-ilk-kez-bir-kadin-parti-baskani-oldu
[13] http://www.bianet.org/biamag/bianet/110551-behice-boran-38-yil-once-ilk-kez-bir-kadin-parti-baskani-oldu
[14] Erik, “Behice Boran Üzerine”, s.73
[15] Atılgan, a.g.e., s. 232
[16] Atılgan, a.g.e., s. 231
[17] Behice Boran, Toplumsal Yapı Araştırmaları: İki Köy Çeşidinin Mukayeseli Tetkiki, TTK Basımevi, 1945, Ankara, s. 103
[18] Berktay, a.g.m., s.23
[19] Boran, a.g.e., s. 190
[20] http://www.bianet.org/biamag/bianet/110551-behice-boran-38-yil-once-ilk-kez-bir-kadin-parti-baskani-oldu

BİRSOSYALİZM ÇINARI: BEHİCE BORAN
Tüm yaşamını sosyalizm mücadelesine adamış olan Behice Boran, aydın kimliği ile örgütlü kimliğini birleştirmeyi başaran ve öldüğü güne kadar mücadele etmekten geri durmayan kişiliğiyle sosyalizm mücadelesinin simge isimlerinden birisiydi.
TİP Genel Başkanı, milletvekili, akademisyen, barış savunucusu olan ve bunların tamamını örgütlü kimliğinde birleştirmeyi başaran Behice Boran, ölümünün 23. yıl dönümünde de bir okul olmaya devam ediyor. Çevresini aydınlatan, inatçı ve kararlı kişiliği ile sosyalizm mücadelesine tüm yaşamını adayan Boran, dost düşman herkeste saygı uyandıran bir isimdi.
1 Mayıs’ta doğdu
"Kişiler hakkında nasıl mı karar vereceksin? Hayatlarına bakarak. Bir insan, yaşadığı hayatın insanıdır. Doğru bulduğumuz fikirleri öyle benimsemiş, öyle içimize sindirmiş olmalıyız ki, bunlar davranışlarımızı biz farkında olmadan dahi etkilemeli, tayin etmeli, yönetmelidir. İnsan nihayet ne kadar sosyalist olmaya devam etse de, bir gün bedeni bu fani dünyaya veda eder, ama işçi sınıfı partileri, işçi sınıfı var oldukça devam eder, gider. Sosyalist doğulmaz, sosyalist yaşanır." (Behice Boran)
Uğur Mumcu’nun “Ne ilginç rastlantı, siyasal kişiliğiniz doğum tarihinizle başlamış” dediği Behice Boran, 1 Mayıs 1910 tarihinde dünyaya geldi. Kırım’dan göç eden bir ailenin ilk kız çocuğu olarak Bursa’da dünyaya gelen Behice Boran’ın ailesi, Kurtuluş Savaşı döneminde Yunanlılar Bursa’ya girince İstanbul’a göç etti. İlk olarak Fransız okuluna yazdırılan Boran, bu okul kapatılınca Arnavutköy’deki Amerikan Kız Koleji’nde okumaya başladı. 1927’de orta, 1931’de lise kısmını birincilikle bitiren Boran, kazandığı burs ile ABD'nin Michigan Üniversitesi'nde sosyoloji öğrenimi gördü.
Sosyolojiye ilgi duyması
Samimi bir yurtsever olan ve toplumların nasıl değiştiğini anlamak için sosyolojiyle ilgilenmeye başlayan Boran, doktora çalışmasında sorduğu sorularla, farklı bir şeyler aradığını ortaya koydu. “ABD’de doğan her çocuğun devlet başkanı olabileceği” algısını, sınıfsallık perspektifinde değerlendirme çabası, tezinin konusuna ve içeriğine damga vurmakla kalmamış, bundan böyle siyasi mücadelesine ışık tutan sağlam fikir örgüsünün ve dünya görüşünün de temellerini oluşturmuştu.
Marksizm ile tanışması
"Türkiye'nin siyasal tarihinden, çöl ortasında kurumamaya uğraşan bir pınar gibi, anıtsal bir dirençle gelip geçen ve insanlığın uğradığı haksızlıklarla dövüşmeyi kendine mezhep yapmış bir kutsal insandı o." (Çetin Altan)
Birinci dönem TİP'te milletvekili olmuş, Boran'ın mücadele yaşamında önemli ve uzun bir paylaşımı olmasa da onu tanımaya fırsat bulmuş bir kişi, Altan kardeşlerin babası Çetin Altan, Boran'ın sosyoloji ile tanışma sürecini şöyle aktarıyor: "Sosyoloji öğreniminin derinliklerine indikçe, çeşitli yaklaşım ve yorumların büyük ölçüde varsayımlara dayanan mantığı kendisini rahatsız ediyordu. Böyle bir bilim dalının daha tutarlı bir temele dayanması gerektiğini düşünüyordu. Bir öğle tatilinde yine sınıfın çalışkanlarından bir gençle kafeteryada Coca Cola içerlerken ona sosyolojide gözüne çarpan bu tutarsızlıktan söz etmişti. Ve Amerikalı genç kendisine ilk kez Marks'tan söz etmişti. Marks'ın yapıtlarına karşı merakı böyle uyanmış ve Marks'ın görüşlerini öğrendikçe, sosyoloji teorilerinde kafasına takılan boşluklar, yeni bir boyutta tutarlı bir zincir oluşturmaya başlamıştı."
Yurda dönüşü
ABD’de doktora tezini bitirdikten sonra 1939’da Türkiye’ye dönen Behice Boran, ortaöğretimde kısa bir süre İngilizce dersleri verdikten sonra, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Doçent olarak görev yapmaya başladı. Bu dönemde toplumcu kimliğinin ilk ürünlerini “Yurt ve Dünya” dergisinde, Niyazi-Mediha Berkes, Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif Başoğlu, Adnan-Nazife Cemgil’le beraber yazarak yazın hayatı içinde üretmeye başlayan Boran 1942 yılında Muzaffer Şerif Başoğlu ile beraber “Adımlar” dergisini çıkarmaya başlamıştı.
TKP’li oluşu
Amerika’dayken oluşmaya başlayan, “Yurt ve Dünya” ve “Adımlar” dergilerindeki çalışmalarıyla da olgunlaşan marksist düşüncesi, üniversitede çalıştığı dönem boyunca da Boran’ın yaşamında önemli bir yer tuttu. Behice Boran, Nail Çakırhan’ın önerisiyle 1944 yılında Türkiye Komünist Partisi’ne girdi.
Üniversiteden kovulması
Boran 1948’de siyasal görüşleri yüzünden Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes ile birlikte üniversiteden uzaklaştırıldı. Bu operasyon göstere göstere gelmişti. 1945 de, Boratav ve Berkes’lerle beraber Boran’ın DTCF’deki görevlerinden bakanlık emrine alınmalarıyla yeni bir aşamaya girildiği anlaşılmıştı. 1948 yılında yapılan yasal düzenleme ile bu isimlerin DTCF’den uzaklaştırılması, üniversitelerdeki aydın akademisyenlere dönük son saldırı olmayacaktı.
Barışseverler Cemiyeti davası
"Behice Boran'ın becerisi aydın kimliği ile örgütleyiciliğinin bir arada olmasıdır." (Gökhan Atılgan)
Üniversiteden tasfiye edildikten sonra da boş durmayan Behice Boran, 14 Temmuz 1950’de Türk Barışseverler Cemiyeti’nin kuruluşunda yer aldı, cemiyetin başkanı oldu. Bugün “demokrasi yıldızı” gibi gösterilmeye çalışılan Adnan Menderes Hükümeti’nin TBMM kararı olmaksızın Kore’ye 4 bin 500 asker göndermesini protesto etmek için bildiri yayımlayan Boran ve Barışseverler Cemiyeti, çok sert baskı ile karşılaştı. Behice Boran, 27 Temmuz’da Eminönü Köprüsü’nde bu bildiriyi dağıttığı için aynı gece gözaltına alındı. Hemen tutuklanarak Sultanahmet Cezaevi’ne konuldu. Bu sırada toplam 15 ay hapis yatan Boran, oğlu Dursun’u da hapisteyken dünyaya getirdi.
Barış davası tahliyesinden 4 ay sonra bu kez de '51 TKP tevkifatıyla tutuklandı. İki ayını Harbiye’deki özel hücrelerde geçirmek üzere 5 ay hapis yattı.
TİP’e girişi ve Milletvekilliği
Şubat 1961 tarihinde 12 sendikacı tarafından Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Kuruluşunun arkasından fazla bir gelişkinlik gösteremeyen TİP, Mehmet Ali Aybar’ın genel başkan olması ile birlikte hızla gelişmeye başladı ve partiye pek çok yazar, akademisyen, aydın katıldı. 1962 yılında Behice Boran da TİP’e girdi. Boran 1964 yılında Merkez Yürütme Kurulu’na, 1965 yılında yapılan genel seçimlerde de Urfa’dan milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. 1970 yılında yapılan 4. Kongre’de ise TİP’in Genel Başkanlığı’na seçildi.
12 Mart ve II. TİP dönemi
1970’teki TİP 4. Kongre’nin bir önemi de “Kürt meselesi” konusunda aldığı kararlardı. “Türkiye’nin doğusunda Kürt halkı yaşamaktadır” diye başlayan ve “hakim sınıflar ile faşist iktidarların Kürtler üzerinde baskı, terör ve asimilasyon politikaları uyguladıkları; sırf Kürt oldukları için onları ekonomik olarak geri bıraktırdıkları” ile devam eden bu kararlar, 12 Mart 1971 muhtırasının ardından cunta yönetimi tarafından TİP’in kapatılmasına ve Behice Boran’ın da 15 yıl hapse mahkum edilmesine gerekçe oldu.
12 Mart 1971 darbesinin “Balyoz Operasyonu”yla tutuklanan Boran, Mamak Cezaevi’ne konuldu. Dışarıda kendisine “revizyonist, oportünist” diyen genç kızları dahi dik duruşuyla kendisine hayran bırakan Boran, 1974 affıyla özgür kaldığında 64 yaşındaydı. 1 Mayıs 1975'te TİP'i yeniden kuruldu.
Bu dönemde yaşanan bir çok tartışmanın yanı sıra 1979 1 Mayıs’ında TİP’in aldığı tavır ve o gün yaşananlar Boran’ın ne kadar inatçı bir devrimci olduğunu kanıtlar nitelikteydi. 1979’da Taksim’de 1 Mayıs’ın kutlanması yasaklanmasına karşın 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamaya kararlı olan da TİP’ten, 1 Mayıs 1979 sabahı Behice Boran ve 171 TİP’li, Merter’den Taksim’e doğru yürümeye başladı. Ancak yürüyüşleri fazla uzun sürmeden sıkıyönetim güçleri tarafından gözaltına alındılar. Gözaltına alındığı sırada kafasına bir de dipçik darbesi yiyen ve o tarihte 69 yaşında olan Behice Boran’a, mahkemede hakim “Ne yapmak için çıktınız sokağa” diye sordu.
Boran, “1 Mayıs’ı kutlamak için” dedi.
-“Nerede kutlayacaktınız?”
- “Daha önce de söylediğim gibi Taksim’de…”
- “Taksime mi gidecektiniz?”
- “Evet Taksime gidecektik…”
- “Yol uzak, o kadar yolu nasıl gidecektiniz?”
- “Dinlene dinlene gidecektik…”
12 Eylül ve yurtdışı dönemi
“Her şeyi düşünmüştüm bu işlere girerken, hapis yatmayı, baskıları şunu bunu. Ama yetmiş altı yaşında, bir yabancı ülkede sürgün yaşamak hiç aklıma gelmemişti.” (Behice Boran)
12 Eylül darbesinin ardından yurtdışına çıkmak zorunda kalan Behice Boran, yurtdışına çıktıktan sonra da inandığı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini yurtdışında sürdürdü. Bu çabalardan birisi de sosyalist solun birleştirilmesiydi. Yurtdışında TSİP, TİP, TKP'nin de içinde bulunduğu "Sol Birlik" oluşturuldu. Bu yapının dağılmasının ardından, TİP ve TKP'nin birleştirilmesi doğrultusunda çabaları sürdürdü. Boran TBKP'nin oluştuğunun açıklandığı basın toplantısından üç gün sonra, bu yeni oluşumun komünist hareketin bu iki önemli partisinin örgütsel ve ideolojik tasfiyesinin bir aracına dönüştüğünü görmeden, 10 Ekimde hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Türkiye'ye getirilen Boran için, tüm engellemelere karşın TBMM'de bir tören yapıldı ve İstanbul'da Şişli'den Zincirlikuyu mezarlığına yapılan görkemli bir yürüyüşle toprağa verildi.SOL.ORG

BEHİCE BORAN HAKKINDA
Doç. Dr. Behice Sadık Boran, (d. 1 Mayıs 1910, Bursa – ö. 10 Ekim 1987, Brüksel). Türkiye İşçi Partisi’nin son genel başkanı, siyasetçi, akademisyen ve sosyolog.
Ailesi 1890’larda Bursa’ya göç etmiş, Kazan Tatarı'ydı. Tahıl ticareti yapan Sadık Bey ile Mahire Hanım’ın kızı olarak 1910'da Bursa'da doğdu. Üç kardeşin en küçüğüydü.[1]
Boran ilkokula Bursa’da başladı. Kurtuluş Savaşı döneminde Yunanlılar Bursa’ya girince, ailesiyle İstanbul’a göç etti. Orta öğrenimini Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'nde yaptı. Babası okuryazar, aydın bir adamdı. Çocuklarının yabancı dil eğitimine çok önem veriyordu. Bu sebepten Fransız okuluna yazdırıldı. Bu okul kapatılınca Arnavutköy’deki Amerikan Kız Koleji’nde okumaya başladı. Amerikan Kız Koleji'nin, yani şimdiki adıyla Robert Kolej'in, 1927’de orta, 1931’de lise kısmını birincilikle bitiren ilk Türk kız öğrenci oldu. Manisa Orta Mektebi İngilizce muallimeliğine atandı. Amerikan Michigan Üniversitesi (ABD) ona burs verme teklifinde bulundu. Kendini bu üniversiteye öneren kişi, Amerikan Kız Koleji’ndeki tarih öğretmeniydi.[1]
Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorasını tamamladıktan sonra 1939'da Türkiye'ye döndü ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) sosyoloji bölümüne doçent olarak atandı. Aynı dönemde Yurt ve Dünya ve Adımlar dergilerinin yayın faaliyetine katıldı. 1946'da Nevzat Hatko ile evlenen Boran, 1948'de siyasi görüşleri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırıldı.[1]
1950 yılında kurucusu ve başkanı olduğu Barışseverler Cemiyeti, Menderes hükümetinin Kore'ye asker göndermesini kınayan bir bildiri yayımlayınca 15 ay hapis cezası aldı.[1]
1962'de Türkiye İşçi Partisine üye olan Boran, 1965 seçimlerinde Urfa'dan milletvekili seçildi. Birkaç dönem Avrupa Parlamentosu'nda Türkiye'yi temsil etti. TİP genel başkanı Mehmet Ali Aybar'a karşı tavır aldı ve 1970 yılındaki parti kurultayında genel başkan seçildi.[2]
12 Mart 1971 muhtırası ile birlikte tutuklandı ve partisi kapatıldı. Boran, 15 yıl hapis cezası aldı. 1974 yılında ilan edilen genel aftan yararlanarak serbest kaldı.[1]
1975'te tekrar kurulan TİP'in genel başkanı seçildi. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından kısa süre ev hapsinde tutulan Boran, daha sonra yurtdışına çıktı.[1]
O her ne kadar “Sosyalist doğulmaz sosyalist yaşanır.” dese de onun doğduğu gün belkide hayatının bir işareti olabilir.[1]
1981'de yurttaşlıktan çıkarıldı. Yurtdışında iken TKP ile TİP'in birleşme kararı aldıklarını duyurdu ve iki gün sonra da öldü.[2]
Cenazesi Türkiye'ye getirilen Boran, TBMM ve İstanbul'da düzenlenen törenlerin ardından 18 Ekim'de İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.

ESERLERİ
  • Platon (1944) Devlet Adamı, İstanbul: Maarif Vekilliği (Mehmet Karasan'la Birlikte).
  • Granville-Barker, Harley (1946), Voysey Mirası, İzmir: Tülin.
  • Steinbeck, John (1964) Sardalya Sokağı, İstanbul: Batı.
  • Fast, Howard Melvin (1966) Hürriyet yolu, İstanbul: İstanbul Matbaası

  • BEHİCE BORAN 100 YAŞINDA (Soner Yalçın-2 Mayıs 2010, Hürriyet)
    Uğur Mumcu, “Ne ilginç rastlantı” der, “siyasal kişiliğiniz doğum tarihinizle başlamış.” Mayısın “ilk günü” doğdu. Amerikan Koleji’ni birincilikle bitiren “ilk” Türk kızı oldu. Cumhuriyet’in “ilk” öğretmenlerindendi. “İlk” kadın sosyologdu. Üniversiteden kovulan “ilk” kadın öğretim üyesiydi. Parti genel başkanlığı yapan “ilk” kadındı. TBMM ve Avrupa Parlamentosu’ndaki “ilk” sosyalist Türk kadın milletvekiliydi. Sürgünde ölen “ilk” kadın Marksist kuramcıydı. İşte bir devrimcinin hikâyesi...
    TARİH: 1 Mayıs 1979.
    Hükümet, İstanbul’da 30 saat süreyle sokağa çıkma yasağı ilan etti.
    Behice Boran 69 yaşındaydı.
    Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı’ydı.
    Yasağın, işçi sınıfının hak ve özgürlükleri uğruna yıllardır verdiği mücadelenin kırılması anlamına geldiğini açıkladı. Bir yurttaş olarak Taksim’de olacaktı.
    Partili arkadaşlarıyla DİSK önünde buluşup Taksim’e yürüyüşe başladıklarında, ilk polis dipçiğini o yedi. Yere düştü. Beyaz saçlarından kan sızıyordu yüzüne. Zorlukla ayağa kalktı.
    Polisler evine götürmek istedi. Reddetti. Arkadaşlarını yalnız bırakmayacaktı./_np/0781/10490781.jpg
    Tutuklandı. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’ndaki duruşmada hâkim karşısına çıkarıldı.
    Hâkim sordu: Çıktınız mı?
    - Çıktık.
    - Ne yapacaktınız?
    - Taksim’e doğru yürüyecektik.
    - Peki neden çıktınız?
    - 1 Mayıs emeğin bayramı, mücadele günüdür. Biz de o sınıfın partisiyiz, çıktık.
    - Nereden çıktınız?
    - Merter’den çıktık.
    - Nereye gidecektiniz?
    - Taksim’e.
    - Merter neresi Taksim neresi, uzun yol, siz yaşlısınız, nasıl gideceksiniz?
    - Dinlene dinlene...
    Behice Boran, bir uzun yürüyüşün en soluklu devrimcilerinden oldu.
    Göçmen kızı
    Ailesi Kazan Tatarıydı.
    1890’larda Bursa’ya göç etmişlerdi.
    Tahıl ticareti yapan Sadık Bey ile Mahire Hanım’ın kızı olarak 1910’da doğdu.
    Üç kardeşin en küçüğüydü.
    Behice Boran ilkokula Bursa’da başladı.
    Kurtuluş Savaşı döneminde Yunanlılar Bursa’ya girince, ailesiyle İstanbul’a göç etti.
    Babası okuryazar, aydın bir adamdı. Çocuklarının yabancı dil eğitimine çok önem veriyordu. Fransız okuluna yazdırıldı. Bu okul kapatılınca Arnavutköy’deki Amerikan Kız Koleji’nde okumaya başladı.
    1927’de orta, 1931’de lise kısmını birincilikle bitiren ilk Türk kız öğrenci oldu.
    İdealistti. Yurtseverdi. Yoksul Anadolu çocuklarını yetiştirmek için öğretmen olmak istedi. Manisa Orta Mektebi İngilizce muallimeliğine atandı.
    Bir yıl sonra hiç beklemediği bir yerden mektup aldı. Amerikan Michigan Üniversitesi ona burs verme teklifinde bulundu. Kendini bu üniversiteye öneren kişi, Amerikan Kız Koleji’ndeki tarih öğretmeniydi.
    24 yaşında hayatında yeni bir dönem başladı...
    Amerika’da Marksizm’le tanıştı
    Toplumsal gerçekliğin ne olduğu, toplumların nasıl değiştiğiyle çok ilgiliydi. Kafasının ardında Türkiye’nin “muasır medeniyet” seviyesine nasıl ulaşacağı sorusu vardı. Bu nedenle, o yıllarda “toplumu değiştirme bilimi” olarak kabul edilen sosyolojiyi seçti.
    Ancak kısa süre sonra arkadaşlarına dert yanmaya başladı: “Ben yanlış bölümdeyim, ben yanlış sahadayım...”
    Okuldaki bir tartışma sırasında ilk kez bir teorisyenin adını işitti: Karl Marx.
    Marksizm’le tanıştığında 27 yaşındaydı.
    Okuldaki dersleri, seminerleri, programı çok ağırdı. Yine de kütüphaneye gidip Marx’ın, Engels’in ve Lenin’in eserlerini okudu.
    Bu okuma ona, bildiği konuya yeni bir açıdan bakmayı öğretti.
    Genç bir yurtsever olarak ülkesinin gelişmesini, ilerlemesini problem edinmişti, bu nedenle sosyolojiyi seçmişti ve nihayet şimdi “kurtuluş reçetesi”ni bulmuştu.
    “Anladım” diyecekti, “çağdaş uygarlık, Batı’nın kapitalist ülkelerinin uygarlığı değildir. Çağdaş uygarlık sosyalist uygarlıktır.”
    Tezini üniversite jürisine kabul ettirdikten sonra, sosyoloji doktoru olarak şubat 1939’da Türkiye’ye döndü.
    Tezi ne miydi, “Amerika’da her doğan çocuk devlet başkanlığına yükselir önermesi koca bir aldatmacadır!”
    Öğretim üyesi oldu
     Behice Boran, 31 mayıs 1939’ta AÜ Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde “sosyoloji doçenti” unvanıyla çalışmaya başladı.
    Fakat geldiği bu üniversitenin anlayışı liselerden farklı değildi; öğrenciler anlatılanları not tutup ezberleyerek sınav geçiyordu. Bunu yıkmak istedi. Öğrencilerine eleştirel bir bakış açısı öğretmeye çalıştı. Dersleri hayli renkli geçiyordu. Başka üniversitelerden (Sadun Aren, Aydın Yalçın gibi) öğrenciler de derslerini dinlemeye geliyordu.
    Sosyoloji sadece teorik bilgiler-yaklaşımlar yığını değildi. Öğrencilerini sahaya götürdü, Ankara-Manisa köylerinde incelemeler yaptırdı.
    Ancak bu çabaları tepki almaya başladı.
    O yıllarda üniversitede öğrenci olan Prof. Halil İnalcık gözlemlerini şöyle anlattı: “(Üniversitede) Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif, Niyazi Berkes, Behice Boran gibi ABD’den gelmiş sosyolog grubu vardı. Sosyalisttiler. Yeni bir hava getirdiler. DTCF’de iki karşı grup oluştu; birisi, milliyetçi, ananeci, İslamcı grup, ötekilerse Amerika’dan gelen Behice Boran gibi ılımlı sosyalistler grubu. Ben Behice Boran’ların grubunu takdir eder, severdim.” (“Tarihçilerin Kutbu” E. Çaykara s. 60, 74 İş Bankası Y.)
    Behice Boran çok çalışkandı. O yıllarda, “Toplumsal Yapı Araştırmaları: İki Köy Çeşidinin Mukayeseli Tetkiki” kitabını yazdı.
    İngilizce ve Fransızcaya çok hâkimdi. Eflatun’un “Devlet Adamı”nı çevirdi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Tercüme Dergisi’ne de çeviriler yaptı.
    1941’de Boratav, Berkes ve Adnan Cemgil gibi sosyal bilimci arkadaşlarıyla haftalık “Yurt ve Dünya” dergisini çıkarmaya başladı. Derginin genel yayın yönetmeniydi.
    Tek amaçları vardı, “halkı anlamak, tanımak ve ona yararlı olmak”.
    Kendilerini siyasi olarak şöyle tanımlıyorlardı: “Sosyalizme, sola, ileriye açık Atatürkçü”.
    Behice Boran daha sonra bu dergiden ayrıldı. Mayıs 1943’te Muzaffer Şerif Başoğlu’yla “Adımlar” dergisini çıkardı.
    Üniversiteden koparıldı
    II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle Türkiye, Sovyetler Birliği’yle Atatürk döneminde kurulan ilişkileri koparmakla kalmadı, bunu ülke içinde sol karşıtı propagandaya dönüştürdü. Muhalif herkes “Moskova ağzıyla konuşuyor” diye itham edilir oldu. Cadı avı başlatıldı. 67 imzalı bir mektup Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderildi. “Kafası kesilecek hocalar”ın başında Behice Boran vardı!
    Ölüm tehdidini onlar aldı ama onlar soruşturma geçirdi, onlar bakanlık emrine alındı ve onlar üniversiteden kovuldu. Hepsi işsiz kaldı.
    Prof. Pertev Naili Boratav, ABD Stanford Üniversitesi ve Fransa Centre National de la Recherce Scientifique ile Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de çalıştı. Prof. Niyasi Berkes Kanada McGill Üniversitesi’nde görev yaptı. Prof. Muzaffer Şerif Başoğlu Princeton Üniversitesi’nin davetiyle ABD’ye gitti. Üçü de dünyanın sayılı bilim adamı oldu ve bir daha Türkiye’ye dönmediler.
    Dünyanın en önemli birkaç antropoloğundan biri olan Prof. Leslie Whyte, Behice Boran’ın başına gelenleri Amerika’da öğrenince, Boran’ın öğrencisi Prof. Mübeccel Kıray’a, “Yahu ne isterler kızdan, ben kaç senelik hocayım, karşımda oturan en akıllı insandı, ondan daha iyisi gelmedi bu üniversiteye, keşke hiç göndermeseydik onu” diyecekti. (“Behice Boran”, G. Atılgan, s. 114, Yordam Y.)
    Behice Boran arkadaşları gibi Türkiye’den ayrılmadı.
    “Bunun başlıca nedeni, Behice Boran’ın tutkulu yurtseverliğiydi. Memleketini sadece soyut bir kavram olarak değil, elle tutulur bir gerçek olarak severdi. Azgelişmişliğiyle, yoksulluğuyla, eşitsizlikleriyle, haksızlıklarıyla, buruk acılarla severdi.” (“Bir Dinozorun Anıları” M. Urgan s. 216 YKY)
    Behice Boran 39 yaşında Ankara’dan İstanbul’a taşındı.
    Pes etmeye hiç niyeti yoktu.
    Çünkü...
    İnadın, sabrın ve mücadelenin adıydı Behice Boran.
    Bir uzun yürüyüşün en soluklu devrimcisi
    BEHİCE Boran, Basın Yayın Umum Müdürlüğü’nde mütercim olarak çalışan Nevzat Hatko’yla evlendi.
    Ankara’da işlerinden olunca İstanbul’a taşındılar.
    Geçimlerini açtıkları Tercüme Bürosu’ndan sağladılar./_np/0782/10490782.jpg
    Politik faaliyetlere son vermediler.
    14 Temmuz 1950’de Behice Boran Türk Barışseverler Cemiyeti’nin kuruluşunda yer aldı; cemiyetin başkanı oldu. Adnan Menderes Hükümeti’nin TBMM kararı olmaksızın Kore’ye 4 bin 500 asker göndermesini protesto etmek için bildiri yayınladı.
    Daha düne kadar sınav kâğıtları okuyan Behice Boran, 27 Temmuz’da Eminönü Köprüsü’nde bildiri dağıttı.
    O gece gözaltına alındı. Hemen tutuklandı. Sultanahmet Cezaevi’ne konuldu. Yargılama, tahliyeler ve tekrar tutuklamalarla sürdü gitti. Toplam 15 ay hapis yattı.
    Bu arada oğlu Dursun dünyaya geldi. İlk bebeği Elif’i 6 günlükken, Ankara’daki o yoğun siyasal baskılar döneminde kaybetmişti. Ancak siyasal baskılar başlarından eksik olmadı. Barış davası tahliyesinden 4 ay sonra bu kez gizli komünist partiye üye olmaktan tutuklandı. İki ayını Harbiye’deki özel hücrelerde geçirmek üzere 5 ay yattı.
    Cezaevinde arkadaşlarına (örneğin Kuantum Kuramı üzerine) seminerler verdi.
    Behice Boran 1954-60 yılları arasını sakin geçirdi. Eşiyle birlikte tercüme yaparak geçindiler.
    Bu arada, Kemal H. Karpat’ın “Türk Demokrasi Tarihi” ve H. Fast’in “Hürriyet Yolu” romanını çevirdi.
    1960’lar dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sol rüzgârların estiği yıllardı.
    Behice Boran bunun dışında duramazdı.
    1962’de, 15 yıldır yakından tanıdığı Mehmet Ali Aybar’ın genel başkanlığını yaptığı Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katıldı.
    Aslında kişiliği akademisyen kuramcı olmaya yetkindi. TİP’e de Marksist bir bilim insanı olarak katkıda bulunmak istiyordu. Gelişmeler onu siyasetçi yaptı.
    1965 seçimlerinde Şanlıurfa TİP milletvekili olarak Meclis’e girdi.
    Siyasi bir linçle kovulduğu Ankara’ya, milletvekili olarak döndü.
    Partisinin dış politika sözcüsü oldu. Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’yi temsil etti.
    Seçim sistemi değiştirildiği için 1969 seçimlerinde milletvekili seçilemedi.
    Bu sonuç ve dünyadaki siyasi gelişmeler TİP içindeki ideolojik ayrılıkları körükledi. Boran ve Aybar gibi sarsılmaz dostlar bile karşı karşıya geldi. Aybar partiden koptu. 1970’te Behice Boran TİP Genel Başkanı oldu.
    Ve hemen bir yıl sonra...
    12 Mart 1971 darbesinin ‘Balyoz Operasyonu’yla tutuklandı. Mamak Cezaevi’ne konuldu. Kadınlar Koğuşu’nun en yaşlı mahkûmuydu. Devrimci genç kızlar, dışarıda “revizyonist, oportünist” dedikleri Behice Boran’ın, dik duruşuna hayran kaldılar. Kısa süre sonra kimi kahvesini yaptı, kimi bembeyaz saçlarını taradı, çamaşırlarını yıkadılar. O da onlara öğretmenlik yaptı.
    Bu arada Almancasını ilerletmeye çalıştı. Joseph Kessel’ın “Atlılar” romanını çevirdi. Kitaba çevirmen adı olarak ölen kızının ismini koydu: Elif Alova.
    1974 affına kadar hapis yattı. Çıktığında 64 yaşındaydı.
    Eşi Nevzat Hatko felç geçirmişti. Bir çocuk gibi eşine baktı, altını temizledi.
    Hayatı çileli ve acılı geçiyordu. Ama yılmıyordu. Yorgunluk nedir bilmiyordu.
    30 Nisan 1975’te TİP’i yeniden kurdu. “Hedefimiz sosyalizmdir. Onu hedef alarak dümen tutuyoruz, bir rota izliyoruz. Bu rotada önümüze kayalıklar çıkar, ters rüzgârlar ve akıntılar olur, ama kayalıkları aşarak ve ters yöndeki rüzgâları, akıntıları göğüsleyerek aynı rotada sosyalizme ilerleyeceğiz” diyordu.
    1970’lerde Türkiye’deki sol seçmenlerin oyu yüzde 50’lere yaklaşıyordu. TİP “Sosyalizmin bayrağını Meclis’e dikeceğiz” sloganıyla katıldığı 1977 seçimlerinde umduğunu bulamadı. Yaklaşık 250 bin oy alabildi.
    Türkiye hızla kan gölüne çevrilerek 12 Eylül 1980 darbesine doğru sürükleniyordu. TİP ise bu süreci iç tartışmalarla geçirdi.
    Darbeden iki gün sonra kalp krizi geçirdi. Asker refakatinde bir ay hastanede yattı. Salıverilince parti kadroları yurtdışına çıkmasını istedi. Karşı çıktı. “Ben mahkemede iyi savunma yaparım” dedi. Dinletemedi. Eski milletvekili olduğu için kırmızı pasaportuyla uçağa binip yurtdışına gitti.
    1981’de vatandaşlıktan çıkarıldı. Avrupa’da 7 yıl sürgün olarak yaşadı. Mülteci maaşıyla geçinmeye çalıştı. Ölümünden bir yıl önce Uğur Mumcu’ya şöyle diyecekti: “Her şeyi düşünmüştüm bu işlere girerken, hapis yatmayı, baskıları şunu bunu. Ama yetmiş altı yaşında, bir yabancı ülkede sürgün yaşamak hiç aklıma gelmemişti.”
    Behice Boran, 10 Ekim 1987’e Brüksel’de öldü. Vasiyeti gereği cenazesi Türkiye’ye getirildi. TBMM’de tören yapıldı. Zincirlikuyu’da toprağa verildi.
    Sanmayınız ki Behice Boran’ın uzun yürüyüşü sona erdi. Taksim’de dün, hayatını halkına adayan yüz binlerce yiğit Behice Boran vardı, görmediniz mi?

    BEHİCE BORAN HIRSIZLARI (Yalçın Küçük-21 Ekim 2011, behiceboran.org)
    24. Ölüm yıldönümünde Behice Boran'ın anma ilanının Taraf gazetesinde yayınlatılması üzerine Yalçın Küçük tarafında yazılan yazısıdır.
     Behice Boran hırsızları  (Yalçın Küçük -Aydınlık, 21 Ekim 2011) 
     
    İktidara dayanmamak bir yana, hiçbir zaman yakınında olmadı, tarikatların hep karşısında idi. Hep cumhuriyeti savundu, bütün yaşamı boyunca Robespierre'e çok yakın durdu, bir devrimci sosyalist oldu, şimdi adını çaldılar. Yirmi dördüncü ölüm yılı ilanını Tarafa vermişler, bir soygun yapmışlar. Bir de "Türkiye işçi Partili ve Genç Öncü'lü Arkadaşları" demişler; kim bunlar, neredeler, adları var mı, birisi çıkacak mı, bekliyorum.
    Kim bunlar, "Büyük Grev" çocukları mı, "Aziz Nesin Sen Nesin" çığırtkanları mı, "İ. Bilen içimizdedir" diyenler mi, Nabi Yağcı mı, Tarafta yazıyor ve yoksa Ergin Cinmen mi, Tarafın avukatlığını yapıyor. Bir hırsızlık var.
     
    Bir Behice Boran tarihi
    Behice Hanım'ın bana anlattığına göre, varlıklı bir ailenin kızı idi, Amerika'ya doktoraya gitmişti, Amerikalı bir erkek arkadaşı olmuş, arkadaşı da Marx'tan söz ediyor, ilk defa işitiyor ve bırakmıyor. Dönüşünde Dil-Tarih' te öğretim üyesi oldu, kovdular. Kore'ye asker gönderdiler, Barış Severler'in başkanı idi, karşı çıktı, hapse attılar. Oğlunu hapiste doğurdu, Melih Cevdet'in "Dursun Bebek" şiiri bu doğum üzerinedir. Dursun oğlunun adıdır.
    27 Mayıs'tan sonra Türkiye İşçi Partisi kuruldu, yönetici oldu. "Türkiye'de Kürt vardır" dedi, 1970 yılındadır, ilk söyleyiştir; 12 Mart'ta hapse atıldı. Savunmada yiğitti, sosyalizmden dönmedi, 15 yıl aldı, afla çıktı. Karaköy'de yürüyorduk, eşi sevgili Nevzat Hatko beyin felci olmuştu, çeviri yapıyor ve ona bakıyordu; bana "halimi görmüyor musun, neden ısrar ediyorsun" diyordu, Türkiye işçi Partisi'ni tekrar kurduk. Başımızda olmasını istedim. Oldu.
    Peki, "Yalçın Küçük problemi mi", sosyal mücadelemizde bunlar oluyor. 1977 yılında yenildik, ben "darbe geliyor" diyordum, bana çok güvenirdi, ayrınca Sovyetler "en zayıf halka" yazıyordu, gitmesi gerektiğine inandırdılar. Ben gitmedim, bir günah keçisi gerekiyordu, beni buldular. Benim Behice Hanım'a büyük sevgim var. Ancak ayrıldıktan sonra hiçbir mücadelesi olmamıştır.
    Türkiye Komünist Partisi'ne üyelik mi, bana anlattı, üyedir, Muzaffer Şerif ile aynı hücredendir. Zeki Baştımar yiğitti ve bu hücreyi korudu, 51 Tevkifatı'ndan mahkum olmadılar.
     
    Cumhuriyet Savaşı'ndan kaçanlar
    Hep anlatırım, İsmet Paşa ve Mevhibe Hanım atlarındalar, Dikmen üzerinden Çankaya'ya çıkıyorlar, şimdi bizim evin üstünden, Çukurambar'dan, şimdiki Armada'ya, eskiden ıssız olan Söğütözü'ne geliyorlar. Yedek subay öğrenciler kampta ve isyandalar. Paşa istediklerini yaptırıyor, atını sürüp gidiyor; sonra bir bakıyor, yine isyan var. Milli Eğitim Bakanı Necdet Uğur anlatmıştı, o tarihte yedek subay okulu kampındadır; Reisi Cumhur çıldırmış, atını bir öğrencinin üstünden diğerine sürüyor. "Seni tanıyorum, İnönü'den kaçtın” diyor, öbürüne "Sakarya'dan kaçtın" diyor; hep kaçak görüyor. Hep kaçak görüyorum Bunlar hep kaçaklar ve şimdi Erdoğan ve Gülen kampındalar.
    Bunlar Cumhuriyet Savaşı kaçaklarıdır. Tanıyorum. 
     
    Dursun Bebeğe Ninni

    Merhaba Dursun bebek merhaba
    İşte su
    İşte ışık
    İşte hava
    İşte Dursun bebek bizim dünya
    Dandini dandini dastana
    Dursun bebek uyusun
    Uyusun da aman çabuk büyüsün
    Danalar girmiş bostana
    Daha neler var neler var daha
    İşte kundak
    İşte hapis
    İşte kavga
    İşte Dursun bebek bizim dünya
    Dandini dandini dastana
    Bostana girmiş danalar
    Böyle tosunlar doğursun yarına ninni
    Bizim aslan gibi analar.
     
                    Melih Cevdet Anday'dan
    Blogger tarafından desteklenmektedir.