Uyur İdik Uyardılar

“Uyur idik uyardılar
Diriye saydılar bizi
Koyun olduk ses anladık
Sürüye saydılar bizi”
Pir Sultan Abdal

Yakınıp durduğumuz, ara ara zorlayıp da bir türlü başaramadığımız, birdenbire oluverdi. 12 Eylül’ün ölü toprağı denen suskunluk zırhı yırtıldı. Hem de hiçbirimizin tahayyül etmediği bir biçimde. Kendiliğinden oluverdi her şey. Sokaklar şenlendi. Uzun süredir beklenen toprak atma ritüeliydi bu. Beklediğimiz bundan ibaret değildi elbet ama bu silkinme hepimize iyi geldi.
Milenyumun zeki çocukları, yaratıcı, eğlenceli, renkli zihinlerini akıttılar barikatlara. Birazcık deneyim eksikti. Ama deneyim denen şey de zaten pratikle edinilirdi. Geçmişin deneyimli ağabey ve ablalarına olan ihtiyaç, burada ortaya çıktı. Ağabey ve ablaların artık statükolarını yıkmaları gerektiği de aynı hızla sokaklarda adım attı. Görünen şuydu; gelenek denen şey geçmişin kaba bir tekrarı ve algısı değil, yeni olanın doğru çözümlenmesi, bugüne uygun örgütlenmesi demekti. Karşılıklı öğrenmeli, bundan gocunmamalı, kendini dayatmamalıydı. Bunun muhasebesi başladı, daha da sürer. Sürmeli.
Kolay değil, onca yılın birikmiş öfkesi ortalığa saçılıverdi. Patlaması yakın zamanda beklenmeyen yanardağ, lavlarını birdenbire salıverdi eteklerinden aşağıya. Kimi zaman hedef şaşırdı ama patlamıştı bir defa. Önemli olan da buydu. Derlenip toparlanmaya ihtiyaç vardı yalnızca. Bunu da zaman gösterecekti. Sokaklara saçılan öfke karşılıksız kalmadı elbette. Gözdağı, sindirme, korkutma, tehdit, yalan haber, yeniden uyutma denemeleri, penguenler ve ölümler…
Ethem, Mehmet, Medeni, Abdullah, Ali İsmail, Atakan, Hasan Ferit… Bu listenin evveli oldukça uzun. Üstelik daha uzayacak besbelli.
Takvim yaprakları her geçen gün daha da ağırlaşırken, zamana takılı kaldı bizim çocukların gülüşleri.
Yaşamayı en çok hak edenler, boğazımızda birer koca düğüme dönüşüyorlar. Öfkemiz, kinimiz, acımız, artıyor her bir ölümle ama zaman annelerin acısı hafifletmiyor…
Bilen bilir, Mayıs ayından bu yana, kişisel tarihim tarihsel olarak beklenenle üst üste düştü. Gezi Direnişi benim kişisel direnişimle birbirini takip etti. Uyudum, uyandım “bi kapı kapandı geçmişe.”  Uyanmamı beklerken dostum Barış Yıldırım yazmış:
“Sevinç’le ilgili her haberi sosyalist devrimciliğin direnme ve zafer retoriğiyle vermemiz tesadüf değil. Gönlü devrimde olanın biyolojik süreçlerle ilişkisi bile devrimcidir, ideolojiktir. Başkasının yaşamayı seçeceği yerde ölümü seçebilen devrimciler, başkasını öldürecek bedensel darbeler karşısında “mucize”ler yaratıp yaşamın bayrağını yükseltebilir.”
Ben uyuyordum ve nereden geldiği belli olmayan ölümcül bir mikrop, bütün vücut fonksiyonlarımı tekeline almış, çaresiz bir bekleyişle sonumu hazırlıyordu.  Önce teşhis doğru konmalıydı ki tedavi de doğru uygulansın. Günlerce teşhis konulamadı. Teşhis beklenen günlerde teslim olunmamalıydı. Belki hayatta en iyi bildiğimiz şeydi direnmek. 19 günlük uyku yetti. Direniş yerini başkaldırıya bırakmalıydı artık. Ölü toprağımı attım, 19 günün sonunda uyandım. Ben uyandığımda, sokaklarda şenlik ateşleri de yanmaya başlamıştı. “Kelebek etkisi” dedi Süreyya hoca. İnandım.
Bana “mucize” diyorlar beklenmedik bir uyanışı gerçekleştirdiğim için.   Ama gülüşlerimize tahammülü olmayanları tarihin çöplüğüne atmak için mucize gerekmiyor. Ezberlenmiş kutsallarla değil, yeniyi doğru okuyarak çıkmalı yola. Yola çıkmışken durmamalı. Üzerimizden attığımız ölü toprağını ait olduğu yere, miadını çoktan doldurmuş köhne devletin üzerine atmalı şimdi.
Kendimiz dahil, her şeyle hesaplaşmalı. Güzel gülüşlü gencecik çocuklarla değil de, gülüşlerimizi zamana asılı bırakanlarla vedalaşmalı. Gelenek ve geleceği buluşturmalı. Uyandık artık. Uyanık kalmalı.SEVİNÇ KOÇAK-FRAKSİYON.ORG
Blogger tarafından desteklenmektedir.