Ulusal sorun ve anadilde eğitim

Ulusal özgürlük mücadelesine yaklaşımı açısından kapitalizmi iki ana döneme ayırmak gerekiyor. Oluşum ve gelişim döneminde eski düzene (feodaliteye) karşı genel eğilim olarak burjuvazi, ulusal özgürlükler için savaşımı destekliyordu. Kapitalizmin serbest rekabet döneminin sonuyla beraber ortaya çıkan emperyalizm, dünyanın bütün uluslarının emperyalist devletler, yarı sömürgeler ve sömürgeler olarak bölünmesine neden oldu. Birbirlerini tamamlayan kapitalizmin bu gelişme evreleri bir taraftan ulus-devletlerin oluşumuna diğer taraftan ulusların ezen ve ezilenler olarak ayrışmasına neden oldu. Ulus devletler bilinen birçok nedenle burjuvazinin iktidar alanlarıdır. Burjuvazinin kendi ulusal sınırlarını savunduğu kadar başka hiçbir ulusun özgürlüğünü savunmadığı da kuşku götürmez bir gerçek. Başka ulusların özgürlüğünü ancak (doğal olarak) kendi sınıfsal çıkarlarıyla örtüşmesi koşuluyla savunuyor. Haklar karşısındaki sınıfların tarihsel duruşlarını sınıf mücadelelerinin istemleri belirler. Amerikan bağımsızlık savaşında Fransa’nın ve İspanya’nın Britanya karşıtı konumlanışları, sömürgeci güçler olarak iç çatışmalarıyla ilgilidir. ABD belli bir güce ulaştığında başkan Wilson ünlü tezleriyle “uluslara özgürlük” istiyordu. Bu talebi öne sürerken başta rakibi “sömürgeci Britanya’yı” sıkıştırarak ve kendi emperyalist emellerine özgürlük istiyordu. Ulus-devletlerin ve burjuva devrimlerinin beşiği olarak Avrupa’yı belirleyebiliriz. Bununla birlikte Avrupa burjuvazisinin kendi burjuva devrimlerini Asya’da görmek istemediğinin altını çizmemiz gerekir. Burjuvazinin siyasi tavrı incelendiğinde Osmanlı devletine karşı ne Bulgaristan’ın ulusal özgürlüğü ne de “Jön Türklerin” anayasacı çıkışları kuvvetlice desteklendi. Bir tür denge-baskı politikasıyla Doğu Avrupa ve Asya halklarına bağımlılık ve sömürge statüsü dayatıldı.
Emperyalistler açısından “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” meselesi sömürgelerin kime ait veya yarı sömürgelerin kimin etkisi altında olduğuna göre istismar edilen bir madde olarak ele alındı. Türkiye Cumhuriyeti, ulusal kurtuluş savaşında kendisini her açıdan destekleyen Sovyetler Birliği’ne sırtını dönüp yüzünü emperyalist güçlere çevirdiğinde sömürgeye sahip bir yarı sömürge olma statüsünü edinmiş oluyordu. İzmir İktisat Kongresi ile perçinlenen burjuvazinin (ya da müstakbel burjuvazinin) hakimiyeti kaçınılmaz koşulların da etkisiyle yeni kurulmakta olan devleti emperyalizme tabi kıldı. Devleti kuran egemen sınıfların pratiğine yön veren, halkları boyunduruk altında tutmayı savunan ulus-devlet anlayışıdır. Ve emperyalist devletlere karşı diğer halklarla beraber kazanılabilecek olan “bağımsızlık”, zaferi asıl kazananların tasfiyesiyle kaybedildi. Bu gidişat tasfiyeleri, katliamları ve en sonunda dönemin en güçlü emperyalist odağına tam entegrasyonu getirdi. Sonuç her vatandaşın Türk ve devletin izin verdiği oranda-biçimde Müslüman olduğu emperyalizme bağımlı kapitalist bir cumhuriyet oldu.
Gericiliğin kalesi olarak burjuva cumhuriyeti, sosyalist hareket ve Kürt ulusal kurtuluş hareketi tarafından tarihinde iki ayrı dönemde ve odak karşısında temellerinden sarsılmıştır. (Bu siyasi hareketler de köken ve gelişim çizgisi bakımından birbirlerine bağlı olarak seyretmektedirler.) Yakın tarihte resmi ideoloji için Kürt diye bir halk ve Kürtçe diye bir dil yoktu. Dolayısıyla var olmayanların hiçbir hakları da yoktu. Fakat kapitalistler için en kötü koşullarda yaşamaya mecbur edilen ve çalıştırılan, feodal-kapitalist her tür sömürüye açık topraklarda yaşayan, “medeni olmayan-doğulular” şeklinde aşağılananlar vardı. Bu duruma karşı Kürt halkı mücadeleyle (sömürgeciliğe karşı) varlığını ve dilinin varlığını kabul ettirdi. Ayrıca özgürlük yolunda kendi bağımsız örgütlenmesini de oluşturdu. Her geçen gün başarıya ulaşan bu mücadele karşısında sıkışan egemenler, gerçekleştirdikleri (ve sürdürmekte oldukları) asimilasyon ve inkar politikalarını kabul etmek zorunda kaldılar. Bilindiği üzere asimilasyon ve inkar politikaları sömürge halklarına uygulanılır. Demek ki, egemenler aynı zamanda sömürgeci olduklarını da kabul etmiş oluyorlar.
Gerçeklik böyleyken hükümet “anadilde eğitim hakkını özel okullara hapsederek” demokratikleşme yolunda ileri bir adım attığını yutturmaya çalışıyor. Öncelikle utangaç bir üslupla lanse edilen anadilde eğitimin özel okullarda uygulanmasını da hükümetin kadük edeceğinin altını çizmek gerekiyor. Monolitik egemen yaklaşım anadil eğitimi meselesini herhangi bir yabancı dil eğitimi gibi uygulamak için yasal düzenlemeler yapmaya çalışacaktır. Özel eğitim sektörünün burjuvazinin ve (önemlice bir kısmının) onun bir eğilimi olan cemaatin elinde olması “anadilde eğitimin” nasıl bir kontrol mekanizmasına tabi tutulmak istendiğini gösteriyor. Özel eğitim sektörünün tekelinin imkanlarına dinin pragmatik kullanımı katılınca kontrol hedefli yönlendirenin potansiyel gücü artmaktadır. Diğer taraftan “anadilde eğitim” imkanı özel okulların ücretlerini karşılayabilecek bir azınlığa sunulmuş oluyor. Bu eleştiriler haksız olmamakla birlikte burjuvazi tarafından “demokratikleşme” diye yutturulmaya çalışılan hak gaspının deşifre edilebilmesi açısından yetersizdir. Kürtçe, bir halkın dili olarak (varlığı) zaten devlet tarafından kabul edilmişti. Hükümetin açıkladığı son “demokrasi paketi” ile bu durumu tekrar kabul etmek ileri bir adım değildir. Bugünün asıl demokrasi sorunu tutsak bir dilin (varlığı kabul edilen ama tutsak) zincirlerinden koparılarak özgürleştirilmesidir.
Kürtler kendi ulusal varlıklarını sadece Suriye’de, Irak’ta, İran’da değil kuşkuya yer vermeyecek şekilde Türkiye’de de ortaya koyuyorlar. Verilen mücadele egemenlerin açıkça olmasa da, bu durumu kabul etmeye zorluyor. Verili durumda ayrılma hakkını da kapsayan ”ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına” göre Kürt halkına karşı yapılan tüm ayrımcılıklara son verilmesi ve ayrımcılığın yasaklanması gereklidir. Devletin demokratikleşme yolunda adım atmasını Kürt halkının ayrılma hakkını kullanmayarak “demokratik özerklik” talebiyle bir arada yaşama isteği kolaylaştırmaktadır. Gelinen noktada Kürt sorunuyla ilgili objektif olarak adım atabilmesi kolaylaşan burjuvazi sübjektif çıkarlarının gereği olarak sömürgeci statükoyu korumaya çalışıyor. Demokratik bir “devletin” kapsadığı her ulusun “anadilde eğitim hakkını” karşılaması olmazsa olmazdır. Kapsadığı tüm ulusların anadilde eğitim haklarını devlet okullarında karşılama olanağını yaratamayan bir cumhuriyetin demokratik olduğundan bahsetmek mümkün değildir. Devletin öncelikli olarak Kürt halkının anadilinde eğitim hakkının imkanlarını oluşturması “daha demokratik olma yolunda bir adım” değil demokratik olmanın temel ilkesidir. Demokrasiden bahsedilmemiz için ulusların (hiçbirine ayrıcalık tanınmadan) mutlak eşitliğinin sağlanması gerekiyor. Esir tutulan, sömürge statüsünün dayatıldığı bir halkla demokratik bir ilişki tesis edilemez. Bu nedenle Kürt halkının anadilinin devlet okullarından dışlanmasına hizmet edecek her adım anti-demokratik, gerici ve ayrımcıdır. Sömürgeciliğe, şovenizme ve ulusal ayrıcalıklara karşı her demokratik kazanım, halklar arasındaki güvenin tesis edilmesini ve farklı uluslardan işçilerin enternasyonalist proletarya olarak birleşebilmelerini kolaylaştıracaktır.
Bu konuda Türkiye’de sosyalistler ve anti-emperyalistler arasında bir teorik keşmekeş olduğu ortada. Bu durumun maddi zeminini halkları ayrımcılıkla zehirleyen burjuva şovenizmi yaratıyor. Bir ulusu başka bir ulustan üstün tutma ve ona bazı ayrıcalıklar tanımlamaya denk düşen yaklaşımlar emperyalizmin hegemonya sistemine aittir. Şovenistlerin sıkça kullandıkları “emperyalizm böler, parçalar ve yönetir” tespiti gerçekliğin sadece bir kısmını yakalayabildiği için eksiktir. “Böl-parçala-yönet” klişesi, bağlamından koparılıp yalnızca ulus-devletin çıkarları için kullanılınca burjuva şovenizminin gerekçesi haline dönüşebiliyor. Bu noktada emperyalizmin stratejik eğilimini doğru analiz etmek gerekiyor. Lenin’in konuya yaklaşımı şöyledir:
“(…) gelişmiş kapitalizm, şimdiden tümüyle ticari ilişkilere çekilmiş olan ulusları bir araya getirir ve bunların here gün artan ölçüde birbirlerine karışmalarını sağlarken, uluslararası ölçekte birleşmiş olan sermayeyle uluslararası işçi hareketi arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi ön plana çıkartmaktadır.” (V.İ. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s.53-54, Sol Yayınları)
Emperyalizmin bu stratejik eğilimi uluslar arasında eşitsizlikleri ve hegemonya ilişkilerini doğurur. “Böl-parçala-yönet” taktiği de dahil tekelci burjuvazinin bütün hegemonya yöntemleri kendi uluslararası hakimiyet stratejisine bağlıdır. Bütünlüklü yaklaşımı çerçevesinde bir başka hegemonya tesisi yöntemi olarak emperyalizm kimliksizleştirerek bütünleştirir ve sömürdüğü bir ulusa başka bir ulusu sömürtebilir… Emperyalizm halkların gerçekliğine göre değil, kendi çıkarlarına göre sınırlar çizer. Günümüzde başta Ortadoğu olmak üzere Dünya’nın birçok bölgesi bu şekilde emperyalistler tarafından paylaşılmış ya da paylaştırılmıştır. Ve emperyalizme karşı bütün Dünya’da ezilen halkların kurtuluş mücadeleleri devam ediyor.
Sınıf mücadelesinin sunduğu bu tablo karşısında küçük burjuva liberalleri ve “sosyalistleri” yöntemsel olarak çok farklı gözükseler de, proletaryanın devrimci enternasyonalist hareketine sırtlarını dönüp burjuva ideolojisinin peşine takılmakta ortaklaşıyorlar. Bazıları (içsel ve dışsal) bir olgu olarak emperyalizmi yadsıyor bazılarıysa burjuvaziden daha çok ulus-devleti savunuyor… Şovenist kendi ülkesi hariç dünyanın diğer tarafındaki ulusal kurtuluş mücadelelerini destekler. Bu yaklaşımıyla emperyalizme karşı bütünlüklü bir cephe savunduğunu sanmaktadır. Halbuki ezen ve ezilen halklar arasındaki güven köprüsü şovenizm ile yıkılmaktadır. Emperyalizme karşı halkların mücadele birliğinin ancak hiçbir ulusa hiçbir ayrıcalık tanımadan eşitlik temelinde olabileceği çok açık. Burjuva ulusalcılığının sloganlarıyla burjuvazinin iktidarının en üst aşaması “emperyalizme karşı koymaya” çalışmak oldukça budalaca.
Kapitalizmin gelişmesinin en uygun koşullarını ve burjuva iktidarının en uygun ortamını ulus-devlet sunar. Ezen ulus-devletin ana eğilimi sömürdüğü diğer halkları daha çok ezerek etkisizleştirmektir. Bu etkisizleştirmenin temel yöntemi ise ulusal ayrıcalıkları savunma olarak karşımıza çıkıyor. Önce uluslar ayrıcalıklarla bölünüyor, sonra üstün olarak belirlenene tabi kılınmaya çalışılıyor. Asimilasyon ve yok sayma bir tür homojenleştirerek tabi kılma yöntemiyken yok edilemeyenin sınırlandırılarak tabi kılınması burjuvazinin (koşullara göre) bir başka yöntemidir. Farklı koşullarda egemen sınıflar tarafından hangi hegemonya yöntemi kullanılırsa kullanılsın kapitalist devletin işleyebilmesi için dil birliği önemli bir faktördür. Burjuvazi ulusların demokratik haklarına karşı ezen ulus dilinin hakimiyetini gücü yettiğinde savunacaktır. Her ayrıcalığın dayatılması gibi ezen ulus dilinin halklara dayatılması ulusal ayrışmaları, düşmanlığı ve halklar arasında güvensizliği körükleyecektir.
Sınıf bilincine sahip proletarya ulusalcılığın kendi mücadele birliğini böldüğünü bilir. Dolayısıyla her tür ulusal ayrıcalığa ve milliyetçiliğe karşı çıkmak proletaryanın görevidir. Bütün ulusların “gerçek” eşitliğini savunmak bu duruşun zeminini oluşturur. Ulusların eşitliği ise ancak ayrılma hakkı da dahil olmak üzere (ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının” ilke edinilmesiyle savunulabilir. Elbette bütün dünya işçilerinin burjuvaziye karşı birliğini savunan proletarya ayrılmadan yana değildir. Ama ayrılmaya veya birlikte yaşamaya söz konusu ulusan karar vermesi gerektiğini savunur. Böylece emperyalizme ve oligarşiye karşı mücadelenin kuvvetlenebilmesi için farklı uluslardan proleterlerin birleşebilecekleri daha uygun bir ortam oluşacaktır. Proletaryanın birleşik mücadelesini zehirleyen şovenizm, şovenizmin panzehiri ise enternasyonalizmdir. Bugün Türkiye’de proletaryanın devrimci mücadelesinin temel gündemlerinden biri her tür şovenizme ve burjuva ulusalcılığına karşı mücadeledir. Her Türk işçi Kürt işçi kardeşinin anadilde eğitim v.b. haklarını kendi anadilini ve ulusal haklarını savunduğu kadar savunmalıdır. Böyle bir pratikle proletaryanın devrimci enternasyonalist hareketi ezen (ve ezilen) ulus burjuvazisinin şovenizmini körükleyerek ulusların eşitlik ve özgürlük mücadelesini baltalamasını engelleyebilir. Proletarya sınıfsal, cinsel, ulusal ve her türlü eşitsizlikten beslenen burjuvaziye karşı gerçek demokrasiyi savunan yegane devrimci sınıftır.

M.Ulaş Bayraktaroğlu
19.10.2013 / Edirne F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu
GELECEK GAZETESİ 
Blogger tarafından desteklenmektedir.