Futbolun Cazibesi Ve Solun Futbolu


Futbolun cazibesi biliniyor. Dinamik, her türlü sürprize açık, heyecanlı bir oyun… Her ortamda sohbet ve tanışma olanağı sunan güçlü bir sosyal ve kültürel bağ unsuru… Dışında kalmak zor. Sevmemek zor. 

Sevmenin farklı biçimleri var ama. Tıpkı oynamanın farklı biçimleri olduğu gibi… 

Oynamanın biçimleri derken, oyun tekniklerinden, stillerinden söz etmiyorum kuşkusuz. Oynamanın sosyal biçiminden söz ediyorum. Futbolun büyülü yanlarından biri, herkesin oynayabileceği çok kolay bir oyun olması. Nizamî bir top yoksa, onun yerini uyduruk bir plastik top da tutabilir, bezler, kâğıtlar sıkıştırılıp iple bağlanarak yaratılmış tuhaf bir topak da, sırasında bir teneke gazoz kutusu da… 

Çim, toprak, halı saha yoksa, beton zeminde, koridorda da oynanabilir. Okul bahçesinde ceketlerden direk yaparak, evin salonunda sandalyeleri kale niyetine kullanarak oynayabilirsiniz. Futbol kadar ele avuca sığmaz, sınır çizilmez bir oyun yoktur. Korsanlama futbolun özel bir zevki vardır hatta! Öğrencilerin (erkek öğrencilerin) okuldaki en neşeli anlarından biri değil midir, avluda kalabalığın ortasında karadüzen top tepmek? 

FUTBOL BİR İSYANDIR… 
İşte, oynamanın bu yanına, herkesin heryerde her çeşit araçla oynayabileceği bir oyun olarak futbola sahip çıkmakta, isyancı, devrimci bir yan vardır. (Onbeş dakikalık teneffüste kan ter içinde kotarılıveren bir maç, aniden patlayan bir isyana benzemez mi biraz?) Futbolu böyle sevenler, maç yaparken, kimse figüran olmasın, herkes topa vursun isterler: Şişman da, gözlüklü de, kötü oynayan da, kızlar da… Paslaşmayı severler. En beğendikleri gol, delice abanarak vurulmuş gaddar bir şutla atılan gol değil, pasları dantela gibi örerek, takımcak atılmış organize goldür. Yeteneksiz birinin yavaş yavaş topu kontrol etmeyi öğrenmesinden mutlu olur, gurur duyarlar. Hata yapana bağırıp çağırmazlar, onu yüreklendirirler. Futbolun, takım oyunu karakterini severler. 

Kimisi de skora, performansa takmıştır kafayı. Topu ayağına geçirdiğinde hiç bırakmak istemez, kendi gider, kendi vurur. İllâ kazanmayı ister, bunun için her pisliği yapar. Paslaşmayı değil, özel marifetlerini sergileyip herkesi hayran bırakmayı sever. Karşı takım, bir oyunu birlikte kurdukları “ortakları” değil, ne yapıp edip altedilmesi gereken bir düşmandır ona göre. Başka bir oyuncunun canının yanmasına aldırmaz, onu kendi sertliğini, “erkekliğini” sınayacağı bir atış tahtası gibi görür. Hatta takım arkadaşlarından da huylanır, kendi egosunu gölgeleyebilirler diye. Bunların futbol sevgisi, paylaşımcı değil bencil, gerici bir sevgidir. Neşeyi, coşkuyu çoğaltan bir sevgiyi değil, karanlık bir gerginliği besler. 

Paslaşarak, paylaşarak, takım ruhuyla, oyundan zevk alarak, neşeyi çoğaltmak için oynamak, futbolun sol tarzıdır. Kendinden başka herkesi figüran görerek, sağlıksız bir hırsla, illâ “kazanacağım” diye gözü karararak oynamak, futbolun sağ tarzı. 

OTORİTE GÖRÜŞÜ… 
Bütün bu söylediklerimi, bir de “otoriteye” söyleteyim: 1978 Dünya Kupasını kazanan Arjantin takımının unutulmaz teknik direktörü Cesar Luis Menotti’ye… Kupanın gururunu sahiplenmeye çalışan Arjantin’deki faşist cuntaya ve onun lideri Videla’ya her zaman karşı duran Menotti, hem muhalif hem çılgınca futbolsever olanların duvarlara yazdığı şu sloganın güç ve ilham kaynağı olmuştu: “Arjantin Şampiyon -Videla’ya Ölüm!” 

Menotti, solun futbolunu bakın nasıl anlatıyor: 

“Futbol sporu varoluşunu, emekçi halka borçludur. Futbolun, mülksüz ve hakları elinden alınmış insanlar arasında doğmasının temel bir nedeni var: Ucuz, neredeyse bedava oluşu. Bu oyunu yoksullar buldular ve ona karakterini verdiler… Söz söyleme ve özgürce konuşma hakkı elinden alınmış olan sıradan halk, o parasız eğlencede bir ifade biçimi, bir yaşam içeriği bulmuştu… Oyun sevinci içinde, yaratıcı yeteneklerini geliştirmede kendilerini özgür hissettiler. Orada kendi yeteneklerinin farkına vardılar, zekâlarını kanıtlama olanağına kavuştular ve böylece bir kimlik edindiler. Futbol sayesinde ‘birisi’ oldular… ” 

“Sağın futbolu, bu toplumda geçerli olan dünya anlayışlarını yeniden üretmekte ve desteklemektedir. Bu tür futbolda yalnızca para konuşur ve para tüm yolları meşru kılar. Salt ultra savunmacı bir taktik, kâr hırsı ve spekülasyon yanında… Akla gelebilecek her çeşit kokuşmuş numaralara başvurulması…” 

“Oysa solun futbolu, bir yaşam belirtisi olarak, zekânın en ön sırayı aldığı ve galibiyetin ancak o galibiyetin elde ediliş biçimi oranında değerli olduğu bir yetenek işidir. İnsanların duygularına saygılıdır… Solun futbolu sürekli kalite için uğraşır… Yani solun futbolunda bir tek kazanmak için oynamıyoruz, daha iyi olmak, sevinç duymak, bir şenlik yaşamak, insan olarak gelişmek için oynuyoruz.” 

“Olaya böyle bakıldığında, futbol, sanatın diğer anlatım biçimleriyle, iyi bir filmle, iyi bir şarkıyla, iyi bir şiirle, iyi bir resimle aynı işleve sahiptir. Diğer bir deyişle bizi daha iyi, daha adaletli ve insancıl bir dünyaya hazırlayabilecektir.” 

FUTBOL HAYATA BENZER… 
Dar Alanda Paslaşmalar filminde boşuna söyleyip durmuyorlardı, “futbol fena halde hayata benzer” diye… Hayatın her konusu gibi, futbol da, nasıl biçimlendirir, nasıl anlamlandırırsanız o yöne gider. Televizyon geyiklerinin uyuşturucu etkisine ve başka her şeyi unutturup insanları esir alma gücüne bakarak lânet edebilirsiniz, eğlence endüstrisinin malı olmuş bu oyuna. Onu başka türlü, başka bir bakışla, başka bir anlamla oynamanın ve izlemenin yollarını da bulmak da mümkün ama… 
Karhanede Romantizm Futbol Yazıları Tanıl Bora iletişim Yayınları 2006
Blogger tarafından desteklenmektedir.