Lefter, Denktaş ve Milliyetçilik

Cenevre’de Kıbrıs’a ilişkin görüşmeler sürüyor. Milliyetçilik çıkmazında neler olacak göreceğiz.


(2012’de fraksiyon.org‘da bu yazı yayınlanmıştı. 2017 Ocak ayında Kıbrıs’a ilişkin görüşmeler Cenevre’de sürdürülürken konunun güncelliğinden kaynaklı ufak düzenlemeler yaparak yeniden yayınlamayı uygun bulduk. İyi okumalar.)

13 Ocak günü (tarihin cilvesi demeli) Rauf Denktaş ve Lefter Küçükandonyadis 90 yıla yaklaşan ömürlerini tamamladılar. İkisi de farklı yönlerden Türkiye için önemli isimlerdi.  Denktaş için yas ilan edildi. Türkiye televizyonlarının genelinde yapılan yayınlarda Türk Dünyası için ne kadar büyük bir kayıp olduğu anlatıldı. Yaşamının bir çok kesiti anlatıldı. Küçükandonyadis içinse genel cümleler kullanıldı. Ömrünün belki en önemli kesitleri hemen hiç yer bulmadı. Kaldı ki ikisi için (aralarında bir yaş fark olmasından kaynaklı bir arada olmasalar bile) keskin virajlar aynıydı.

Genel hatları hepinizin bildiğini düşünüyorum. Uzatmayacağım.

İlkin Varlık Vergisi adıyla bilinen olaya bakalım. Kuşkusuz Rauf Denktaş ve ailesinin bundan etkilenmedi. Lefter Küçükandonyadis için kişisel bir etkisi olmadı. On çocuklu, fakir bir balıkçının oğluydu. Ama bir arada yaşadığı, saydığı sevdiği bir çok insan etkilendi. Neydi Varlık Vergisi?

1942 yılı … Türkiye savaşta taraf olarak yer almıyor. Etkileniyor doğal olarak. Dünyadaki gerici rüzgarlar Türkiye’de de kendine yer bulmuş. Şükrü Saracoğlu, Refik Saydam‘ın ölümü üzerine Temmuz ayında Başbakan olarak atanıyor. Ağustos ayında yeni hükümet programını kürsüden okurken şu tümceler dökülüyor ağzından:  “Biz  Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için  Türkçülük  bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (…) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir.”

Lefter bu sözler okunurken 17 yaşında bir çocuk. Arkadaşlarıyla Türk, Ermeni, Musevi, Rum Ortodoks demeden top oynuyor. Yaşı büyütülerek Taksim Spor Kulübü’nde futbolculuk yaşamına adım atıyor. Aradan birkaç ay geçiyor ve Kasım ayı içinde Şükrü Saracoğlu’nun liderliğindeki hükümet yeni bir yasa çıkarıyor; Varlık Vergisi. Kapalı CHP grup toplantısında Saracoğlu şu sözleri söylüyor:  “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz. Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.”

Uygulama daha önceden hazırlıkları tamamlanmış olduğu için hızla yapılıyor. Bahane çok net: Savaş koşullarında büyük vurgun yapıldı. 27 Ocak – 3 Temmuz 1943 tarihleri arasında savaşta büyük kazanç elde ettikleri ve bunun vergilerini vermedikleri gerekçesiyle gayrı müslim 1229 kişi Erzurum Aşkale’ye gönderiliyor. 900 kişi de Eskişehir Sivrihisar’a gönderiliyor bir süre sonra. 10 ay kadar süren bu sürgünler Türkleştirme ve kendi sermayedarını yaratma mantığının uygulamalarından biri oluyor.

Lefter  Küçükandonyadis bu uygulamaları görüp rahatsız oluyor ve bir kaçış olarak askere gidiyor.

Rauf Denktaş ise bu yıllarda Fazıl Küçük’ün yanında Halkın Sesi adlı gazete çalışıyor. Kısa bir süre sonra da İngiltere’de Hukuk eğitimi almaya başlıyor. Kıbrıs, 1914’ten 1960 yılları arasında Birleşik Krallık tarafından ilhak edildiğinden İngiliz toprağı sayılıyor. Denktaş bu yüzden İngiltere’de alıyor yüksek eğitimini.

Lefter Küçükandonyadis askerliğini tamamlayıp, Rauf Denktaş ise hukuk eğitimini bitirerek memleketlerine dönüyorlar. Lefter futbolla yoluna devam ederken Rauf, Birleşik Krallık Savcısı olarak adada hayatını sürdürüyor.

Her ikisi de ait oldukları toplumda ön plana artık bu yıllarda çıkıyorlar. Bir birleriyle hiç tanışmadan aynı olayların etkisiyle yaşıyorlar. Bu da; Kıbrıs sorunu olarak çıkıyor karşımıza. Bu noktada Kıbrıs Sorunu’na biraz göz atmakta fayda var.

Kıbrıs Sorunu 

Günümüzde ayrılığın normal karşılandığı Kıbrıs adası aynı zamanda halkların ortak mücadelesinin de güzel bir örneğidir.  Bu mücadelenin ilk halkaları, İngiliz egemenliği günlerine kadar gider. Kıbrıs 1878’de İngiltere’ye Osmanlı İmparatorluğu adına kiralanır. Birinci Paylaşım Savaşı’nın başlaması üzerine adaya Birleşik Krallık el koyduğunda ilk  hareketler  başlar. Ancak uzun sürmez bu.
1926’da Kıbrıs Komünist Partisi kurulur. Bu kuruluş yaklaşık 6 yıllık bir çalışma ve örgütlenmenin sonucudur. Partinin ilk savunusu işçilerin sosyal kurtuluşu değil, İngiliz sömürgeciliğinden kurtuluş oldu. Hem İngiliz hem de Kıbrıslı zenginlerin, gericilerin, milliyetçilerin hedefi oldu bu bağımsızlıkçı çıkış. KKP  öncülüğünde ilk sendikalar ve işçi örgütlenmeleri kurulmaya başlandı. 1931’de Birleşik Krallık Valisi gümrük vergisini artırdığında ilk ayaklanma patladı.  O yıllarda Rum – Türk diye bir ayrım söz konusu değildi. 

“1930 ve 40’lar boyunca Kıbrıslı Türk ve Rum işçiler Taşımacılık ve Liman İşçileri Sendikası’nda ortak mücadele yürütürler. 6 Mart 1939’da Limasol Hamal Sendikası’nın kuruluş toplantısına 40 Kıbrıslı Türk katılır. Magosa Hamal Sendikası komitesinde ise eşit sayıda Türk ve Rum vardır. 1938-48 döneminde Türk ve Rum işçiler sekiz saatlik çalışma günü, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, çalışma yasaları, sosyal güvenlik, ücret artışı vs. için ortak bir mücadele yürütürler. Peş peşe gelen grevlerde Kıbrıslı Türk ve Rumlar patronlara ve İngiliz sömürgeciliğine karşı omuz omuza mücadele ederler. 1948’de iki bin Türk ve Rum işçisinin, Amerikan Madencilik Şirketi’ne karşı başlattığı grev, 3 Ocak’tan 16 Mayıs’a kadar dört ay sürer. Polis 3 ve 8 Mart’ta ateş açarak çok sayıda işçiyi yaralar ve 76 işçi eşleriyle birlikte iki yıla varan hapis cezaları alırlar. Ceza alan 76 işçinin 17’si Türktür. Ermeni, Rum ve Türklerden oluşan demiryolu çalışanları ise 1941 yılında greve çıkarlar. Grevi durdurmayı reddeden grev komitesi (ki onların da üçü Türktür) İngiliz sömürge yönetimi tarafından tutuklanarak hapse atılır. Ermeni, Rum ve Türk işçilerin yaygın protestoları sonucu mahkumlar serbest bırakılır. Grev ise bütün taleplerini kazanır. Kıbrıslı Türk ve Rum işçiler arasındaki işbirliği, 1944’de ayrı Türk sendikaları kurulmasına rağmen devam eder. Kıbrıslı Türk işçilerin yarıdan fazlası ortak sendikalarda kalmayı tercih ederler.” ( S. Barikat 20. Sayı)

Burada bir noktaya dikkat çekmeye gerek var. 1944’te ayrı Türk sendikaları kuruluyor. Bu olay Kıbrıs’taki ilk ayrılıkçı hareketlerden biri. Neden bu yıllar? Çünkü 1940’a kadar adada siyasal faaliyetler yasak. 1943’te ilk belediye seçimleri yapılıyor ve Türkçü unsurlar da (Enosis’ciler gibi) örgütlenmeye başlıyorlar. 1944’te Denktaş’ın da içinde bulunduğu Fazıl Küçük ve Faiz Kaymak’ın önderliğini yaptığı gruplar ayrı ayrı örgütlenmelerden bir araya gelen Türk örgütlenmelerine geçiş yapıyorlar. (Faiz Kaymak adı yabancı gelebilir, çok duymamış olabilirsiniz, kısaca Alparslan Türkeş’in hocalarından biri diye tarif edeyim.)

Rumlar ve Türkler milliyetçilik temelinde hızla ayrışırken Kıbrıs Komünist Partisi ise bir arada yaşamı savunuyor. Bu durumda her iki tarafın da hedefi oluyor.

Türk ve Rum emekçilerin kurduğu Komünist Parti 1931’de yasaklandığı için illegal çalışmalarını özellikle işçi sendikalarında yürütüyor. Bir çok kadrosu işkencelerden geçiyor, 60 kadar militanı ise İspanya İç Savaşı’nda Franko Diktatörlüğü’ne karşı savaşa katılıyor. 1940’tan itibaren siyasal faaliyetler başlatılınca AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi)  adıyla yasal parti kuruluyor. 1943 belediye seçimlerinde Lefkoşa ve Magosa belediyelerinin yönetimine geliyorlar. Böylelikle Kıbrıs’ın en önemli partilerinden biri haline geliyor AKEL. 1944’te KKP tamamen feshedilip AKEL’e geçiliyor.

1940’lı ve 50’li yıllar Kıbrıs için çok önemli, bugün konuşulan enosis – taksim gibi konuların ilk ortaya çıkışı bu yıllarda. EOKA‘cılar İngiliz egemenliğine karşı Yunanistan ile birliği, KATAK’cılar (Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu) taksim ve Türkiye ile birliği, AKEL’ciler ise birleşik karşı sömürgeci tezleri savunuyorlar. Sanıldığının aksine AKEL, enosis (Yunanistan’la birlik) düşüncesine karşı değildir. Karşı olduğu silahlı ve milliyetçi hareketlerdir. Bu yüzden her iki tarafın da düşmanıdır.

50’lerin başlarında EOKA’nın kurulmasıyla adada silahlı çatışmalar başlıyor. 1958’de de Rauf Denktaş’ın liderliğiyle TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) kuruluyor. Yunan gericiliğinden destek alan EOKA ve Türk gericiliğinden destek alan TMT adayı hızla terör ortamına sürüklüyorlar.

Sadece Kıbrıs değil, Türkiye de terörize oluyor bu yıllarda. Burada dönüp biraz Lefter Küçükandonyadis’e bakalım.

Lefter ve DP

Demokrat Parti, tek parti diktatörlüğüne karşı Türk halkının büyük desteğini alıp iktidara geldiğinde mazlumların sesi durumundaydı (Ne kadar tanıdık). Lefter ise bu yıllarda “ordiyanüs”leşmeye başlamış (1) ünü git gide artmıştı. DP ise, kısa sürede gerici yüzünü göstererek kendi tek parti diktatörlüğüne yöneldi. İçinden çıkamadığı ekonomik sorunlar enflasyonu yükseltmiş halkı daha fakir hale getirmişti. Bunu kapatmak için Kıbrıs sorununu gündemde tutarak varlığını sürdürmeye çalışıyordu.

1954’te şanslı bir biçimde Dünya Kupası’na gitme hakkı kazanan milli takımın değişmez oyuncularından biri de Lefter Küçükandonyadis’ti. İsviçre’deki bu kupada Lefter attığı gollerle Türk halkının büyük sevgisini kazanmıştı. 1954, Lefter açısından çok güzel bir yıldı kuşkusuz. Bir de ardından gelen sene var ki…

1955, Kıbrıs’ta Türk örgütlenmelerinin şekillendiği ve taksim fikrinin tam olarak netleştiği yıldır. Artık adada silahlar konuşuyordu. Türkiye de buna kurduğu açık ve gizli örgütlerle karşılık verme kararındaydı. Bu çerçevede; Nisan’da EOKA’ya karşı Kıbrıs Türk Mukavemet Birliği   kuruldu, Ağustos’ta Fazıl Küçük liderliğindeki Kıbrıs Milli Türk Birliği Partisi ismini Kıbrıs Türktür Partisi olarak değiştirdi, Eylül’de ise Volkan Teşkilatı kuruldu. Kuşkusuz bu gelişmeler rastgele olaylar değildi. Türk kontrgerillasının ilk faaliyetlerinden bir kaçıydı. Burada belirtmeden geçmememiz gereken bir noktada şudur; bu sürece kadar EOKA’nın Türklere yönelik saldırıları yoktur. Silahlar Birleşik Krallık sömürgeciliğine çevrilmiştir.

ürkiye’de 6-7 Eylül olaylarının hazırlığı DP hükümeti tarafından hızlı bir şekilde tamamlandı. Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve Selanik Üniversitesi öğrencisi Oktay Engin (1992 – 1993 yılları arası Nevşehir Valiliği yapmıştır) tarafından bomba atılmasıyla Türkiye’de örgütlenen gerici odaklar Rum, Musevi, Ermeni demeden saldırılara başladı.

Ordiyanüs sıfatını kazanmış  Lefter, Büyükada’daki evindeydi o gün. “ver Lefter’e, yaz deftere” tekerlemesi herkesin dilindeydi. Ama ona saldırılmasına engel olmadı bu durum. Yakın komşuları tarafından saldırıya uğradığında eline silah alıp nöbet tutmak zorunda kaldı. Lefter o kadar seviliyordu ki, saldırıya uğradığını duyan Fenerbahçeliler motorlara atladıkları gibi Büyükada’ya onu korumaya koştular. Bu da bir güzellik olarak anılabilir o çirkinliğin arasında. Bu olayın etkisiyle Lefter günlerce ağladı.

Kontrgerilla’nın 6-7 Eylül çalışması, Kıbrıs halkları için etkili oldu kuşkusuz. Bir tarafta Grivas, diğer tarafta Denktaş aşırı milliyetçilikte sınır tanımadan Kıbrıs’ı yıkıma götüren sürecin önünü açtılar. Birleşik Krallık bu süreci lehine çevirmek için Türkleri kullanmayı ihmal etmedi. Polis gücünde Türklere yoğun yer vererek, özellikle riskli karakollarda Türkleri istihdam ederek milliyetçi kışkırtmanın önünü açmış oldu. Türkler bu biçimde EOKA’nın hedefi oldular ve şovenizm git gide güçlendi. Sivil ölümleri Kıbrıs’ın olağan gündemlerinden biri haline geldi. 1958 yılı ise şiddetin en yüksek eğilime girdiği yıl oldu. 1940 ve 50’ler boyunca adada 265 infaz gerçekleşti. Bunların 143’ü İngiliz ve Türkler, 131’i ise AKEL ve çeperindeki işçilerdi.

1960 ada için Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması anlamına geliyordu. Başını Denktaş ve Makarios’un çektiği taraflar, uzun görüşmelerle yeni cumhuriyetin nasıl şekilleneceği konusunda atışıp duruyorlardı. Milliyetçiliği körüklemekten geri kalmayan taraflar daha kanlı zamanların hazırlayıcılığını yaptılar.

Hem Yunanistan, hem Türkiye hem de Kıbrıs’ta millet ve ırk konuları önem kazanırken, Türkiye’de oynayan Lefter için bunun etkilerini yaşamak daha farklı oluyordu. İzmir’de oynanan bir maçta Rum oyuncuya önceden beri diş bileyen bir hakem (2) yakaladığı bir fırsatı değerlendirip Lefter’i kırmızı kartla oyun dışına atıyordu. Lefter hakemi tanıdığı için sessiz sedasız soyunma odasının yolunu tuttu. Soyunma odasında üstünü değiştirmişken devre arasından yararlanıp gelen oyuncular hemen formasını ve ayakkabılarını giymesini istediler. Şaşıran Lefter ne olduğunu sorunca arkadaşları yanıtı verdiler. “Hem tribünler hem saha karıştı. Lefter içeri hakem dışarı diye bağırdılar hakemi değiştirdiler. Sen oynayacaksın, hakem çıkacak.”

Lefter sevgisi kör milliyetçiliğin önündeydi.

Bu bölümü bugünlük sonlandıralım. Yarın milliyetçiliğin önüne dikilen Derviş Ali Kavazoğlu ve AKEL’i eksileri artılarıyla değerlendirelim. Sonraki gün de Cumhuriyet Kıbrıs’ı ve Denktaş’a değinelim.yazisonuikonu

Küçük Söz: Lefter Küçükandonyadis’in Varlık Vergisi’nden mesul Şükrü Saracoğlu’nun adının verildiği bir statta törenle uğurlanması da ayrıca ilginçtir.

(1): Lefter’e Ordiyanüs lakabını Manoli adında bir arkadaşı takmıştır. Ani gelişen, içten bir sesleniş, tribünlerde etki yaratmış, sonrasında hep Ordiyanüs kalmıştır.

(2) Bu hakem, Sabahattin Ladikli değil. S. Ladikli de Ankara’daki bir maçta özellikle atmıştır Lefter’i. Herkes maçtan önce atacağını biliyormuş. Kırmızı kart uygulaması Lefter’in ilerleyen dönemlerinde çıkmıştır. Bu yüzden daha çok tekmelerle yıldırılmaya çalışılmıştır. 
(Utku Deniz Sirkeci-GEZİTE.ORG)
Blogger tarafından desteklenmektedir.