Arabistan’da Saray darbesi: Suudistan’dan Selmanistan’a
Taze diktatör Muhammed bin Selman’ın aynı zamanda hırslı ve
“iyi” bir Trump’çı olması, Suriye savaşının bölgeye ve en fazla da Suudi
Arabistan’a geri dönen hezimetini telafi etmeye yetmeyecektir
Suudi Arabistan gibi bir ülkede, hanedan içi tasfiye,
tutuklama ve servetlere el koyma darbesi için “hukukun üstünlüğü” ibaresi
kullanıldı. Ama buna tepkiler de gecikmedi: “hukukun üstünlüğü değil, Kral
Selman’ın hukuku ve kendi ailesinin üstünlüğü!”
Gözlerden kaçtı belki ama asıl darbe Haziran’da yapıldı.
Şimdiki artçı darbeler ise tavsiye üzerine kuruludur ve oldukça tanıdık gelen
bir “karşıtları ayıklama” hamlesidir. Hatırlanacağı üzere ABD Başkanı Trump,
ilk yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan’a yaptı. Suud Kralı Selman ile kılıç
dansının ardından Mısır lideri Abdulfettah el-Sisi ve Suudi Kralı Selman bin
Abdulaziz’le etrafında toplandıkları küreye el basmalarının ilk meyvesi, 110
milyar dolarlık silah anlaşması oldu. Bu ziyaret 21 Mayıs 2017’de gerçekleşti.
Ama asıl o zaman tohumu Suud sarayında ekilen Trump politikalarının meyveleri
tam olarak bir ay sonra ortaya çıktı. 21 Haziran 2017’de Suudi Arabistan
Kraliyet Divanı ilk darbesini gerçekleştirdi ve bir kararnamesiyle birinci
Veliaht Prens Muhammed bin Nayif’in yerine Kral Selman’ın oğlu İkinci Veliaht
Prens Muhammed bin Selman getirildi. Bin Nayif de tüm görevlerinden azledildi.
Asıl darbe buradan başladı. Çünkü Suudi krallığı 1932 yılında Abdülaziz bin
Suud tarafından kurulduğu günden bu yana Abdülaziz’in oğulları tarafından
yönetildi. Ama Kral Selman bu geleneği bir kararnameyle yıktı ve kendisinden
sonra kral olması gereken yeğeni bin Nayif’in yerine kendi oğlu Muhammed bin
Selman’ı birinci veliaht yaptı ve tahttan çekilerek yerini oğluna bırakacağının
sinyallerini vermiş oldu. Asıl darbenin birinci ayağı buydu: Abdülaziz
krallığından Selman krallığına geçiş.
Şimdiki ise darbenin ikinci ayağıdır ve Suud tarihinde ilk
kez görülen bu “kraliyet kararnamesi karşısında duranların ayıklanması”
meselesi ile ilgilidir. Çünkü Suudi prenslerinden 21 kişi kral Selman bin
Abdulaziz’e gönderdikleri mektupta, Muhammed bin Selman’ın (MBS) bu makama
seçilmesine itirazlarını resmen dile getirdiler ve bu seçimin yanlış bir seçim
olduğunu bildirdiler.[1]
Mutlak monarşiyle yönetilen Suudi Arabistan’da hepsi
birbirinin kardeşi-yeğeni olan bu hanedan üyelerinin iktidar kavgasına
düşeceklerini öngörmemek mümkün değil elbette, ama asıl kritik olanı şudur;
Suriye direnişinin nerdeyse küresel boyutta bütün taşları yerinden oynattığını
söyleyebiliriz. Dolayısıyla direniş duvarına çarpan bütün hesapların birer
“iflas paketi” olarak geriye dönüşü mutlaka olacaktır. Bu paketin uğramadan
geçemeyeceği bir yer de Suudi Arabistan’dır. Burada bir şeylerin hiç de iyi
gitmediği ve saray içi çekişmelere meydan vermeden birilerinin ülkede “tüm
ipleri ele geçirmesi” gerektiği üzerine reçete yazıldı.
Trump saray darbesini destekledi, çünkü…
Saray darbesinin bu ikinci ayağı, “Trump tavsiyeli” dış
politika ile doğrudan ilişkilidir. Çünkü bugünlerde Suud hanedanında
yaşananlar, Beyaz Saray’dan yükselen savaş çığırtkanlığı ve özellikle
Ortadoğu’da İran ve Hizbullah’ı hedef alan agresif tutumun kralın sarayındaki
yankısından başka bir şey değildir. Aslında ABD politikası, her zaman
“sürdürülebilir bir savaş tehdidi” üzerine kuruludur. Ancak şu an için artık bu
yeterli değildir ve Trump’la birlikte politik bir hat olarak, savaş
kışkırtıcılığının daha çok tırmandırılması geleneği benimsenmiştir. Suud rejimi
bugüne kadar ABD’nin onayı olmadan nefes dahi alamamış olsa da, BOP
bataklığının açığa çıkardığı siyasi ve ekonomik kriz, bu “uysal” rejimin
temellerini sarsmaya başladı. Bu dönemde yine ABD’nin herhangi bir işaretine
bakan ve Trump’ın siyasetiyle uyum halinde varlığını sürdüren bir “demir
yumruk” formülüne ihtiyaç duyuldu. Nitekim darbeyle birinci veliahtlığa
getirilen Muhammed bin Selman’ın İran’a yönelik tutumu böylesi bir uyumu ifade
ediyor. Veliaht MBS şunları söylemişti: “Şii iktidarı olan bir ülke ile diyalog
söz konusu olamaz. Çünkü onlar İslam dünyasını kontrol etmek istiyorlar. Biz
İran’ın birinci hedefiyiz. Savaşın ülkemize gelmesini beklemeyeceğiz. Aksine,
savaşın İran’da olması için çalışacağız.”[2]
Veliahtın bu “şahin” tavrı, Trump’tan tam destek gördü. ABD
Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’da “yolsuzluk” gerekçesiyle onlarca prens
ve bakanın gözaltına alınmasını “Kral Selman ve Veliaht Prens’e büyük güvenim
var. Ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar. Sert muamele ettikleri kişiler
yıllardır ülkelerini soydular!”[3] diye destekledi. Trump’ın açıktan sunduğu bu
desteğin iki prensin şüpheli ölümünün gerçekleşmesinden sonra geldiğini
belirtelim. Pazar gecesi (5 Kasım 2017) Asir Eyaleti Vali Yardımcısı Prens
Mansur bin Mukrin’in helikopter kazasında öldüğünün açıklanmasının ardından,
Prens Abdülaziz bin Fahd da öldü. Fahd’ın kendisini yakalamaya gelen güvenlik
güçleri ile korumaları arasında çıkan çatışmada öldürüldüğünü öne sürüldü.
Yerel medya ise kalp krizinden öldüğü haberlerine yer verdi. Bu demektir ki sarayda
artık kılıçlar çekilmiştir ve bu kılıç oyununa Trump’ın desteği tamdır.
Yolsuzlukla mücadele edecek olan önce kendi cübbesini
temizlesin!
Trump’ın “yıllarca kendi ülkelerini sağdılar” diye tarif
ettiği kesimle mücadele etmeye kalkışan MBS’nin elleri ne kadar temiz? Basında
daha önce “bir akşam için Kim Kardashian’a 10 milyon dolar teklif eden prens”
olarak yer alan MBS’nin bu “ahlaksız teklifi” yeniden gündeme geldi.
![]() |
| Bin Selman yolsuzlukla mücadele mi edecek? Bir gece için Kim Kardashian’a 10 milyon dolar döktü. 550 milyon dolarlık bir yatı var. |
Trump’ın “MBS ülkeyi yıllardır sağanları temizliyor” biçimindeki destek tweet’ine New York
Times’tan Thomas L. Friedman’den gelen tepki şu oldu: “Okuyunca çok güldüm!
Suudi prenslerin ‘yolsuzluk’ iddiasıyla tutuklandıklarını duymak, Donald
Trump’ın ‘yalan söylediği’ için yedi kabine sekreterinin görevden alınmasını
okumak gibidir… Trump, geçen sene bir Rus’tan satın aldığı 550 milyon dolarlık
yatıyla Fransa’nın güneyindeki bir limanda tatil yapan MBS’nin hikayesini
kaçırmış olmalı. Hangi parayla bu yatı aldı? Riyad limonatasından tasarruf mu
yaptı? Yoksa Suudi hükümetinden 401(k) mı biriktirdi?[4] Yolsuzlukla mücadele
ediyorum diyorsanız önce cüppelerinizin temiz olmasına dikkat edeceksiniz.”[5]
Görüldüğü gibi Saray darbesinin “yolsuzlukla mücadele” amaçlı yapıldığı
söylemlerine kimsenin inandığı yok. Artık geri dönüşü olmayan ve ülkeyi
çatışmalı bir sürece doğru götüren bu saray entrikalarının altında yatan
-yolsuzlukla mücadele hariç- birden çok sebep var. Örneğin ileri sürülen
gerekçelerden biri, “artık hızlı karar verme mekanizmalarına gereksinim doğduğu
için böyle bir operasyonun düğmesine basıldığı” tezidir.
Riyad sarayında Clinton’a karşı Trump darbesi mi?
Deniliyor ki, Suudi Devletini geniş bir aile koalisyonu
yönetiyordu. Yedi büyük aileden oluşan bu geniş koalisyonda hızlı karar alma
imkânı yoktur. Bu yüzden tek bir aile tarafından idare edilecek şekilde devlet
yeniden şekillendiriliyor. Bu tek gücün önünde duran koalisyon üyeleri tasfiye
ediliyor. Bu görüş, sanki Suud meclisi bağımsız kararlar alan ve hayata geçiren
bir işleve sahipmiş gibi bir varsayıma dayandırılıyor. Buna göre hantal “Suudi
Arabistan” yerine, hızlı karar alan “Arab-Selmanistan” şekillenmiş oluyor.
Kaldı ki bu darbe, sadece aile içi engelleri kaldırma
hamlesi değildir. Örneğin krallığın dünya listesine giren en zengin iş
adamlarından biri olan Prens El Velid bin Talal da tutuklandı. Oysa Prens Al
Velid Bin Talal taht oyunlarının dışında kalan biri. El Velid’in babası Talal
Bin Abdülaziz, 1960’lı yıllarda krallığın katı yönetim biçimini eleştirmeye
başlayınca Suud ailesi tarafından iktidardan uzaklaştırılmıştı. Oğlu bin Talal
da “gösteriş düşkünü bir liberal” olarak tanımlanır, Arap dünyasındaki baskıcı
rejimleri “sadece kendi çıkarlarına hizmet etmekle” suçlayan, tüm servetini
‘daha barışçıl ve adil bir dünyanın tesis edilmesi için’ bir vakfa
bağışlayacağını ilan eden biri olarak bilinir.
Ama bin Talal’ın bir özelliği daha var ki, Trump’la
yıldızları barışık değil. ABD’deki başkanlık yarışı sırasında Donald Trump için
“Amerika’nın yüz karası” demiş ve Trump’a başkanlık yarışından çekilmesi
çağrısında bulunmuştu. Trump ise Prens’e “budala” diye karşılık vermiş, onun
“baba parasıyla Amerikalı siyasetçileri yönlendirmeye çalıştığını”
söylemişti.[6] Ne var ki Trump bu “baba paralarına” göz dikmekten de geri
durmadı. Suud ekonomisinin hızlı bir çöküş sürecine girdiği bu krizli ortamda
Trump’a yapılan (ya da yapılacak olan) 110 milyar dolarlık ödemeler, Selman
ailesini hem rakipleri tasfiye etmeye, hem de servetlerine el koymaya yöneltti.
Bunun saraydan çıkan bir fikir olmadığı, daha çok bir Amerikan aklıyla formüle
edildiği yazıldı. Örneğin ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanı ve damadı Jared
Kuschner’in saray darbesinden üç gün önce Suudi Arabistan’a gizli bir ziyaret
gerçekleştirdiği ortaya çıktı. Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile gece geç
saatlere kadar görüşmeler yaptıktan sonra 28 Ekim’de ABD’ye döndü. Beyaz Saray
ortaya çıkan bu gizli ziyaret hakkında açıklama yapmayı reddetti. Bu yüzden
Suudi Arabistan’da olan bitenlerle bu ziyaretin bir ilişkisi olduğu yönündeki
yorumlar akla aykırı değil. Çünkü gayet açıktır ki, Arap monarşilerinden
müteşekkil orkestranın şu anki şefi Batılı devletler değil, Trump’tır. Damadın
bu gizli ziyaretinin hemen ardından Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin Riyad’daki
garip istifası geldi, kısa bir süre sonra da sarayda tutuklamalar başladı. Daha
da önemlisi, dünyanın en büyük petrol şirketi olan ve tamamı Suudi Arabistan
devleti tarafından kontrol edilen Saudi Aramco, yüzde 5 hissesini halka arz
edeceğini açıkladı. Trump da “Suudi Arabistan’ın Aramco’nun ilk halka arzını
New York borsasında yapması bizi çok memnun eder” diyerek Aramco’ya talip oldu.
İngiltere ve ABD bir süredir Aramco’nun halka arzına ev sahipliği yapmak için
yarışıyordu ama görüldüğü gibi Trump’ın Suudilerle para üzerine kurduğu
ilişkiler meyvelerini vermeye başladı. Financial Times’tan Edward Luce bu
durumu şöyle ifade ediyor: “Riyad ile ilişkide açan bu çiçek, ABD liderliğinin
ısmarladığı çürümenin sembolüdür”.[7]
Trump-Selman arasındaki paraya dayalı ilişkinin seyri
Trump, sadece para kokusunu aldığı yere ilgi duyan bir lider
olduğunu, ilk yurtdışı seyahatini
Riyad’a yaparak ve ilk dış icraatını milyar dolarlık anlaşmalara imza atarak
gösterdi. Ama Edward Luce’a göre aslında bütün bunlar bir gösterişten ibarettir
ve Trump esasen kendi ailesi için istediklerini aldı. Eski Ortadoğu CIA
yetkilisi Bruce Riedel’e göre bu tamamen “sahte” bir anlaşmadır ve kesinleşmiş
bir kontrat yok. Trump ve Krallığın uzlaşma sağlandığı iddia edilen silah satım
sözleşmesi; Obama döneminde başlayan farklı silah envanterleri, füze sistemleri
ve savunma araçları üzerinde yapılan görüşmelerin bir paket halinde toplanıp
tekrar medyaya servis edilmesinden ibarettir. “Ancak Suudiler, bay Trump’a
istediği şeyleri verdiler: Göz kamaştırıcı bir servet hediye ettiler, kızının
girişimi için para sundular ve hepsinden önemlisi Obama’nın bıraktığı İran’la
nükleer anlaşma mirasını silmek için ortak hedefler belirlediler. Riyad
zirvesinde açığa çıkan bu ortak hedef, bölgedeki mezhepsel ve politik gerilimi
daha da arttırmaktan ibarettir.”
Ama elbette ki ipleri Beyaz Saray’da olan Suud darbesinin
paralele bağlanan iki hedefi işliyor: Savaş tehditleriyle gerilimin
tırmandırılması ve ABD’ye akacak olan servetin temin edilmesi. Bunun için iki önemli pratik adım öne çıktı: Bir
yandan kişisel servetlere el koyma ve Aramco’nun piyasaya arzı ile başlayan
özelleştirme hamlesi, diğer yandan Hariri’nin alıkonularak istifa
ettirilmesiyle startı verilen savaş çığırtkanlığı.
Her şey Nusra ve IŞİD’in kaybetmesiyle başladı
Suriye direnişi özellikle bölgede bütün taşları yerinden
oynatan bir etki yarattı. Suriye’yi yok etmek için bir araya gelen taraflar
dağılma sürecine girdiler. Çark edenlerin arkasından kovalamaca başladı, bunun
da işe yaramadığı yerde tehdit ve şantaja varan ablukalara başvuruldu. Şu an
için bu saydıklarımızdan biri Katar, diğeri ise Hariri’dir. Hariri, 2005’te
öldürülen babası gibi “Suudilerin adamı” olarak bilinir. Çünkü Lübnan’da
kendisini finanse eden Suudilerdir. Ayrıca babasından kalma yatırımlarının
büyük bölümü Suudi Arabistan’dadır. Bu yüzden Suriye savaşında Suudi
politikalarına bağlı olarak cihatçıları destekledi. Ama Nusra ve IŞİD gibi bel
bağlanan cihatçılar sahadaki etkilerini kaybettikçe, Hariri de çark etmeye
başlayarak ortaklarında hayal kırıklığı yarattı. Örneğin geçtiğimiz yıl
Arsel’de Nusra ve IŞİD’e karşı Hizbullah ile Lübnan ordusu ortak operasyon
gerçekleştirdiler. Bu ortaklık Suud-ABD hattının İran karşıtı kampanyasına gölge
düşürdüğü için, o sırada Beyaz Saray’ın konuğu olan Hariri’ye öfkeler
yansıtıldı. Yine geçtiğimiz yıl Hariri, cumhurbaşkanlığı için kendi adayından
vazgeçip Hizbullah’ın da içinde olduğu Suriye yanlısı grubun adayı Aun’a
desteğini açıkladı. Hariri, “Bu kararımla büyük bir siyasi risk alıyorum ancak
Lübnan’ı feda etmektense kendi siyasi kariyerimi feda etmeyi tercih ederim”
dedi.[8]
Suudiler karşısında boynu kıldan ince olan Hariri’nin Suud
sarayını öfkelendiren böylesi bir tercihe neden yönelmek zorunda kaldığı
meselesine gelince; Bir yandan Suriye savaşında bütün beklentiler tersine
işledi; Suriye direndi, üzerinde yatırım yapılan cihatçılar çözüldü,
zayıflatılması düşünülen İran ve Hizbullah daha da güçlenerek bölgenin en
önemli aktörleri haline geldiler… Diğer yandan Hariri’nin karşı karşıya geldiği
ekonomik iflas giderek derinleşiyordu. Suudi Arabistan’da 40 yıldır faaliyette
olan Saudi Oger şirketinin bu yıl iflas ettiği duyuruldu. Aslında Hariri, İran
ve Suriye yönetimine yöneldiği için bizzat Prens MBS tarafından cezalandırıldı
ve şirketin mal varlığına el konuldu. Hariri Türkiye’de ortağı olduğu Türk
Telekom’la ilgili Türkiye bankalarına ait borç taksitlerini de ödeyemez duruma
düştü.
Bu ekonomik sıkışmışlık Hariri’nin siyasi tercihlerini de
etkiledi. “Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la gizlice bağ kurmaya çalıştı.
Amacı Şam’la ilişkilerin normalleşmesi ve mültecilerin ülkelerine dönüşüne
yardım edilmesi karşılığında yeniden inşa projelerinden pay almaktı. Fakat
Suudiler, bu işten vazgeçirmek için Hariri’yi uyardı. Buna rağmen Hariri, Ekim
ayının sonunda Şam’a yeni büyükelçi atanmasını öngören kararnameyi
Cumhurbaşkanı Mişel Aun ile birlikte imzaladı.”[9] Diyebiliriz ki bu adım, MBS
için bardağı taşıran son damla oldu ve Hariri’nin Riyad’da “ölüm fermanı”
verildi.
Hariri’ye ne oldu?
Öncelikle Hariri için “idam fermanı verildi” nitelemesini
yapmamızın maddi sebepleri olduğunu belirtmeliyiz. Çünkü bütün mal varlıklarına
el konulan Hariri’nin “Saudi Oger” şirketindeki ortaklarından biri de Prens
Abdülaziz bin Fahd’dır. Kral Fahd’ın oğlu Prens Abdülaziz bin Fahd Suudi
Arabistan’da yaşanan gözaltılar sırasında öldü. Bin Fahd’ın gözaltına alındığı
sırada “kalp krizi geçirerek öldüğü” söylendi. Ama gözaltılara karşı direndiği
ve çıkan çatışmada öldüğü bilgisi de paylaşıldı. Bu şaibeli ölüm
gerçekleştiğinde Hariri Riyad’da tutsak edilmiş ve sarayın kaleme aldığı
gerekçeleri okuyarak, “Riyad’dan Lübnan’a” istifasını yeni sunmuştu.
Lübnan Al-Ahbar gazetesinden İbrahim Al-Amin’e[10] göre
Hariri Riyad’ta ev hapsinde tutuldu. Ailesinden ayrı ve yanında sadece
korumaları var. Tıpkı Suudi prenslere ve bakanlara yapıldığı gibi bir Suudi
güvenlik ekibi nezaret tutuluyor. Riyad’a vardıktan kısa bir süre sonra
kendisinden Kral Selman’la buluşmak üzere Al Yemame Sarayı’na (Suudi Arabistan
kralının resmi ikametgâhı) gitmeden önce Ritz-Carlton Oteli’ne gitmesi istendi.
Otele vardığında olağanüstü güvenlik önlemlerine şaşırdı ve aslında birkaç
dakika sonra tutuklanacağını anladı. Fakat prens ve bakanların tutulu oldukları
Ritz-Carlton Oteli’nde değil, hemen yakınındaki krallığa ait bir villaya
götürüldü. İşte bu villadan istifasını sundu.
İbrahim Al Amin’e göre telefonlarına el konulan, dışarıyla
ilişkisi tamamen kesilen Hariri tam anlamıyla rehin alındı ve istifa metnini okumadan
önce kendisine birtakım evraklar imzalatıldı. Filmlere konu olacak nitelik bir
rehin alma operasyonunda neler oldu? Önce Hariri’nin buradaki bütün mal
varlıklarındaki haklarından feragat etmesi istendi. Hariri, Suudi
Arabistan’daki mülklerinin Suudi bankalarına tabi olduğunu ve kendisine ait
yalnızca bir evinin olduğunu kabul edip imzaladı.
Suud krallığının Körfez İşleri Bakanı Thamer el-Sabhan,
Kraliyet divanı tarafından yazılan istifa beyannamesini bizzat kendi elleriyle
Hariri’ye teslim etti ve canlı yayına geçmeden önce metni iki kez incelemesine
izin verdi. Fakat ne şimdi ne sonra kesinlikle hiç kimseyle iletişim
kuramayacağını kendisine bildirdi. Sadece Lübnan’daki parti ofisine kişisel
mektuplar yazabilir. Ayrıca bakan el-Sabhan, Hariri’ye Lübnan hükümetinin başı
değil, Suudi vatandaşı olarak sorgulanacağını, gerekirse tanık olarak
dinleneceğini bildirdi. Aynı bakan, “Hizbullah’ın hareketleri sebebiyle
Lübnan’ı savaş ilan eden ülke olarak göreceğiz” demişti.
Hariri’nin Riyad’dan istifasını açıklaması Lübnan’da fazla
şaşkınlık yaratmamışa benziyor. Sanki beklenen bir şeydi. Zaten Suud krallığı
bütün mal varlıklarına el koymuştu ve Riyad’a giderken başının dertte olduğunu
kendisi de, Lübnanlılar da biliyordu. Lübnan parlamentosu Hariri’nin tutsaklığına
karşı girişimlerde bulundu. Hatta Lübnan Milletvekili Velid Canbolat da Fransız
ve İngiliz yetkililerle görüşüp arabuluculuk yapmalarını istemiş. Ama Londra
bile, Riyad’daki bir diplomatından Hariri’yle ikamet ettiği yerde görüşmesi
konusunda izin alamadı ve diplomatik girişiminde başarısız oldu. Belli ki
Hariri üzerinden diplomatik girişimler ya da pazarlıkların sadece ABD üzerinden
yürütülmesi için beklenecek. Bu da ABD’nin “başarılı bir arabulucu” olarak
unvan kazanmasına yol açacak!..
Suudilerin rehin alma oyununda bir savaş çıkar mı?
Lübnan hükümetinin bu krizle ilgili girişimleri şu yöndedir:
“Suudi Arabistan, Hariri’yi istediği yere bıraksın, o da istifa etmek istiyorsa
kendi başına karar versin.” Her şey bu kadar aleni bir tezgâhı işaret ederken,
Hariri’yi ev hapsinde ne kadar tutabilirler. Bu ayrı bir konu ama esas önemli
olanı şu; Hariri’ye okutturulan metindeki “babam gibi suikaste uğrayacağımı
hissettim” cümlesini dayanak yapacak bir Suudi saray aklı varsa, bu akıl
Hariri’yi aynı babası gibi ortadan kaldırıp bundan İran ve Hizbullah’ı sorumlu
tutabilir. Nasıl olsa Hariri’ye dikte edilen metinden; “ölürsem, bundan İran ve
Hizbullah sorumludur” cümlesini okutturmuşlardı! Böylesi bir arabesk saray
aklıyla Suud krallığı bölgenin “yeni güçlü” aktörü olacağına inanıyor, ama bu
akıl da bağımsız değil, aksine tamamen Trump aklıdır ve birebir Yemen sürecinin
taklidinden ibarettir.
Yakın Doğu Haber Genel Yayın Yönetmeni Alptekin
Dursunoğlu’na göre, “Hariri’nin istifası ile Lübnan’ın ikinci Yemen haline
getirilmesi arasındaki bağlantı, Yemen savaşına giden sürecin de bir istifayla
başlamasından kaynaklanıyor. Çünkü 2014’te bir yıl uzatılmış görev süresi de
biten ve 22 Ocak 2015’te istifa eden Yemen Cumhurbaşkanı Mansur Hadi, 25
Şubat’ta da istifasını geri almış, mart ayında da Suudilere müdahale çağrısında
bulunmuştu. Aslında Mansur Hadi’ye istifa ettiren de, istifasını geri aldıran
da askeri müdahale çağrısı yaptıran da Suudi Arabistan’dı.”[11]
Lübnan bunca tezgâhın gayet farkındadır ve Hariri’nin ev
hapsinden kurtarılıp ülkeye dönmesini, sonra kendi iradesiyle istifasını
sunmasını savunan bir diplomasi yürütmektedir. Bu arada Al Ahbar yazarı İbrahim
Al Amin’e göre “Saad Hariri’nin kendi partisi olan Gelecek Hareketi liderliği
bu sahte krizi tırmandırmadı, tersine Hizbullah hareketine ve Genel Sekreteri
Nasrallah’a övgüler yağdırdı. Şu anda Lübnan güvenlik raporları, Lübnan
hükümetine ve Hizbullah hareketine karşı Suud kışkırtıcılığını taklit edenlerin
hareket geçecekleri bir iklimin olmadığını gösteriyor.” Öyleyse Suudilerin
Hariri üzerinden yazdıkları savaş senaryosu şu an için uzak bir ihtimal gibi
duruyor.
“Nusra ve IŞİD yenilgiye uğramaya başladığından beri Suud’un
Lübnan’a karşı atağa geçeceğinden korktuğunu” söyleyen Lübnan Eski
Cumhurbaşkanı Emil Lahoud şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ancak İsrail Suud’dan
100 kat daha güçlüyken Hizbullah karşısında başarısız oldu. Şimdi İran’dan daha
zayıf bir İsrail’le Suud krallığı ne yapabilir ki?” Gerçek şu ki, her ne kadar
savaş kışkırtıcılığı yapılsa da, Selman ailesi dışındaki neredeyse herkesin mal
varlığına el koyma ve piyasaya açılma dışında önünü gören bir krallık yoktur.
Yani görünen tek şey, hanedanlık monarşisinden “baba-oğul diktatörlüğüne”
geçildiği ve ekonomiyi küresel sisteme endeksleme hamlesinin gerçekleşmekte
olduğudur.
Suud Krallığında İslam’ın ılımlılaşması mümkün mü?
Suudi Krallığı’ndaki darbeyi “Ilımlı İslam” yolunda ilk adım
olarak görenler de var. İktidarın “Ilımlı İslam” eksenli reform yönelimlerine
dikkat çeken bu yaklaşımlarda, krallığın Vahhabi geleneğiyle araya mesafe koymaya
başladığına vurgu yapılıyor. Bir yandan Nusra ve IŞİD vahşetinin bölge
halklarında yarattığı dehşet duygusunun, diğer yandan bu Selefi/Vahhabi
projelerin iflas etmesinin, İslam dünyasında birtakım reformları kaçınılmaz
hale getirdiği doğrudur. Ancak bu, dünyanın dört bir yanına el Kaideci ihraç
eden, Vahhabiliğin IŞİD’de cisimleştiği Suriye savaşına en fazla cihat
pompalayan bir krallığın birden bire ılımlılaşmaya karar vermesiyle olacak bir
iş değildir. Her şeyden önce beslediği bu Vahhabi/cihatçı potansiyeline, her an
kendisine döneceği gerçeğinden dolayı sırt çeviremez. İkincisi, Suudi Arabistan
Vahhabiliği simge olarak bayrağında taşıyan bir ülkedir. Vahhabiliğin kurucusu
Muhammed Abdul Vahab ile kendisini himayesi altına alan Muhammed bin El Suud arasında
Vahhabilik temelinde bir “mezhep- kılıç” sözleşmesi imzalandı. Muhammed bin El
Suud, Suud krallığını kurduğunda bu “Vahhabi kardeşliğine” sadık kalarak
bayraklaştırdı. Bunu, şimdiki Suudi bayrağında da görüyoruz. Suudi bayrağında
iki simge mevcuttur; biri tevhid sözcüğü (Vahhabilik), diğeri de kılıçtır. Ve
bugüne kadar da Suudiler ile Vahabileri birbirine bağlayan bu sözleşmedir. Eğer
bayrağında taşıdığı “Vahhabi kardeşliği” simgesine rağmen reform yapıp
Vahhabilikten uzaklaşma adımı bu darbeyle atıldıysa, kral ve oğlunu çok ciddi
çatışmalar bekliyor demektir. El Kaide-IŞİD hışmına uğramak da dahil, bu adımı,
tasfiye edilen diğer hanedan üyelerinin iç savaşı kışkırtma gerekçesi haline
getirmeleri de gayet mümkündür. Ancak genç ve hırslı prensin böyle bir
niyetinin olmadığı, yeni savaş projeleri geliştirmesinden bellidir. Zira yeni
savaşlar yeni IŞİD’ler demektir!..
Sonuç: Suriye direnişinin bölgede yarattığı “yaprak dökümü”
etkisi
Taze diktatör MBS’nin aynı zamanda hırslı ve “iyi” bir
Trump’çı olması, Suriye savaşının bölgeye ve en fazla da Suudi Arabistan’a geri
dönen hezimetini telafi etmeye yetmeyecektir. Bunun üstüne Yemen bataklığı da
eklendiğinde MBS’nin hırslı ve heyecanlı yapısına uygun yeni savaş planları
ortaya çıkabilir. Misal, Hariri’ye suikast düzenletip bunun sorumlusu olarak
İran’a (dolaylı) ve Lübnan’a (doğrudan) savaş ilan etmek gibi… Ama bunun
düşüncesi bile O’nu, kendi ülkesine sadece bataklık vadeden bir profile
kavuşturur. Suudi Arabistan’ın yaklaşık yüzde 70’i 30 yaşın altında ve yüzde
25’i işsiz. Buna ek olarak, yurtdışında 200.000 öğrenci eğitim görüyor. Ve genç
veliaht, Suudi gelirinin artık eskisi
gibi olmadığı, petrol sektörünün dışında daha fazla iş yaratmaya ihtiyaç
duyulduğu yeni bir sistem vadediyor. Bunun için istikrar yaratmak yerine
istikrarsızlık ve kaos planları yapıyorsa, Suudi Arabistan’ı ve darbeci Selman
ailesini oldukça kabuslu günler bekliyor demektir. “İki kutsalın
hizmetkârı”[12] önümüzdeki günlerde hanedan içi şiddeti ve tasfiyelerden geri
dönecek olan intikamları kollamakla epey meşgul olacak gibi görünüyor;
Suriye’de kaybedenlerin sürmekte olan yaprak dökümü!... (HAMİDE YİĞİT –
SENDİKA.ORG)
Dipnotlar:
[1]
http://parstoday.com/tr/news/middle_east-i75362-muhammed_bin_salman’%C4%B1n_veliahdli%C4%9Fine_muhalefet_erken_ba%C5%9Flad%C4%B1
[2]
http://parstoday.com/tr/news/middle_east-i75362-muhammed_bin_salman’%C4%B1n_veliahdli%C4%9Fine_muhalefet_erken_ba%C5%9Flad%C4%B1
[3]
https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201711071030904038-suudi-arabistan-gozalti-bu-daha-baslangic/
[4] 401(k), bir tür emeklilik yatırımıdır. Çalışanın kendi
belirlediği miktarda maaşından kesinti yapılıp bir fona yatırılır. Bir nevi
bireysel emeklilik fonu.
[5]
https://www.nytimes.com/2017/11/07/opinion/saudi-prince-reform-coup.html
[6] http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41884092
[7]
https://www.ft.com/content/5a162cda-c46c-11e7-b2bb-322b2cb39656
[8]
http://www.aljazeera.com.tr/haber/haririden-suriye-yanlisi-grubun-adayina-destek
[9]
http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41886247
[10] http://al-akhbar.com/node/286011
[11]
http://ydh.com.tr/YD538_suudi-israil-ekseni-icin-yeni-umut.html
[12] “İki kutsal caminin hizmetkârı”
(Hâdimü’l-haremeyni’ş-şerîfeyn), Suud kraliyet unvanıdır. Adı geçen iki kutsal
cami Mekke’deki Mescid-i Haram ve Medine’deki Mescid-i Nebevi’dir. Bu sıfat bu
iki şehre hükmeden islam hükümdarlarına verilir. Bu ünvanı daha önce Eyyübi
sultanları, Memlük sultanları ve Osmanlı hükümdarları da kullanmıştır. Ünvanın
şu anki sahibi Suudi Arabistan kralı Salman bin Abdulaziz al Suud’dur.

