Ekim Devrimi Sosyalist Bir Devrim miydi? (22.000. YAZI)
“ Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre
dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu
dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme
varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle,
toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak
gerekir.”
Bu başlığı okuyan okuyucunun aklına, Ekim Devrimi’nin bir
devrim değil bir darbe olduğu; sosyalist bir devrim için koşulların
olgunlaşmadığı geri bir ülkede olması; yozlaşmasının nedenleri ve nasıl
başladığı üzerine tartışmalar gelmesin.
Sorumuz, aslında bütün bu tartışmaların hepsinin dayandığı
varsayımların ve kavramları eleştiriden geçirmeye ve aslında bu tartışmaların
aynı ortak kavram sistemine ve varsayımlara dayandığını göstermeye yöneliktir.
Bu tartışmalar aynı devrim kavrayışına dayanırlar. Biz bu
devrim kavrayışını sorgulayacağız.
Bir yanlış anlamaya yer vermemek için, yukarıdaki
tartışmalar bağlamında temel görüşlerimizi de başlangıçta belirtelim.
*
Ekim Devrimi bir darbe değildi.
O, tarihte benzerleri çok az görülen, ezilen insanların; tüm
zenginlikleri ve değerleri yaratan ve her zaman yoksulluk ve aşağılanma içinde
yaşayan insanların; aktif olarak katıldığı ve baş aktörü olduğu son derece
nadir olaylardan biri, belki de birincisiydi.
Bolşevikler ise, sadece o ezilenlerin eğilimlerini dile
getirdikleri veya ona uygun davrandıkları için, bu dalganın üste çıkardığı ince
bir aydınlar ve öncü işçiler katmanıydı.
Ekim Devrimi’nin bir darbe olduğunu söylemek, yaptığı
değişiklikler göz önüne alındığında (toprakların kamulaştırılması ve
dağıtılmasından Fabrikaların kamulaştırılmasına; burjuva devrimlerinin tüm
eşitlik ideallerinin bir vuruşta bir yan ürün olarak gerçekleştirilmelerine
kadar, dünyada hala hiç bir ülkede bir sürü “devrim”lerle ulaşılamayan
değişikliklerdi bunlar) Bolşeviklere, tarih ve toplum üstü bir güç bahşetmek;
onları tarihin ve toplumun gidiş yönünü değiştiren bir tanrı olarak
tanımlamaktan başka bir anlama gelmez.
Ekim’i darbe olarak tanımlamanın varabileceği tek saçma
sonuç budur.
*
Ekim Devrimi’nin geri bir ülkede olması nedeniyle, sosyalist
bir devrim olamayacağı; sosyalist bir
devrime dönüşmesinin yanlış olduğu; bunun belli bir gelişmişlik ve kültür
seviyesini gerektirdiği yönündeki Menşevik görüşlere de katılmıyoruz.
Bu da başka bir biçimde, Bolşeviklere tarih ve toplum üstü
bir güç atfeder. Küçük bir partinin, hem de kitlelerin en aktif olarak
gelişmeleri belirlediği bir dönemde, bir devrimin karakterini değiştirebileceği
gibi bir sonuca yol açar.
Ekim’in sosyalist bir devrime dönüşmesi, Bolşevikler
istediği için değildi; devrim sosyalist devrime dönüşme eğilimi gösterdiği,
Bolşevikler de bu eğilimi önceden görüp ona uygun davrandıkları için devrimin
öncüsü olmuşlardı.
Diğer yandan, tarihin nasıl bir yol izleyeceği önceden
bilinemez. Lenin’in son zamanlarında Sukanov’a karşı yazdığı yazılarında
belirttiği gibi, Avrupa Proletaryasının yardıma gelemeyeceği; Rus Devrimi’ni
bir Alman Devriminin izlemeyeceğini kimse garanti edemezdi.
Ekim devrimi, bunu zorlaştıran değil, aksine ona itilim
veren bir girişimdi. Rus işçi ve köylülerinin savaşmayı reddetmesi ve
silahlarını ülkelerindeki egemenlere yöneltmesi; siperlerin karşı tarafındaki
işçilerin ve köylülerin de aynı şeyleri yapmaları için onlara ilham ve cesaret
veriyordu. Yani “cesaret etmeye” değerdi, Rosa Luxemburg’un dediği gibi.
*
Anarşistlerin Ekim Devrimi’ni olumlayan ama onu Kronştat
veya Makno’nun ezilmesiyle bitmiş ve ezilmiş gören yaklaşımları da, Ekim
sonrasının yozlaşmasını; nesnel koşullarda, (yani Batı Avrupa proletaryasının
yardıma gelmemesi ve Rusya’nın geriliği ve bu geri ülkenin savaş ve iç savaş
nedeniyle yoksulluğu ve bitmişliği;
neredeyse yamyamlığa dönmüşlüğünde; işçi sınıfının fiilen yok olmuşluğunda
arayacak yerde) Troçki veya Lenin’in hatalarında veya örgüt anlayışlarında
görmek de yine aynı şekilde, onlara tarih ve toplum üstü bir güç atfetmekten başka
bir anlama gelmez.
Eğer dedikleri gibiyse, “Tarihte kitlelerin en büyük ölçüde
ve en aktif katıldıkları bu harekette bile küçük bir örgütün veya onun
yöneticilerinin görüş ve davranışları onu yok etmek için nasıl bu kadar etkili
olabilmektedir?” sorusunu sormaları gerekir.
Her zaman böyle birilerinin çıkması da kaçınılmaz
olduğundan, bu akibetten kurtulmak da mümkün olamayacak demektir. Onların
araması gereken cevap ve tartışması gereken soru, devrimin ne zaman tasfiye
edildiği değil, birkaç teorisyen ve küçük bir partinin nasıl olup da; hangi
toplumsal gidiş yasalarına dayanarak, tarihin en büyük ayaklanmalarından birini
adeta tarih ve toplum üstü denebilecek bir güçle yolundan çıkarıp tasfiye
edebildiğidir.
Bu anlayış daha sonra da
var oldu. Örneğin Kruçef’in iktidarıyla birlikte, Sovyetler’de
kapitalizme dönüldüğünü söyleyenler de, bir partinin politikası ve kadrosunun
değişimiyle bir üretim biçiminden diğerine geçilebildiğini söylemiş oluyorlar
ve ona tarih ve toplum üstü bir güç atfediyorlardı.
Hemen görüleceği gibi, bütün bu “açıklamalar”, aslında bir
parti, bir kişi, bir görüş veya anlayışa, tarih ve toplum üstü bir güç
yüklerken; Marksizm’in daha doğarken söylediği; bilimsel bir sosyolojinin ilk
önermesi olan; “insanların varlıklarının düşüncelerinin değil; düşüncelerini
varlıklarının belirlediği” önermesini ters yüz etmiş olurlar ve daha
başlangıçta çok temel bir metodolojik hatayla maluldürler.
Bütün bu tezlerde, bir devrimin ve toplumun kaderini, bir
partinin veya bir teorisyenin veya bir hükümetin düşünceleri belirlemektedir.
Marksizm’in kapıdan kovduğu idealizm, yani insanların düşüncelerinin
varlıklarını belirlediği anlayışı, çok “devrimci” bir söylem ardında bacadan
girer.
Bütün bu sorunlar açısından biz Klasik Devrimci Marksist
görüşleri savunuyoruz.
Tıpkı maddenin insanda kendi bilincine varması gibi, Ekim
devrimi ve onun sonraki kaderini en iyi ve doğru anlayan ve açıklayanlar yine
bizzat Marksistler olagelmiştir.
Tam da öyle olduğu içindir ki, yine bu devrimi izleyen karşı
devrimin en büyük kurbanları da onlar olmuşlardır.
*
Sorun buralarda değil, biz Ekim Devrimi’nin ne olduğunu
bambaşka bir bağlamda tartışmak istiyoruz.
Bütün bu zıt ve tartışan anlayışların hepsinin üzerinde
yükseldiği ve anlaştıkları devrim kavramının kendisinin çok dar ve sınırlı
olduğunu ve Marksist bir devrim kavramı olmadığını göstermeyi deneyeceğiz.
Böyle bir tartışma içinde, Tarihsel Maddecilik (Diyalektik
Sosyoloji) ve onun en temel kavramlarının gözden geçirilmesi; eleştirilmesi ve
geliştirilmesi söz konusu olur.
Devrim kavramı, Marksizm’in ilk ve en temel önermelerinden
çıkar.
Marksizm’in ilk gün yüzüne çıkmış[1] sistematik koyuluşu ve
açıklaması[2], Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya yazılmış olan,
Önsöz’dedir.
Tarih ve Toplum Bilimini, İbni Haldun’da sonra, ondan
bağımsızca ve ikinci defa kuran ve yine kendisi de, İbni Haldun’unki gibi bir
“Mukaddime” (Önsöz) de ifade edilen Devrim Teorisini tekrar okuyalım.
“Araştırmalarım, devlet biçimleri kadar hukuki ilişkilerin
de ne kendilerinden, ne de iddia edildiği gibi insan zihninin genel evriminden
anlaşılamayacağı, tam tersine, bu ilişkilerin köklerinin, Hegel'in 18. yüzyıl
İngiliz ve Fransız düşünürlerinin örneğine uyarak "sivil toplum" adı
altında topladığı maddi varlık koşullarında bulundukları, ve sivil toplumun
anatomisinin de, ekonomi politiğin içinde aranması gerektiği sonucuna ulaştı.
(…) Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk
etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının
toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı
olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici
güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin
tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül
eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli
oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve
entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey,
bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal
varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici
güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya
da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine
ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler,
onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar.
İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst
eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim
koşullarının maddi altüst oluşu ile —ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak
saptanabilir—, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri,
kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar
götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse
hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle
bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi
göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri
maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri
arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. İçerebildiği bütün üretici güçler
gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek
üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun
bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki,
insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü
yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu
çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte
bulunduğu yerde ortaya çıkar. Geniş çizgileriyle, Asya üretim tarzı, antikçağ,
feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin
ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler. Burjuva üretim
ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir
— bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık
koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte burjuva
toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak
olan maddi koşulları yaratırlar. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile, insan
toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.”
Marksizm’in bütün teorik temeli, aktarılan bu satırlardadır.
Ekim Devrimi’nin sosyalist bir devrim olup olmadığı;
dolayısıyla devrim konusundaki tartışmamız ister istemez bu satırlar üzerinde
yoğunlaşmak zorundadır.
Bizim tartışmak istediğiniz Ekim devrimi veya sonrasındaki
olgular değil; bu olguların bambaşka bir ışık altında görülmesidir.
Devrim denen “şey”in ne olduğudur sorun.
Öncelikle şunu belirtelim, Marks’ın bu satırları öylesine
dahiyanedir ki, bizzat kendi sınırlılığını da açıklamakta; kendi eleştirisinin
temellerini ve hareket noktalarını da sunmaktadır.
Bu Marksizm’in bizzat kendi niteliğinden doğar. Marksizm,
tarihin ve toplumun gidiş yasalarını anlamaya; toplumu anlamaya çalışır. Ama bu
gidiş yasalarını anlama çabasının kendisi de bizzat toplumsal bir olgudur;
dolayısıyla bu gidiş yasalarında ifade edilen yasalara tabidir.
Fizik biliminin evrimi fizik yasalarına tabi değildir ve
fiziksel bir olay değildir; dolayısıyla fizik biliminin konusu değildir. Ama
Marksizm’in evrimi bizzat sosyolojik bir olaydır. Yani Marksizm’in kendisi aynı
zamanda kendisinin konusudur da; açıklamaları doğruysa kendi kaderini de
açıklamak zorundadır.
O halde, onun kendi kaderi de bizzat o ifade ettiği
yasalarla açıklanabilir. Bir bakıma doğa nasıl insanda kendi bilincine
vardıysa, toplum da Marksizm’de kendi bilincine varmıştır denilebilir.
Açıkladığı süreçler ve bulduğu yasalar bizzat onun kaderidir de. İfade ettiği
önermeler doğruysa, kendisi de o önermenin kapsamında olur. Bu ise bizzat o
önermenin sınırlılığının da bir ifadesidir. Bunu somut olarak göstermeyi
deneyelim. Şu önermeye bakalım:
“Nasıl bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak
bir hüküm verilemezse, böyle bir alt üst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin
kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme varılamaz.”
Bu satırlar yine bizzat bu satırların içinde yer aldığı
metin, yani “Önsöz” için de geçerli değil midir?
Marks’ın satırlarında ifadesini bulan “kendi kendini
değerlendirme”, kendi zaafının da anahtarını vermektedir. İfade ettiğinin
bizzat kurbanıdır, ama aynı zamanda kurbanı olarak, ifade ettiğinin doğruluğunu
kanıtlamaktadır (yani kendisi de kendi hakkındaki yargıyla yargılanamaz).
Zaten Marksizm’in muazzam gücü ve trajedisi buradadır. O,
toplumun ve tarihin yasalarını açıklarken; kendisi de toplumsal ve tarihsel bir
fenomen olduğundan; kendi kaderini ve zaaflarını da açıklar ve bize bunun
anahtarlarını (metodolojisini) sunar ve kendisi de bir kurban olarak
doğruluğunu kanıtlamış olur. Budur Marksizm’in trajedisi. O açıkladığı ve
gelişini gördüğü süreçlerin kurbanıdır; ancak kurbanı olarak doğruluğunu da
kanıtlar.
Tanrı’nın İsa’nın şahsında kendini (oğlunu) kurban ederek
kurtuluşu sağlamasına benzetilebilir. Belki de İsa’nın hikayesi, bu toplumsal
yasanın sezilip, çocuksu, imgelerle ve mesellerle anlatılmasından başka bir şey
değildir.
Marksizm de ifade ettiği yasaların, toplumun kaderiyle
birlikte kendi kaderini nereye sürüklediğini görür ve bu gidişe karşı her
girişimi ve davranışı da onun gerçekleşmesinden başka bir anlama gelmez. Modern
çağda, bir trajediyi ancak Marksistler ve Marksizm yaşayabilir.
Şimdi Marks’ın Önsöz’ünde, kurbanı olarak doğruluğunu
kanıtladığının ne olduğunu somut olarak göstermeyi deneyelim.
*
Her yeni öz eski biçimler içinde ortaya çıkar.
Marks’ın Önsöz’ü, tarihin gidiş yasalarını açıklarken ve
buna bağlı olarak bir Toplum, Tarih ve Devrim teorisi ve anlayışının temel
taşlarını koyarken, farkına varmadan, bilinçsizce, aydınlanmanın; burjuva
uygarlığının tarihe ve topluma yaklaşımını da bir kuyruk sokumu veya kör
bağırsak gibi; geçmişin bir kalıntısı olarak içinde taşımaktadır. Bu da onun
devrim ve tarihe ilişkin bakışını etkilemektedir.
Önsöz’de bu yepyeni öz, yani Burjuva Uygarlığının
eleştirisinin elemanları, burjuva uygarlığının ve aydınlanmasının ifadeleri ve
biçimleri içinde ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla bu metin kendi içinde, çelişkili, yeni olana,
özüne uymayan; geçmişin kalıntısı kavramları ve önermeleri de barındırmaktadır.
Marksizm’in bunlardan arınması gerekir, aksi takdirde, bu kalıntılar, bu eski
biçimler, yeni olan özü kendilerine uydururlar ve onu yok ederler. Marksizm,
kendi özüne uygun bir tarih, toplum ve devrim anlayışına ancak bu kalıntılardan
arınarak ulaşabilir. Ama bu yapıldığında da, bu da bizlerin politika, devrim ve
program gibi sorunlara ilişkin görüşlerimizi baştan sona değiştirmeyi
gerektirir.
Burada bir parantez açarak, şu “geçmişin kalıntısı olmak”
diye değindiğimiz soruna kısaca bir değinelim. Çünkü bu karıştırılmakta ve
Marksizm’e ait olmayan düşünceler Marksizm’in organik bir bileşeni gibi ele
alınmaktadır.
*
Burada “kör bağırsak” veya “kuyruk sokumu” metaforlarını
bilinçli olarak kullanıyoruz. Herhangi bir organizma, daima geçmişin
kalıntılarını da içinde taşır. Marks’ın dediği gibi “geçmiş kuşakların
geleneği, yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker”.
(Burada kurban olarak kanıtlama yine geçerlidir. Yani
Marksizm’de ve yukarıda aktarılan satırlarda da aynısı geçerlidir. “Geçmiş
kuşakların geleneği” Marksizmin üzerine
de “bir kabus gibi çök”müştür.)
Önemli olan, neyin o organizmanın ayırıcı, onun o yapan
özelliği olduğu; neyin geçmişin kalıntısı olarak var olduğudur.
İnsanın bitkisel gıdaları pişirmeden aldığı; dolayısıyla
selülözü parçalayarak, yediklerinin çok daha büyük bölümünü değerlendirmek gibi
bir sorununun olduğu dönemin bir kalıntısı olarak vardır kör bağırsak. Homo
Sapiens ise, yiyeceğini pişirdiği ve zaten kendisi de ateşin bir çocuğu olduğu
için ve sadece bitkiyle değil, aynı zamanda hayvansal gıdalarla da beslenen bir
canlı olduğu için; kör bağırsak onun için olmazsa olmaz; onu o yapan
özellikleri taşıyan, organik bir bileşen değildir. O bir “geçmişin
kalıntısı”dır. Bir insan Kör Bağırsağı olmadan doğduğunda veya Apandisit
ameliyatlarında bu alındığında, onun var oluşu bundan etkilenmez; hatta
apandisit olma tehlikesi ortadan kalktığından belki daha sağlıklı ve daha az
tehlikeli bir yaşam bile sürebilir. Evrim sonucu İnsan kör bağırsağı olmayan
bir insan olduğunda daha az insan olmazdı; aksine yemeklerini pişiren bir canlı
olarak bu günkü yaşamına daha uyun bir biyolojik yapısı olurdu.
Homo Sapiens’te kör bağırsak var diye, biz Homo Sapiens’in
bitkiyle beslenen bir hayvan olduğunu; onun önemli veya asli karakterinin bu
olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır. Böyle davranan bir biyolog veya doktora
gülünür.
Ama toplum bilimleri veya Marksizm söz konusu olduğunda,
yapılan tam da budur. Marksizm’in organik bir bileşeni olmayan; geçmişin
kalıntısı olarak onda bir kalıntı olarak bulunan özellikler; onun asli bir
unsuru gibi ele alınmaktadır.
Örneğin Marksizm’in, “Eurosentrik”; “Pozitivist” vs. olduğu
söylenmektedir.
Dikkat edilsin, Marksizm’de Eurosentrizmin; Aydınlanmanın
güçlü etkileri vardır demek başkadır; bunları onun ayrılmaz ve organik bir
bileşeni; asli özelliği olarak almak başkadır. Bunların onun asli bir bileşen
değil; ayıklanması ve arındırılması gereken geçmişin kalıntıları olduğunu
düşünen biri; yani bir Marksist, Marksizm’i bu kalıntılardan arındırmaya
çalışır. Diğeri ise, bu kalıntılara Marksizm diyerek Marksizmi tahrif ederek
ona karşı savaşmış olur.
Bu kısa not şunun için de önemli. Biz burada Marks’ı,
Lenin’i, Troçki’yi veya Kıvılcımlı’yı, dolayısıyla onların dayandığı tarih,
toplum ve devrim kavramlarını eleştirirken; bunu bir Marksist olarak; Marksizm
içindeki Marksizm’e ait olmayanı atmak; geçmişin kalıntısı olanlardan onu
arındırmak için eleştiriyoruz; Ancak böyle bir arınma ateşinden geçtiğinde
Marksizm’in yeniden eski tazeliğine ve entelektüel gücüne kavuşacağını
düşünüyoruz. Yani bir bakıma; Marks’a, Lenin’e; Troçki’ye veya Kıvılcımlı’ya karşı;
yine onların mirası ile onları savunuyoruz. Yani “Marks, Engels, Lenin, Troçki,
Kıvılcımlı vs. yaşasalardı, yeni bilgiler ve yaşanmış tarihsel deneyler
ışığında; genellemelerinde ne gibi düzeltmeler yaparlardı?” sorusuna cevap
denemesidir bu satırlar. Yanlış anlamalara karşı bunu kısaca belirtelim.
*
Marks, Önsöz’de tarihin temel gidiş yasalarını açıklarken,
nerede, geçmişin kalıntısını; ya da bizzat eleştirdiği burjuva uygarlığının
etkilerini farkına varmadan ifade etmektedir; nerede bu uygarlığın ufkuna
hapsolmaktadır?
Bunu daha önce, Marksizm’in dini bir “inanç”; bir “bilinç
biçimi” olarak tanımlayarak; yani Aydınlanma’nın din tanımını olduğu gibi
alarak, sosyalist hareketin nasıl burjuva uygarlığının bir yayıcısına
dönüştüğünü “Tersinden Kemalizm” adlı
kitapta ve “Marksizmin Marksist Eleştirisi” içinde yayınlanan küçük bir kitap
çapındaki, “Sosyalizmin Milliyetçilikle İmtihanı” başlıklı incelemede göstermiştik.
Burada kısaca tekrar edelim.
Din’i sosyolojik olarak böyle (inanç, bilinç biçimi, ideoloji
vs. olarak) tanımlamanın, aslında burjuva hukuk ve ideolojisinin din kavramını,
sosyolojik bir kavram ve kategori haline yükseltmektir.
Çünkü inanç ya epistemolojik bir kategoridir ya da burjuva
hukukunun; “politik olmayan”, “özele ilişkin” anlamında, hukuki bir
kategorisidir; yani bu din tanımı sosyolojik değil, epistemolojik veya hukuki
bir tanımdır.
Ama bu tanım tamı tamına Aydınlanma’nın Din tanımıdır.
Din’in sosyolojik, Marksizmin kendi özüne uygun bir tanımı yoktur.
İşte geçmişin kalıntısı, Aydınlanma’nın kalıntısı olan en
önemli kavram veya tanım budur Önsöz’de.
Yani Marksizm, Din’i inanç olarak tanımlayarak,
Aydınlanma’nın din kavramını kabullenmiş oluyor; o uygarlığın ufku içine
hapsoluyordu.
Aydınlanma ise, bizzat din kavramının tanımlanmasıyla kendini
tanımlamış bir dindir. Yani Din’i İnanç olarak tanımlamanın kendisi toplumu
açıklama değil; düzenlemedir. Diğer bir ifadeyle İnanç analitik değil, normatif
bir kavramdır. Normatif kavramlar toplumu düzenlerler, ilişkileri açıklamazlar.
Sosyolojik olarak dinler de tamı tamına bunu yaparlar tüm
toplumsal ilişkileri düzenlerler. Aydınlanma’nın bir din olduğunu anlamanın
zorluğu buradadır.
Aydınlanma din kavramı aracılığıyla toplumu düzenleyen bir
din kurar ama yine bir din kavramı aracılığıyla kendisinin din olmadığı
yargısını yerleştirir. Din tanımı aracılığıyla, Din’in tüm toplumsal ilişkileri
düzenlediği sosyolojik gerçeğini yok ederek kendinden önceki tüm dinleri
toplumsal ilişkileri düzenlemekten çıkarır ve kendisi toplumsal ilişkileri
düzenler, yani yeni bir din olarak ortaya çıkar. Ama burada onun din kavramını
kullanarak onun da yeni bir din olduğunu anlamak olanaksızlaşır. Daire kendi
üzerine kapanır.
İşte Marks’ın en temel hatası, geçmişin kalıntısı olan yanı
budur, Toplumu düzenleyen Aydınlanma’nın bu Normativ Din kavramını olduğu gibi
alıp, toplumu açıklayan bir Analitik kavram gibi Önsöz’de kullanmaktadır.
*
Sosyolojik olarak, Din inanç değildir. Din tüm üstyapıyı
kapsar; üstyapının somut görünümüdür. Ve bu nedenle; Dine, din (inanç) denmesi
de bizzat, modern toplumun dininin, yani modern toplumun tüm üst yapısının
somut bir görünümüdür.
Din tüm üstyapı olarak ele alındığında, dinin anatomisini,
yani yapısını veya o yapının işlevlerini incelerken, ideoloji, sanat, hukuk,
politika, ahlak vs. dini oluşturan yapıyı analizin araçları olabilir ve böyle
kullanılabilir. Bu anlamda, bu kavramlar sosyolojik analizin kavramları
olabilir. Ama böyle olmaları için, her şeyden önce, dinin içinde; dinin
analizinin araçları olmaları ya da dini oluşturan öğeler olmaları gerekir.
Ama Din, bir “inanç”, bir “ideoloji”, bir “bilinç biçimi”
olarak tanımlandığı an, bu kavramların hepsi de; dinin yanı sıra; tıpkı din
gibi, modern toplumun örgütlenmesinin araçları olan, hukuki ve ideolojik
kavramlar haline dönüşürler. Yani dinin yanı sıra üstyapının ögeleri olarak bu
kavramların kullanılması, sadece din kavramına normativ bir kavrama
dönüştürmez, bu kavramların hepsi de anlam değiştirirler ve sosyolojik
açıklamanın araçları olmaktan çıkarlar ve toplumu düzenleyen normatif
kavramlara dönüşürler.
Artık o andan itibaren açıklamanın araçları değil, bu yeni
anlamlarıyla bizzat açıklanması gereken fenomeni oluştururlar. Yani niçin bu
kavramların dinin yanı sıra denerekten anlamlandırıldığı açıklanması gereken
fenomendir; tıpkı dinin niçin inanç olarak tanımlandığı gibi. Çözümün aracı
olmaktan çıkarlar sorunun parçası olurlar.
İşte Marksizm yolunu tam da burada kaybetmiştir. Bu nedenle ne bir
üstyapılar teorisi ne de bir ulus teorisi geliştirememiştir.
Bunu somutlamaya çalışalım. Çünkü farklı içeriklerin aynı
sözcüklerle karşılanması, bunun anlaşılmasını olağanüstü zorlaştırmaktadır.
Şöyle bir örnek verelim. Sanat veya estetik, ister modern,
ister antik veya arkaik olsun, dinin dışında var olamaz. Laik olduğu söylenen
modern sanat da, laiklik, yani dini inanç ve özel olarak tanımlamak modern
toplumun dini olduğu için, bu dinin dışında anlaşılamaz.
Orhan Pamuk, “Benim Adım Kırmızı” adlı romanında, minyatürde
niçin perspektif olmadığını çok güzel açıklıyor örneğin. Bu onların perspektifi
bilmemelerinden değil, ki öyle olsaydı, bilmemeleri bile, bizzat üretim
ilişkileri ve o ilişkilerin ifadesi olan üstyapı yani din aracılığıyla
açıklanabilirdi, perspektifin o toplumun üstyapısıyla, yani diniyle uyuşmaması
nedeniyledir. Aynı şekilde, artık perspektifsiz resim olmaması da, minyatür
olmaması da, bizzat modern toplumun dini içinde anlaşılabilir. Eskiden insan,
birey olmadığı için perspektif yoktu; şimdi bütün toplum bireylerden oluştuğu
için minyatür yoktur. Yani sanat ancak tümüyle üstyapı olarak dinin içinde
anlaşılabilir ve dinin (Üstyapının) analizinin bir aracı olabilir.
Ama dini inanç olarak, sanatın veya estetiğin yanı sıra, bir
üstyapı kurumu; bir bilinç biçimi vs. olarak aldığınız an, sadece Din kavramını
değişmiş olmaz, sanat ve estetik kavramı da; o dinin içinden; onu analizin bir
aracı olmaktan çıkar; dinin yanı sıra üstyapıyı oluşturduğu söylenen bir
ideolojik kavram haline; burjuva toplumunun örgütlenmesini sağlayan bir kavram
haline dönüşür. Ama bu haliyle artık, somut toplumda aslında din dışında bir
sanat olamayacağından, ne modern, ne antik, ne de arkaik sanatı, ne de dini
anlamak mümkün olur.
Ya da bunu daha açık görmek için Hukuk’u ele alalım. Tarihte
bütün hukuk sistemleri din içinde var olur. İster Alevinin Dar’ı, ister İslam’ın
Kadısı, ister Modern toplumun Hakim’i, hepsi üstyapının yani Dinin
yapılanışının bir aracıdır. Dinin dışında bir hukuk yoktur. Bizzat din dışı
olduğunu söyleyen modern hukukun kendisi, dini inanç olarak tanımlayan ve
hukukun din dışında olduğunu söyleyen dinin içindedir. Bu nedenle, hukuku dinin
dışında anlamak mümkün değildir. Hukuk dinin içinde ele alınarak, tekrar
üstyapının analizinin, yani dinin analizinin bir kavramı olabilir.
Ama dini bir inanç, bir bilinç biçimi olarak, bir üstyapı
kurumu olarak; hukukun yanı sıra tanımladığınız an, sadece dini inanç olarak
tanımladığınız için değil; din dışı bir hukuk varmış gibi koyduğunuz için, ki
bu tam modern toplumun dininin din kavramıyla sorunu ele aldığınız için de modern toplumun dini içinde davranırsınız,
hukuk kavramını da ideolojik bir kavram haline dönüştürmüş olursunuz. Yani dini
inanç olarak ele aldığınızda da dinin tüm üstyapı olduğunu aynı zamanda
kanıtlamış olursunuz farkına varmadan, gören göz için, yani dini tüm üstyapı
olarak tanımlayan gerçek Marksizm veya sosyoloji için
Bu anlam kayması politikadan ahlaka her alanda görülebilir.
Din dışı bir politika mümkün olmamasına rağmen, politik, dinin yanı sıra bir
üstyapı kurumu gibi tanımlandığında; üstyapının (dinin) bir öğesi olmaktan; bir analiz aracı olmaktan
çıkar, din özele ilişkin anlamında kullanıldığından, politika da özel olmayan
anlamı kazanır. Modern toplum ise, tamı tamına bütünüyle bu özel ve politik
ayrımına dayanarak örgütlenmiştir. Modern toplumun dininin özü, özel ve politik
ayrımının ta kendisidir.
İşte, Tarihsel maddeciliği açıklamasının daha ilk satırında,
burjuva toplumunun örgütlenmesinin bir aracı olan bir kavramı, sosyolojik bir
kavram gibi ele alan Marks, Din sosyolojik olarak tümüyle üstyapı olduğundan,
diğer kavramlarda da aynı yanlışı yapar. Yani aydınlanma dininin kavramlarıyla
düşünmeye başlamış, çözümün parçası olmaktan çıkmış, sorunun parçasına dönüşmüş
olur.
Dolayısıyla, dinle birlikte, Ahlak, Hukuk, Politika vs.
hepsi burjuva toplumunun örgütlenmesinin aracı olan kavramlar haline dönüşür.
Sonra da bu kavramları, sanki artık bu yeni anlamlarıyla sosyolojik analizin
kavramlarıymış gibi, Tarihsel Maddeciliğin kavramlarıymışçasına kullanmaya
kalkar. Artık oradan itibaren Marksizm bir sosyoloji değil; burjuva toplumunun
ideolojisi olur. Tarihsel Maddecilik, Tarihsel Maddecilik olmaktan çıkar.
Tekrar alıntıyla görelim.
Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi
üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile -ki, bu, bilimsel bakımdan kesin
olarak saptanabilir-, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi
biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna
kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir
Görüldüğü gibi, Marks, tam da dini, bir inanç, bir bilinç
biçimi olarak ele alarak, onun siyasal, hukuki, artistik, felsefi’nin yanına
koymaktadır. Ama o andan itibaren, aslında onlar da, modern toplumun dininin
kavramları haline; ideolojik ve hukuki kavramlar haline gelmiş olmaktadırlar.
Ve Marks onları, sosyolojinin kavramlarıymış gibi kullanmaktadır.
Marksizm’in, bütün büyük ve ciddi Marksistlerin teslim
ettiği gibi, bir üstyapılar teorisinin yokluğunun, metodolojik kökleri de tam
buradadır.
Marksizm’in ya da sosyolojinin konusu olan Toplum denen
varoluş ve harekette, Din dışında bütün bunların hiç birisi olamayacağı için,
bir üst yapılar teorisi de bulunmamaktadır.
Bir üstyapılar teorisi bulunmadığı için, bu kavramların
burjuva toplumunun üstyapısının araçları olduğunu görememektedir.
Bunu göremediği için de, bu kavramları sosyolojik analizin araçlarıymışlar
gibi kullandığından bir üstyapılar teorisi kuramamakta ve bu kavramlarla
kuramayacağını görememektedir.
“Kendi kuyruğunu yakalayamayan kedi” metaforlarıyla anlatmak
istediğimiz; Marksizm’in burjuva toplumunun kavramlarını kullandığı için burjuva
toplumunun kavramlarını kullandığını görememesidir.
Tabii daha kötü olan sonuç, Marksizm’in bizzat kendisinin
burjuva toplumunun dininin kavramlarını kullanması ve yaygınlaştırması
nedeniyle, onun bir alternatifi olamaz, bizzat bu burjuva uygarlığının yayıcısı
olur. Gerçek tarihte, Marksizmin kendi iddiasının aksine nesnel olarak yaptığı
da tamı tamına bu olmuştur.
*
Peki, bu Din’i bir “inanç”, bir “bilinç biçimi”, Üstyapı’nın
bir öğesi olarak tanımlama ve tüm diğer üstyapı öğelerini de birer ideolojik
kavrama dönüştürmek ve sonra da bunları sosyolojik kavramlar olarak kullanmak,
Tarih ve Devrim kavramında nasıl bir çarpılmaya yol açmaktadır?
Şimdi kısaca onu göstermeyi deneyelim.
Din tüm üstyapı olduğuna göre, o aynı zamanda Hukuk’tur.
Yani aynı zamanda, Marks’ın dediği gibi,
Mülkiyet İlişkileri’dir. Dinin dışında mülkiyet ilişkileri olamaz.
Peki, mülkiyet ilişkileri nedir?
Bizzat Marks şöyle diyor:
“toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde
hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden
başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler”
Yani “Mülkiyet ilişkileri” “Üretim İlişkileri”nin hukuki
ifadesinden başka bir şey değildir. Ama sosyolojik olarak dinin dışında,
“Mülkiyet İlişkisi” diye bir şey var olamadığından, din arkaik, antik ya da
modern toplumda, “Mülkiyet İlişkisi”, yani aslında “Üretim İlişkisi”sinin
ifadesidir. Dinin dışında bir “Mülkiyet İlişkisi”; Bir “Üretim İlişkisi” var
olamaz.
Bu durumda, dini anlamak için, yani bir toplumun üstyapısını
anlamak için, “Üretim İlişkileri”ni; “Üretim İlişkilerini” anlamak için onların
hukuki ifadesi olan “Mülkiyet İlişkileri”ni, yani Din’i anlamak gerekir.
Yani Din’in dışında, onun yanı sıra, “Mülkiyet İlişkisi”
olmadığına göre, “Mülkiyet İlişkisi”nin değişmesi demek, dinin değişmesi; tüm
üstyapının değişmesi demektir.
O zaman Devrim de, bir dinden diğer dine geçiş demektir. Bir
dinden diğer dine geçme olmadan, bir devrimden, mülkiyet ilişkileri
değişiminden söz edilemez.
Marks, Devrim Teorisi’ni şöyle kuruyor:
“Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler,
onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar.
İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst
eder.”
Peki Üstyapı, Din denen şeyin karşılığı olduğuna göre; din
dışında mülkiyet ilişkileri de olamayacağına göre, o zaman yukarıdaki
satırları, Burjuvazinin Din’e inanç diyen ideolojisinin kavramıyla değil de,
Bizzat aydınlanmanın kör bağırsağından arındırılmış, Marksizm’in, Tarihsel Maddeciliğin
(Diyalektik Sosyolojinin) kavramıyla Marks’ın satırlarını şöyle okumak ya da
yazmak gerekir: “İktisadi temeldeki değişme, Üstyapı denen Dini büyük ya da az
bir hızla alt üst eder.”
Böyle okunduğu an, devrim anlayışındaki bu değişme, hem
tarihin kavranışında, hem de programda değişme anlamına gelir. Böylece hem
Tarih’i hem de dinleri (yani toplumların üstyapılarını) anlama olanağı doğar.
Örneğin, bu bize Tarihsel Maddecilik kitaplarının hepsindeki
çok temel bir eksiği açıklama ve giderme imkânı verir.
Bilindiği gibi, Marksizm’e göre bu tarihsel gidişin
devrimlerle olması gerekiyor. Ama Marksist el kitaplarında, Modern burjuva
devrimlerinden başka bir devrimden söz edildiğini bulamayız. Örneğin, (bu
kavramların yanlışlığı da ayrı bir konu olmakla birlikte) “köleci toplum”a veya
“feodal toplum”a hangi devrimle geçilmiştir? Eğer Marks’ın yukarıdaki ifadeleri
doğruysa, hızlı ya da yavaş bir devrimler olmuş olması gerekir. Ama bu yönde
bir gönderme yoktur.
(Kıvılcımlı’da “Tarihsel Devrim” kavramı vardır ama o da
Marks’ın hatasıyla malul olduğundan, dikkati çektiği devrimleri, “Üretici
Güçler” kavramının içeriğini değiştirerek açıklamaya çalışır. Yani
uygarlıkların ve uygarlık rönesanslarının aslanda dinsel, yani toplumun
üstyapısına ilişkin değişimler olduğunu söyleyemez.)
Yani mülkiyet ilişkilerini ve hukuku, dinden bağımsız ve
onun yanı sıra var olan bir şey olarak görünce, tarihteki devrimler de
tanımlanamamaktadır; Tarih devrimsiz bir tarihe dönüşmektedir.
Hâlbuki Mülkiyet ve hukuki ilişkilerin değişiminin, bunlar
din dışında var olamayacağından, dinlerin değişimi anlamına geldiğini bilirsek
hemen bu sorun çözülmektedir. Peygamberler; tek tanrılı dinlere geçişler veya
efsanelerin (mitolojinin) tanrılaşmış yeni dinler kuran kahramanlarının aslında
hep devrimler yaptıkları; toplumların üstyapısının yeni bir örgütlenmesine
öncülük ettikleri ortaya çıkar. İslam veya Muhammet bir devrim ve devrimci
olarak ortaya çıkar. İsa ya da Hıristiyanlık da aynı şekilde.
Böylece, tarih kavrayışı da, o “ilkel”, “köleci”, “feodal”
tarzındaki, mülkiyet ilişkisini dinden koparan, metafizik bağlamından ve deli
gömleğinden kurtulur. İnsanlık tarihi Komün, Uygarlık ve Modern Kapitalizm
biçiminde çok net ve her birinden diğerine geçiş bir dinden diğer dine geçişe
tekabül eden bir anlaşılırlık kazanır. Bundan sonra, o dinlerin, yani üretim
ilişkilerinin karşılıklı ilişkilerinin ortaya çıkaracağı çeşitli varyasyonları
anlamak ve çözmek çocuk oyuncağı haline gelir (Bunun örneklerini, Beşikçi
Eleştirisi adlı kitapta, Alevilik, Şafilik, İslam, Budizm, Şamanizm bağlamında
ana hatlarıyla göstermeye çalıştık.)
Böylece bütün önemli din kitaplarının, destanların;
peygamberler tarihinin ve bütün felsefe tarihlerinin devrimlerin tarihini
anlattıkları veya bu devrimlerle ortaya çıkacak üst yapının temellerini
attıkları ortaya çıkar. Bu bakış aynı zamanda, aydınlanmacıya saçma görülen ve
aslında açıklanamayan dinlerin ve din kitaplarının, dinin temeli olan
tapınakların niçin böyle merkezi, tüm toplumsal hayatı kapsayan bir yeri
olduğunu; o saçma gibi görünen kitapların nasıl bu kadar etkili olabildiğini de
açıklar.
Zaten Din’i inanç olarak ele alan burjuva sosyolojisi,
bizzat onun açıklama olanağını da yitirir. Bütün insanlık tarihi, hurafelere
inanışın tarihi olarak görülür.
O halde, bizlerin bütün tarih bilgisi, bütün tarih kitapları
da, modern burjuva toplumunun kavramlarıyla çarpılmış olarak tarihe baktığından
ve onu öyle aktardığından, baştan aşağı bilim dışıdır; ideolojiktir ve burjuva
toplumunun örgütlenmesinin araçlarıdır. Onlar da Modern Toplumun “Kıssas-ı
Enbiya”larıdır.
O halde tüm tarihin yeniden görülmesi ve yazılması
gerekmektedir.
Ama bu kavrayış, daha da önemli olarak, bizlerin geleceğe
ilişkin programında ve devrim tasavvurlarında müthiş bir alt üstlük yaratır ve
şimdiki program ve tasavvurların, burjuva uygarlığının kavramlarına sıkışmış
olduğun gösterir.
Bir çocuğun bile yapabileceği ilk çıkarsama şudur: Üretim ve
Mülkiyet ilişkisi, böyle birbirine bağlı ise, Mülkiyet ilişkisini değiştirmek
aynı zamanda dini değiştirme olmak zorundaysa, bizlerin yapacağı devrim, bir
din (Üstyapı) değişikliğine tekabül etmelidir. Bu din (Üstyapı) ne olacaktır?
Modern Kapitalist Toplumun üstyapısı, ya da dini, özel ve
politik ayrımı; din, hukuk, kişisel, estetik vs ayrımı olduğuna göre; bu
ayrımın kendisi aslında sosyolojik ayrılmazlığın ifadesi olduğuna göre;
sosyalist bir devrimin üstyapısı, her şeyden önce, burjuvazinin dininin bu
ayrımına son vermek zorundadır. Yani sosyalist devrim, Özel - Politik ayrımını
ortadan kaldıran bir üstyapı, yani din gerçekleştirmelidir. Diğer bir ifadeyle
nasıl İnsan (modern toplunun kelimei şahadeti olan insan hakları evrensel
beyannamesinin insanı) , Müslüman’ı, Hıristiyan’ı veya Alevi’yi yok ettiyse;
Sosyalizm de İnsan’ı yok etmek zorundadır. Ceza suçun cinsinden olmalıdır.
Ancak o zaman bir Sosyalist Devrim’den söz etmek mümkün olabilir.
Ama uluslar insanı da yok etmiştir.
İnsan’ı yok etmek için de önce onu önce ortaya çıkarmak
zorundadır. Türk, Alman, Fransız, Amerikalı’yı yok ederek ancak İnsan’ı var
edebilir.
Ayrıca pek ala, aynı din içinde; aynı üretici güçlerin
gelişmişliği düzeyinde, farklı mülkiyet ilişkileri; yani farklı dinsel biçimler
olabilir. Örneğin, kara sabana dayanan Komün de olabilir; Kölecilik de; yarıcılık
da. Aynı şekilde, özel politik ayrımına dayanan, Ortak mülkiyet de; özel
mülkiyet de olabilir. Bunlar aynı uygarlık içindeki varyasyonlardır. Örneğin
Antik dinlerde ve çağda, Komün’ün toplumsal ağırlığı Ortak mülkiyetin ve
dolayısıyla dinin farklı yorumlarını (Tarikatler, mezhepler) getirmiştir. Ayın
şey Modern çağda da olabilir. Komün’ün yerini ezilen sınıflar aldığında,
burjuva uygarlığının dininin heretik biçimleri aynı din çerçevesinde ama farklı
mülkiyet biçimi içinde olabilir. Ve tarih olduğun da göstermiştir. Sovyetler ve
diğerleri.
O halde, Ekim Devrimi ve onun kurduğu düzen, modern toplumun
dini içinde farklı bir mezhep gibi kavranabilir. O, burjuva ya da modern
uygarlığı ve dini sorgulamamış; o uygarlık ve din çerçevesinde, ezilenlere daha
elverişli yaşam koşulları sunacak, mülkiyet ilişkileri sağlamayı hedeflemiştir.
(Bunu da tamamıyla başardığı söylenemez.)
Yani bir bakıma, Marksizm, buraya kadar gösterdiklerimizle,
bizzat kendisi, burjuva uygarlığının ufkunda kaldığından, o uygarlığın içinde heretik
bir muhalefet (zındıklık) olarak kalmıştır. Başka bir uygarlığı
programlaştıramamıştır. Dolayısıyla Ekim Devrimi, tıpkı İslamiyetin Göçebe
Oğuzlar veya Berberiler eliyle yayılması ve biraz gençlik aşısı alması gibi;
burjuva uygarlığının işçiler eliyle yayılması ve biraz gençlik aşısı almasıdır.
Onun üstyapısını sorgulamaz ve dokunmaz, aksine yayar.
Başka bir Üstyapı yani Din kurmak zorunda olan İşçi ve
sosyalist hareketin programı, kendisini, sadece mülkiyet ilişkileri ve politik
ilişkilerle sınırlayamaz.
Şimdiye kadar bütün programlar böyle oldu işçi hareketinde.
Ama böyle bir durum mümkün değildir, bizzat bu program anlayışı; dinin yanı
sıra, hukuk ekonomi, politika tarzındaki burjuva toplum örgütlenmesinin
temeliyle damgalıdır. Program tüm üstyapıyı kapsamak zorundadır. Kendisini,
sadece, ekonomik, hukuki ve politik tekliflerle sınırlayan ve bundan ötesini
bilinmeze bırakan bir program, burjuva uygarlığının kategorilerinin dışına
çıkamadığı için, o uygarlığın karşısında bir alternatif de oluşturamaz.
Program, ayrı bir Din, yani tümüyle üstyapı olmak
zorundadır. Bu, bugünkü üstyapının temelini havaya uçurmak olarak
anlaşılmalıdır; tüm ayrıntıların belirtilmesi, geleceğin toplumu için “Mutfak
reçeteleri” hazırlamak olarak değil. Yani, örneğin, özel, politik, ekonomik
ayrımına son vermek; ayrımın kendisini sorgulamak zorundadır. Ama bunu
yapabilmek için, öncelikle kendisinin özeleştirisini yapmak; kendi kullandığı
kavramları eleştirmek, kullandığı burjuva uygarlığının kategorilerinin
sosyolojik kategoriler değil; burjuva uygarlığının kategorileri olduğunu görmek
ve göstermek zorundadır. Burada yapmaya
çalıştığımız tam da budur.
Böylece, “başka bir uygarlığı programlaştırmak” veya “ahlaki
bir boyut eksikliği” gibi birçok Marksist’in sözünü ettiği sorunlar da bir
kılıç darbesiyle çözülmektedir.
Din’in tümüyle üstyapı olduğu önermesi, Gordiyos düğümünü
kesen İskender’in Kılıcı gibidir. Marksizm’in ve sosyalist hareketin ve işçi
hareketinin kör düğüm olmuş bütün sorunları, birbiri ardından bir kılıç
darbesiyle çözülmektedir. Yeter ki bu kılıcı kullanmayı bilelim.
Bizzat Marksizm’in ve Sosyalist hareketin ve İşçi
hareketinin tarihine bu ışık altında baktığımızda, o da başka bir anlam
kazanmaktadır.
Henüz böyle bir program anlayışına ve bu anlayışın teorik
temeli olan Tarihsel Maddeciliğe varamaması, Marksizm’in ve işçi sınıfının,
onun henüz, tarihsel olarak burjuva uygarlığını aşacak olgunluğa varmadığını;
keza, o toplumun henüz olanaklarını tüketmemişliğini de gösterir. Marks bizzat
önsözdeki satırlarında kendisinin bu zaafını da açıklayan anahtarı sunmaktadır:
“İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir
toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu
ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla
gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme
bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman
görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi
koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar”
*
İşçi hareketi, bir bakıma, çürümüş imparatorluk veya
uygarlıkları yıkan, ele geçiren, ona ilk zamanlarının dinamizmini veren ama onu
başka bir kaliteye, daha üstün bir uygarlığa geçiremeyen göçebe fatihlerin durumuna
benzemiştir.
Her devrim, daha yayılırken, aynı zamanda çürümeye
gerilemeye de başlar. İster Hıristiyanlık, ister İslam olsun bu görülebilir. Bu
çürüyen uygarlığın dini ile dinlenmiş göçebe fatihler onu yıkarken aynı
zamanda, yayarlar. Oğuzların, Bizans ve Abbasi İmparatorluklarını yıkışı göz
önüne getirilsin.
Ama bu yayış, bizzat kendisi de aynı o dini çürüten güçlerin
etkisi altındadır. Yani Selçuklular örneğin, Abbasileri daha yıkarken,
kendileri de İslamiyet’i çürüten toplumsal güçlerin etkisi altına girerler.
Diğer yandan, yıktıklarını orijinal biçimiyle de kuramazlar, onun yozlaşmış
biçimlerine bir dinamizm verirler. Örneğin, İslam’ın ilk yıllarında Halifeler
seçilirken, bu Seçim’e bir dönüş olmaz artık. Yeni Fatihler de çökkün dönemin
soydan gelen Sultanları olurlar. İlk fetih günlerinin, eşitler arasında birinci
olan askeri önderi, kendisine taze bir soluk verdiği dinin hızlı çöküşünden de
hızlı bir şekilde, daha zaferinin kanı kılıcında kurumadan, eşit yoldaşlarını,
kardeşlerini öldürmeye başlar.
Diyelim ki Selçuklu ve Osmanlı yayılışları; göçebeler eliyle
yapılmış İslam devrimi; ya da bu devrimin yayılması idiyse; Endülüs, Berberler
eliyle yapılmış İslam devrimi yayılışı idiyse; Ekim Devrimi de; burjuva
devriminin, modern dinin, işçiler eliyle yapılması ve yayılmasıdır.
İşçiler, Ekim Devrimi’nde, bizzat, ayrı bir din olmayan;
sadece mülkiyet ve devlet ilişkilerini düzenleyen programlarıyla, başka bir din
kuracak kapasitede olmadıklarını ama o uygarlığın dinine ilk dönemlerinin
canlılığını verebilecek kapasitede olduklarını bir şekilde ifade etmiş
oluyorlardı.
Tam da işçi hareketi ve sosyalizm, burjuvazinin dininin
ötesine geçemediği için, krize girmiş bulunmaktadır. Yani sosyalizmin ve İşçi
hareketinin krizi, bu nedenle, burjuva uygarlığının krizinin bir görünümüdür.
Burjuva uygarlığı ve dini, olanaklarını tükettiği için, işçi hareketi ve
sosyalist hareket, o dinin kabulleri içinde bir program oluşturamamaktadır.
Bir dinin gericileşmesi, yozlaşması başkadır, olanaklarını
yitirmesi başkadır. İslam daha Halifeler döneminde yozlaşmaya başlar; ama bu
yozlaşmış biçimiyle bile, hala yayılmasını sürdürür çünkü olanaklarını
tüketmemiştir.
Burjuvazinin dini, daha Thermidor günlerinde, gericileşmeye
başlamıştı; tıpkı Emevilerin egemenliği ile, halifelerin seçiminin ve silahlı
Müslümanlardan oluşan orduların tasfiyesi ile halifeliğin soydan geçişini
geçirmeleri gibi, Napolyon’un kendini İmparator ilan etmesiyle İslam devrimiyle
aynı akıbeti paylaşmaya başlamıştı. Ama bu burjuvazinin dininin, olanaklarını
tükettiği anlamına gelmiyordu.
İşçi hareketi ve sosyalist hareket esas olarak, tıpkı Komün
yaşamından yeni çıkan Oğuzlar veya Berberiler gibi, bu dinin ilk devrimci
döneminin hayallerinin ve üst yapısının peşindeydi. Buna eklemek istediği ayrı
bir uygarlık değil; o uygarlığın eşitsizliklerine ve aşırı sömürüsüne son
vermekti. Yani o uygarlıkta bir reformdu. Bunu Mülkiyet ilişkilerini
değiştirerek elde edebileceğini düşünüyordu.
Ama iktidarı ele geçirdiğinde, Yani Ekim’de, bu uygarlığın
gerici biçimlerinin de yayıcısı oldu tıpkı göçebe fatihlerin feth ettikleri
uygarlığın gerici biçimlerinin yayıcısı olmaları gibi. Burjuva uygarlığının
dini, ilk başlardaki “vatanım yeryüzü, milletim insanlık” diyen ilk ideallerini
terk etmiş ve politik olanı, dile, dine veya belli bir toprak parçasına göre
tanımlayan gerici bir biçime geçmişti. İşçi hareketi, bir yandan “Demokratik
Cumhuriyet” programıyla bu dinin henüz devrimci döneminin ideallerini
savunurken, diğer yandan, “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı” parolası altında,
bizzat kendisi, modern toplumun dininin bu gerici biçimin yayıcısı oldu.
Ve bizzat kendi uğradığı, gençlik aşısı yaptığı dinden,
(özel savaş koşulları, Sınıfın yok olması; tecrit olması vs. gibi nedenlerle),
hiç de daha yavaş olmayan kendi çürümesi (Stalinizm) sonunda, burjuva
uygarlığının dininin, en gerici biçiminin bir yayıcısına dönüştü. Bu modern
toplumun dininin demokratik kökenlerine bile karşı çıkar oldu. Tıpkı,
Oğuzların, henüz Sünniliğin veya soydan halifeliğin olmadığı ilk İslamiyet’in
değil de, Sünniliğin yayılmasının araçları olmaları gibi.
Ekim Devrimi’ne bu tarz yaklaşım Troçki ve Lenin’lerin
yaklaşımları ile çelişmemekte, onları da içermekte ve daha geniş bir
perspektiften onları yeni bir ışık altında görmektedir. Örneğin, ABD’nin niye
içindeki cumhuriyetleri coğrafi parçalar ve bir dünya birleşik devletinin parçaları
gibi adlandırırken; İşçilerin devrim yaptığı Sovyetler’in; cumhuriyetleri,
dile, dine göre tanımlanmış uluslar halinde tanımladığı; niye bu gün
milliyetçiliğin en gerici biçiminin yayıldığını; hatta kendi çöküşünü bile
açıklamaktadır.
O halde, Ekim Devrimi, İşçiler eliyle yapılmış bir burjuva
devrimi veya burjuva uygarlığı yayılmasıdır. Burjuva uygarlığının üstyapısını
(dinini) yaymış, ama ilk zamanlar onun devrimci dönemine belli bir dönüşü
içerirken, kendi hızlı yozlaşmasıyla, onun en gerici biçiminin de yayıcısı
olmuştur.
Elbette Lenin’ler, Troçki’ler Sosyalisttiler. Milyonlarca
işçi ve sosyalist, Sosyalist bir devrim yaptığını düşünüyordu. Ama yaptıkları,
özünde işçiler ve Sosyalistler eliyle yapılmış bir burjuva devrimi, daha
doğrusu bu devrimin, burjuva uygarlığının bir yayılışıydı. Bunun daha eşitlikçi
bir versiyonu amaçlanıyordu. Kaldı ki ona bile ulaşılamadı. Tarihte de
benzerlerdi vardır: Karmıta’lar gibi.
Onların sosyalist inançlarından zerrece şüphe etmiyoruz ve
kendimizin onların mücadelelerinin sürdürücüsü görüyoruz. Ama Marks’ın dediği
gibi, “ Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre
dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu
dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak, bir hükme
varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle,
toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak
gerekir.”
Burada yapmaya çalıştığımız tam da budur.
09 Ekim 2005 Pazar
Bu yazının kısaltılmış bir versiyonu Siyaset Dergisi’nde
yayınlandı.
Üslupta bazı düzeltmeler yaptık.
1 Kasım 2017 Çarşamba
Demir Küçükaydın
demiraltona@gmail.com
Bloglar:
https://steemit.com/@demiraltona
https://demirden-kapilar.blogspot.de
Video:
https://www.youtube.com/user/demiraltona
Podcast:
https://soundcloud.com/demirden-kapilar
İndirilebilir kitaplar:
https://drive.google.com/open?id=0BxCB_Gtx8VYAcDREeTJVLW93MjA





