Kudüs, siyasal İslam ve büyük riyakârlık
“Gelelim bizimkilere. İslamcısıyla, muhafazakârıyla,
milliyetçisiyle Türk sağı bölgede her zaman Amerikancı oldu, her zaman
emperyalizme çalıştı. “Komünizme karşı mücadele”yle başlayan süreç, 1. Körfez
Savaşı’nda “bir koyup üç alma”ya, 2.Körfez Savaşı’nda işgale ortaklık için at
pazarlığı yapmaya, Afganistan işgaline ön saflarda koşmaya, NATO Libya’yı
vururken lojistik destek vermeye, daha iki gün önce “Ey ABD ÖSO’yu birlikte
kurmadık mı” vecizesinde de ifade edildiği üzere Suriye’yi birlikte yakıp
yıkmaya uzandı”
Trump seçim vaadini yerine getirip Kudüs’ü İsrail’in
başkenti olarak tanıyan kararı imzaladı. Şüphesiz ki bunun ABD’deki iç
siyasetle ve güç mücadelesiyle doğrudan bir bağlantısı var, yine şüphesiz ki bu
karar Ortadoğu’da önemli sonuçlar doğuracak, aktörlerin pozisyonlarını yeniden
belirlemelerini sağlayacak, ciddi kırılmalar ve krizler yaratacak. Ancak bu
yazının konusu bunlar olmayacak, tüm bunları önümüzdeki günlerde zaten bol bol
konuşacağız.
Bu yazının konusu, Kudüs’ün İsrail’in başkent ilan
edilmesine Türkiye’dekiler de dâhil İslamcıların verdiği tepkinin sahteliği ve
siyasal İslam’ın riyakârlığı olacak. Çünkü Trump’ın bu kararı alabilmesinin
gerisindeki en önemli faktörlerden birinin siyasal İslam’ın ABD ve İsrail’le
kurduğu ilişki olduğunu, bu kararın alınmasını siyasal İslam’ın emperyalizme
taşeronluk hizmetinin mümkün kıldığını tane tane anlatmak gerekiyor.
Buraya giden yolu seküler Arap siyasetinin bizzat ABD ve
İsrail eliyle bitirilmesi, petrol şeyhliklerinin akıttıkları petro-dolarlar ve
bunlar tarafından palazlandırılan siyasal İslamcılar açtı. Beraberce Arap
anti-emperyalizmini, Nasırcılığı, bağımsızlıkçı siyasi çizgiyi
etkisizleştirdiler, Filistin direnişini böldüler, direnişin arkasındaki
ülkeleri birer birer hedef aldılar, Vahhabi-Selefi akımları el birliğiyle
yarattılar, işbirlikçi rejimler inşa ettiler.
Daha yakın zamanda ise Soğuk Savaş’tan geriye kalan son üç
rejimi ve başındaki üç ismi, Kaddafi, Saddam ve Esad’ı devirmek istediler, her
üçü de Filistin direnişinin önde gelen destekçileriydiler, ilk ikisinde
başarılı oldular, Suriye’de duvara tosladılar. Her üç ülkede de müdahalenin
ortağı ve taşeronu İslamcılardı, emperyalizm milyonlarca insanı bombalarla,
açlıkla, hastalıkla katlederken onlar da üzerlerine düşen taşeronluk hizmetini
yerine getirdiler.
Gelelim bizimkilere. İslamcısıyla, muhafazakârıyla,
milliyetçisiyle Türk sağı bölgede her zaman Amerikancı oldu, her zaman
emperyalizme çalıştı. “Komünizme karşı mücadele”yle başlayan süreç, 1. Körfez
Savaşı’nda “bir koyup üç alma”ya, 2.Körfez Savaşı’nda işgale ortaklık için at
pazarlığı yapmaya, Afganistan işgaline ön saflarda koşmaya, NATO Libya’yı
vururken lojistik destek vermeye, daha iki gün önce “Ey ABD ÖSO’yu birlikte
kurmadık mı” vecizesinde de ifade edildiği üzere Suriye’yi birlikte yakıp
yıkmaya uzandı.
Gelelim Filistin’e. Türkiye İslamcılığının 1980’lerin
ortasına kadar Filistin diye öncelikli bir gündemi yoktu. Direniş sol-seküler
ve anti-emperyalist bir karakterdeydi ve doğal olarak bunlar siyasal İslam’ın
pek hazzettiği şeyler değildi. Ne zaman ki ABD ve İsrail İslamcıları kullanarak
direnişi böldü, direnişte ne zaman ki dinsel öğeler baskın hale gelmeye
başladı, Türkiye İslamcılığı olanca riyakârlığıyla Filistin’i kendi davası ilan
etti.
Daha yakın zamanlara gelelim. “One Minute” da Mavi Marmara
da Filistin’le samimi bir dayanışma ve Filistin davasına inançlı bir destekten
ziyade, esas olarak yeni-Osmanlıcı dış politikanın Sünni kuşağının/İhvan
rejimlerinin lideri olma adına giriştiği siyasal şovun bir parçasıydı, birer
siyasal hamleydi. Zaten sonrasında “birbirimize ihtiyacımız var” denilerek
İsrail’le anlaşıldı, Mavi Marmara ve aslında Filistin davası da 20 milyon
dolara satıldı.
Ancak İslamcı riyakârlığını ne Mavi Marmara davasının
satışına ne de seçim sürecinde Trump’a verilen desteğe indirgeyebiliriz, bunun
için asıl olarak bakılması gereken yer emperyalizmle işbirliğidir. Filistin
davasının gerisindeki üç ülke, Libya, Irak ve Suriye emperyalist müdahaleye
maruz kalırken, kim taşeronluğa talip olmuştur? “NATO’nun Libya’da ne işi var”
sorusundan kaç gün sonra NATO operasyonuna iştirak edilmiştir? “Irak’a ilk
bomba düştüğü gün kasaya 8,5 milyar dolar girecek” cümlesi nasıl sarf
edilebilmiştir, Suriye sınırında CIA ofisleri ve ÖSO kampları ne zaman
kurulmuştur? Bu sorular doğru bir şekilde yanıtlanmadan İslamcıların “Filistin
davası” anlaşılamaz.
Suriye’ye yönelik büyük kıyım boyunca İsrail defalarca
Suriye’yi vurdu, Türkiye İslamcılığı tek kelime etmedi, Golan’da El Kaide
militanlarının İsrail tarafından tedavi edilmesini gördüğünde hiç “acaba”
demedi, Trump kimyasal silah bahanesiyle Tomahawk füzeleriyle Suriye’ye
saldırdığında ayakta alkışladı, “geç kaldınız, devamını getirin” diye amigoluk
yaptı. Trump haydi dese “Pers yayılmacılığı”na karşı birlikte İran seferine
çıkılacaktı.
Velhasıl, geçmişten bugüne siyasal İslam, Amerikancılığıyla,
işbirlikçiliğiyle, anti-emperyalist, sol ve seküler güçlere olan düşmanlığıyla
Ortadoğu’yu bir cehennem haline getirdi, bugünkü manzaranın ortaya çıkmasının
sorumlusu oldu ve Kudüs’ün başkent ilan edilmesine giden yolun taşlarını
döşedi. Arap coğrafyasında anti-emperyalist siyasetin yerini Vahhabiliğin, El
Kaide’nin, İhvan’ın, ılımlı İslam’ın almasının sonuçlarını yaşıyoruz ve yarın
Cuma namazı çıkışı ABD-İsrail bayrağı yaksalar da nafile. Aklayamazlar
kendilerini, riyakârlıklarının üzerini böyle örtemezler.
Buradan çıkış mı? Tam da yukarıda anlattığımız nedenlerle,
solun, seküler siyasetin, anti-emperyalizmin yeniden bölgede bir güç haline
gelmesiyle, Ortadoğu halklarının yeni bir uyanış yaşamasıyla mümkün olabilecek
ancak. “Zor” mu dediniz? Elbette ki zor ama bu olmayacaksa zaten çıkış falan da
olmayacak. (FATİH YAŞLI – BİRGÜN)
