Emperyalizmin dağarcığındaki en tehlikeli sözcük: “Reform” ve Leninist Devrim
2017 yılı her türden gericiliğin, savaş ve sömürünün dünya
ölçeğinde büyüdüğü bir yıldı, ama aynı zamanda Ekim Devrimi’nin, ezilen ve sömürülenlerin
ilk büyük şöleninin de 100. yılıydı. Zamanımız sömürüye ve gericiliğe boğulmuş
olduğu için Ekim Devrimi’nin mesajı 100. yılında en canlı haliyle yaşıyordu
2017 başlarken tüm dünyanın gözü Amerika’da, Trump’ın
üzerindeydi. 2017’nin ilk günlerinde kabinesini oluşturmakla meşgul olan
Trump’ın yaratacağı muhtemel etkiler üzerine tahminler basının sayfalarını
kaplıyordu. 2017 yılı pek çok önemli sosyal, politik gelişmeye sahne oldu,
ancak bir temel eğilim, daha doğrusu kapitalizmde olgu ve süreçlere asıl
basıncı yapan eğilim varlığını derinleştirerek sürdürdü. Bu eğilimi en açık
haliyle yıl sonunda Bloomberg’in haberine yansıyan bir dizi rakam üzerinden
görmek mümkündü. Haberde verilen bilgilere göre, dünyanın en zenginleri 2017’de
servetlerine 1 trilyon dolar daha eklemişti ve “hisse senedi piyasaları
ekonomik, sosyal, politik bölünmeleri umursamadan rekor seviyede yüksekliklere”
ulaşmıştı. (World’s Wealthiest Became $1 Trillion Richer in 2017, Dec 27)
Eşitsizlik ekstrem seviyelerde
Bloomberg’in Milyarderler İndeksine göre, 2017’de dünyanın
en zengin 500 kişisinin serveti yüzde 23’lük bir büyüme yaşadı. 26 Aralık 2017
hesaplamalarına göre, 500 milyarder 5.3 trilyon dolarlık bir serveti kontrol
ediyordu ve 26 Aralık 2016’da bir yıl önce yapılan hesaplamada bu rakam 4.4
trilyon dolardı. Dünyanın en zenginlerinin 2017’nin kazananları ve kaybedenleri
başlığı altında verilen bilgilere göre, 2017’de kaybeden zenginlerin en büyüğü
Suudi Arabistan’ın en zengini Prens Velid Bin Talal olmuştu. Talal’ın
servetindeki ciddi azalmanın Riyad’daki yolsuzluk operasyonları kapsamında
gözaltına alınması sonrası yaşandığı verilen bilgiler arasındaydı.
2017 sonunda Thomas Piketty tarafından açıklanan Dünya
Eşitsizlik Raporu’nda da 1980’den günümüze eşitsizliğin rekor seviyelere
yükseldiği geniş verilerle ortaya konulmuştu. Değişik ülkelerden 100
araştırmacının çalışması sonucu oluşan raporda, dünya nüfusunun en zengin yüzde
birinin 1980’den bu yana üretilmiş olan toplam servetin yüzde yirmi yedisini
ele geçirmiş olduğu saptanmıştı ve Piketty eşitsizliğin dünya çapında “ekstrem
seviyelerde” olduğuna dikkat çekiyordu.
Dünya çapında “ekstrem seviyelerde” seyreden eşitsizliğe,
“ekstrem seviyelerde” milliyetçiliğin, ırkçılığın eşlik etmesiyse 2017’nin en
görünür politik olgusuydu. “Kan ve toprak”, “Yabancılar kovulsun” sloganları
ABD’de Charlottesville’den Varşova’ya kalabalık grupların dillerindeydi.
Charlottesville’de toplanan Neo-Nazi gruplar taşıdıkları silahları gururla
dünyaya gösterirken, anti-faşist göstericilere karşı uyguladıkları şiddet en
tepeden Beyaz Saray’dan örtük onay buluyordu.
Neo-Nazilerin iktidar yolculuğu
2017 sonunda gerçekleşen seçimin ardından Avusturya Halk
Partisi’nin Neo-Nazi Özgürlük Partisi ile bir koalisyon hükümeti kurması;
polis, ordu ve istihbaratın Özgürlük Partisi üyesi bakanlar tarafından kontrol
edilmesi olasılığının belirmesi üzerine başta Haaretz gazetesi olmak üzere bazı
tepkiler gelişti. Bu tepkiler üzerine, 1945 sonrası ilk kez bu seçimde
Avusturya Parlamentosu’na giren bir Yahudi milletvekili olan Avusturya Halk
Partisi’nden Martin Engelberg Haaretz’de bir yazı kaleme aldı.
Engelberg yazısında koalisyon ortakları Özgürlük Partisi
hakkında şunları yazmıştı: “Kuşkusuz Özgürlük Partisi’nin bir tarihi var.
Özgürlük Partisi kendisini gerçekten Nazi mirası üzerinde inşa etti. Savaş
sonrası Avusturya’sının politik bir gerçeği olarak, eski Nazilerle ve savaş
suçlularıyla ilişki kurdu, fakat politik tarihe bakmak lazım. 1970’lerde önde
gelen Sosyal Demokrat Başbakan Bruno Kreisky Özgürlük Partisi ile politik
partner olarak ilk ilişkiyi kurdu. 2000 yılında Muhafazakarlar Özgürlük Partisi
ile bir koalisyon hükümeti kurdu.” (Don’t fixate on the Freedom Party. In
Austria today, the real anti-Semitic threat is from Muslims, not Nazis,
Haaretz, Dec 20)
Yazısında, Avrupa’daki yeni politik gerçeklikle yüzleşmek
gerektiğini savunan Engelberg, “Ağırlıklı olarak Batı Avrupa şehirlerinde
yaşayan artan sayıda Müslüman genellikle burada üzerinde yaşadıkları ülkenin
yasalarını değil kurdukları paralel toplumlarda İslam’ın şeriat yasalarını
üstün tutuyorlar. Büyük tehlike olan yüksek düzeyli bir anti-semitizm
sergiliyorlar” diye yazmıştı. Engelberg’e göre, bugün Avusturya’da “Yahudilere
Ölüm” diye bağıran Neo-Naziler yoktu. Müslümanlara saldıran sağcıların olduğu
da söylenemezdi, ama zamanı gelince Müslümanlar Yahudilere saldıracaklardı.
Engelberg, aşırı-sağcıların anti-semitizminin artık gözden kaybolduğunu, bir
tehdit oluşturmadığını ileri sürüyordu.
Engelberg’in reformları
Engelberg yeni hükümetin zorlu ve ciddi işler, önemli
reformlar yapmak zorunda olduğunu belirtiyor ve bunları şöyle sıralıyordu: “Avusturya’da
vergiler çok yüksek, bürokrasimiz, yasalarımız ve düzenlemelerimiz ekonomik
büyümeyi büyük ölçüde bloke ediyor. Sosyal güvenlik sistemimiz ve eğitimimiz
kötü durumda, bunların tümü reforme edilmek zorunda.”
Engelberg’in “reform”larının neleri içerdiği, The
Economist’te yeni koalisyon hükümetinin ele alındığı bir yazıda daha net ortaya
konulmuştu. Economist, yeni koalisyon hükümetinin gerçekleştirmeyi öngördüğü
“reform”ları övgüyle karşılamıştı. Economist “reform”ların “Avusturya’nın
korporatist çalışma düzeninin ve refah devleti modelinin liberalize edilmesi,
işgünü uzunluğu sınırının günlük 12 saate çıkarılması, iş temelli sigorta
fonlarının güçlendirilmesi, gelir ve şirket vergilerinin düşürülmesi”ni
kapsadığını; bunların yanı sıra “reform”lar kapsamında güvenliğin daha iyi
sağlanması amacıyla 2000’in üzerinde yeni polisin sokak ve caddelerde
kontrolleri arttırmaya başlayacağını, Müslümanların cami ve okullarının daha
sıkı bir denetime tabi tutulacağını bildiriyordu. (Vienna Calling, The Economist,
Dec 23)
Sadece bu kadar da değildi; “reform”ların bir de yeni
göçmenleri kapsayan boyutu vardı. Bu konudaki “reform”lar sayesinde, başvurusu
kabul edilmiş göçmenlere verilen aylık 365 avro geçim ödemesi yarıya
düşürülecekti. Yeni gelen göçmenler herhangi bir geçim ödemesi alamayacak ve
normalde göçmenlerin yararlanmakta olduğu sağlık sigortası haklarının önemli
bir kısmından vazgeçeceklerdi.
Sermaye için ne güzel “reform”lar değil mi?
Economist’teki yazıda, Avusturya’da 2000 yılında gündeme
gelen Özgürlük Partili koalisyonun o dönem Avrupa ve dünya çapında kınandığı,
Avusturya’ya diplomatik yaptırımların uygulandığı, çeşitli devlet
yöneticilerinin daha önceden planlanan Avusturya ziyaretlerinin ve ortak
toplantıların iptal edildiği, ancak bu kez hiçbir ciddi dalgalanmanın
yaşanmadığı, Avusturya’nın geçmişteki gibi bir karantinayla yüz yüze gelmediği,
böylesi herhangi bir işaretin de ufukta görülmediği belirtiliyor. Economist’e
göre bu durum, dünyadaki “popülist yükselişi” gösteren bir ölçü olarak kabul
edilebilir.
Avusturya Yahudi Öğrenci Birliği Eş Başkanı Benjamin Gutman,
Engelberg’in yazısını Haaretz’de sert bir şekilde eleştirdi. Gutman yazısında,
“Bizler, Avusturyalı Yahudiler şunu açıkça belirtiyoruz: Özünde ırkçı,
anti-semit ve Nazi olan Özgürlük Partisi’nin hükümet için geçerli bir ahlaki
partner olmasını kabul etmiyoruz ve hiçbir zaman etmeyeceğiz” diyordu. (We
Austrian Jews Must Not Legitimize the Nazis in Our Government, Haaretz, Dec 20)
Gutman, Özgürlük Partisi lideri Heinz Christian Strache’nin 1989 yılında
Almanya’da yasaklanmış bir Neo-Nazi grup olan “Viking Gençliği” içinde faaliyet
gösterdiği için tutuklandığını; partinin milletvekillerinin yüzde kırkının yine
Almanya’daki çeşitli Neo Nazi gruplarla “kardeşlik” bağına sahip olduğunun bilindiğini
ileri sürüyor. Parti üye ve yöneticilerinin anti-semitik ve yabancı düşmanı söz
ve eylemlerinin sayısız kanıtı bulunduğunu ve bunların sadece bir kısmını
ortaya koymak için dahi değil böyle bir sütun bir tam sayfanın bile yeterli
olmayacağını belirtiyordu.
Anti-semitizm yerine İslamofobi
Engelberg’in aşırı-sağın tehdit oluşturmadığı yolundaki
iddiasının bütünüyle yanlış olduğunu söyleyen Gutman; Avusturya’nın resmi
devlet istatistiklerine göre, ülkede son bir yılda ırkçılık, anti-Semitizm ve
İslamofobi nedeniyle işlenen suçlarda dramatik bir yükseliş olduğunu bildiriyor
ve bu suçlarda yüzde elli dörtlük artışın saptandığını ifade ediyordu.
Avusturya’da aşırı-sağın anti-semitizmi politik bir silah olarak açıktan
kullanmadığının doğru olduğunu söyleyen Gutman’a göre bunun nedeni, bugünlerde
İslamofobi’nin çok daha elverişli bir politik silah olması ve Özgürlük
Partisi’nin Yahudi toplulukları ve İsrail’i “ortak düşman” bahanesini
kullanarak baştan çıkarmaya çalışmasıdır. Gutman’ın düşüncesini destekleyen bir
argüman Economist’teki yazıda da belirtiliyordu: Economist’e göre,
Anti-semitizm yükünden kurtulmak isteyen Strache seçim kampanyasında yeni ve
daha ılımlı bir profil çizmeye çalışmıştı ve bu çerçevede Trump’tan çok daha
önce, partilerinin Kudüs’ü İsrail Devleti’nin başkenti olarak kabul ettiğini
yüksek sesle dile getirmişti.
Gutman’ın vurguladığı bir başka önemli nokta gerçekten de
gelinen durumun vahametini ortaya koyuyor. Gutman, sadece anti-semitizme değil
Batı’da son yıllarda yükselmekte olan her türlü ırkçı, İslamofobik ve göçmen
karşıtı yaklaşıma karşı olduklarını ve Engelberg’in yazısında kullandığı,
“Müslümanların zamanı gelince Yahudilere saldıracakları” söyleminin sadece
aşırı-sağcıların propagandif bir senaryosu olduğuna inandıklarını belirtiyor.
Haaretz’de yayımlanan konuya ilişkin başka bir yazıda ise,
Strache’nin diğer Avrupalı aşırı-sağcı parti temsilcileri gibi İsrail’i ziyaret
ettiği; İsrail aşırı sağının temsilcileriyle görüşmeler yaptığı aktarılıyor.
Avrupalı aşırı-sağcıların İsrailli dostlarından Avrupa’daki Yahudi örgütlerinin
kendilerine olan yaklaşımlarını değiştirmeleri konusunda yardım istedikleri
bilgisi veriliyor. Fariz Farez, bunun ancak Müslümanların “ortak düşman” olarak
kabul edilmesi durumunda gerçekleşebileceğini, bu nedenle faaliyetlerin de bu
noktaya yoğunlaşmış olduğunu dile getiriyor. (When the Fear of Muslims Leads
Jews to Whitewash the Far Right, Haaretz, Dec 22)
“Şimdi hepiniz çok daha zengin oldunuz”
Trump kendisine ait bir zenginler kulübü tesisi olan Mar-a-Lago’da
toplanan kulüp üyeleriyle geçen cuma akşamı yemekte buluştuğunda arkadaşlarına,
“Şimdi hepiniz çok daha zengin oldunuz” demiş.
Trump’ın zengin arkadaşlarına bunu söylemesinin nedeni, yeni
imzaladığı “vergi reform” paketi. Trump’ın eşitsizlik kıskacı içinde ezilen,
yoksullukla boğuşan Amerikalı emekçilere aylardır “büyük ekonomik reform”
olarak sattığı bu değişiklik paketi sayesinde 18 milyon Amerikalı emekçinin
sağlık sigortasını kaybedeceği, 80 milyon Amerikalı emekçinin sırtındaki vergi
yükünün daha da artacağı ve en tepedeki yüzde birlik zenginlerin çok büyük
avantajlar elde edeceği en son Senatör Bernie Sanders tarafından ayrıntılarıyla
açıklandı. (Sanders attacks tax plan as Trump celebrates with friends: ‘You all
just got a lot richer’, Guardian, 24 Dec)
Trump’ın politik söyleminin de en belirgin unsurları göçmen
düşmanlığı ve “İslamcı terör”ü istismar ederek sunduğu İslamofobi’dir.
Amerika’daki neo-faşist gruplar da hem Trump’a hem İsrail devletine güçlü bir
destek sunmaktadırlar. Amerika’da ırkçılığın kalesi olan Breitbart yayın grubu
aynı zamanda Trump’ın ve işgalci İsrail devletinin savunucusudur. Hedef
tahtasındaysa birleştirici unsur olan “ortak düşman” “İslam tehdidi” vardır.
Zenginleri sürekli daha zengin, emekçileri daha yoksul hale
getiren son 40 yıl, 2017’de “ekstrem eşitsizlik” ve “ekstrem ırkçılık ve
milliyetçilik”ten oluşan bu kombinasyonu yaratmıştır. Öyle ki, yukarıda
gösterdiğimiz gibi, Avusturya’dan bir milletvekili artık açık açık “Batı Avrupa
şehirlerinde Müslümanların oluşturduğu paralel toplumlardan”, “zamanı
geldiğinde Müslümanların Yahudilere saldıracağından” söz etmektedir. Bunun,
geçmişte Avrupa Yahudilerinin yaşadığı gettoları hedef gösteren, etkili Yahudi zenginlerinin
varlığını istismar ederek “gizli iktidarlar oluşturan Yahudiler”
propagandasıyla beslenen anti-semitik söylemden farkı nedir? Bu tip kışkırtıcı
ırkçı-milliyetçi söylemlerin Avrupa Yahudileri açısından ne tür korkunç
sonuçlar yarattığı bugün çok iyi bilinmektedir.
“Paralel toplumlar” yok mudur? Kuşkusuz ki her sınıflı
toplum gerçekte bir dizi farklı toplumsal gruptan oluşur. Bu gerçekliğin bugüne
kadarki en kapsamlı ve güçlü açıklamasını Karl Marx ve Friedrich Engels
yapmıştır. Onlara göre, her sınıflı toplumda durumu ve çıkarları, üretim
araçları karşısında nesnel konumlanışları farklı ve karşıt olan toplumsal
gruplar vardır. Onlar bu gruplara toplumsal sınıflar demişlerdi. Kapitalizmde
egemen olan burjuva sınıfının ideolojisi milliyetçilikse, durumları ve
çıkarları karşıt olan bu grupları “milli birlik tesis eden”, “tasası ve sevinci
bir olan”, “kaynaşmış, imtiyazsız bir bütünlük” olarak sunmuş, tarihin, Marx ve
Engels’in yetkin bir biçimde ortaya koyduğu türden bir “sınıf savaşımları
tarihi” değil, “çıkarları çatışan milletlerin tarihi” olduğunu propaganda
etmişti.
Tarihi “çıkarları çatışan milletlerin” tarihi olarak
kavrayan, milletin ait olduğu özü “ırk”ta bulan ve “saf ırk” arayışına
çıkanların yolculuğunun son durağı faşizm olmuştu. Bu anlayış geçmişte olduğu
gibi bugün de emekçilerin birliğini engellemekte, emekçileri kendi sömürücüleri
ve gerçek düşmanları safında eyleme geçmek için seferber etmekte en etkili
araçtır. Bunalımlarla sarsılan, tıknefes, bunak emperyalist-kapitalizm bir kez daha
emekçileri bölmek, sömürüsünü sürdürebilmek ve emperyalist saldırganlık
eylemlerine emekçilerden onay üretmek için bu korkunç silaha politik alanda
geniş bir yer açıyor. 2017’nin politik olaylarının işaret ettiği en önemli
gerçeklik olarak bunun altı tekrar tekrar çizilmeli. Sürekli yoksullaşan, eski
yaşam standartlarını, sosyal güvenlik zırhlarını kaybeden Batılı emekçilere
ırkçı ve milliyetçi demagojilerle sarmalanmış bir politik söylem aracılığıyla
seslenen, her şeyin sorumlusu olarak Avrupa’nın belirli şehirlerinde kelimenin
gerçek anlamında “yeni gettolara” tıkıştırılan göçmen emekçileri ya da “milli
çıkarları tehdit eden haydut devletleri, adil davranmayan rakipleri” hedef
olarak gösteren bu zehirli akıma egemenler tarafından açılan geniş alana dikkat
çekilmeli.
1945’ten bu yana karşılaşılan en büyük insani kriz
Dünyanın milyarderleri açısından bu denli “verimli” geçen
2017’de bir önemli açıklamada Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Dairesi Başkanı
Stephen O’Brien’den geldi. O’Brien, dünyanın 1945’ten beri yüzleştiği en büyük
insani kriz ile karşı karşıya olduğunu, 20 milyondan fazla insanın açlık ve
kıtlık ile mücadele ettiğini ifade ederken, “kolektif ve koordineli bir şekilde
küresel düzeyde çaba sarf edilmezse bu insanlar açlıktan ölecekler”, “çok daha
fazlası acı çekerek, hastalıklardan ölecek” dedi. O’Brien, Yemen, Güney Sudan,
Somali ve Kuzeydoğu Nijerya için acil yardım çağrısı yaptı.
O’Brien’in acil yardım çağrısı durumundan hemen vazife
çıkaran Batı’nın sevgilisi son büyük “reformcu” Suudi Arabistan Veliaht Prensi
Muhammed Bin Selman’dı. Bu çağrılar üzerine iki yıldır kendi emriyle Yemen’de
gerçekleşen bombalamaların yoğunluğu daha da arttı, Yemen halkına gıda ve ilaç
yardımı sağlanan sınır kapılarına katı bir blokaj uygulandı. Bir taraftan “reformcu”nun
yağan bombaları, diğer taraftan blokaj nedeniyle baş gösteren yoksunluklar
nedeniyle kitlesel çocuk ve sivil ölümleri 2017 Yemen’inin tablosunu
oluşturuyordu.
Bir süredir, ana akım Batı kamuoyunun New York Times,
Financial Times, Guardian ve Economist gibi etkili mecralarında Ortadoğu’nun
son büyük “reformcusu” olarak sahne alan Prens 2017’ye gerçekten de damgasını
vurdu. Yıl boyunca, bir taraftan Yemen halkına ölüm kusmaya devam ederken,
diğer taraftan da bir gün Katar’a abluka uygulama kararı alıyor, diğer gün
Lübnan Başbakanını ayağına çağırıp ya “ev hapsi” ya “istifa” seçeneklerini
sunuyor; çok geçmeden Suudi düzeninin en zengin ve etkili unsurlarını Riyad’da
bir otele kapatıp ya “servetin” ya “özgürlüğün” diyordu. Dünyanın en zengin 500
kişisi arasında yer alan Prens Velid Bin Talal’a özgürlüğü için 6 milyar
dolarlık bir fatura kestiği dünya basınında günlerce yer aldı.
Batı’nın sevgili reformcuları
Prensin “reform” programı da Batı’nın en etkili isimleri
tarafından ayakta alkışlanmıştı. O da krallığın “devletçi ekonomik kurumlarını
liberalize edecek” “büyük çaplı özelleştirmeler” yapacaktı. Geçerken şu
“radikal İslamcı tehdit”e de bir el atacak, “radikal İslamcı örgütleri”
fonlamayı kesecek, ülkesinde de bir dinsel “reform”la 1979 öncesine dönüş
yapacaktı. Prensin “reform” programı o denli etkileyici bulunmuştu ki, Apple ve
Amazon’un gibi önemli şirketlerin yöneticileri daha önce hiç yatırımları
olmayan ülkede yatırımlar yapmak amacıyla Riyad’da görüşmelerini
sürdürmekteydi. (Apple and Amazon Working to Set Up Shop in Saudi Arabia Amid
Crown Prince’s Modernization Bid, Haaretz, 28 Dec)
Batı egemenlerinin doğu dünyasına rehber olacak bir önceki
sevgili “reformcusu”, “askeri vesayeti yıkan”, ülke ekonomisini “liberalize
eden”, “özelleştirme rekortmeni” “demokrasi savaşçısı” Tayyip Erdoğan’dı. O
denli memnunlardı ve bunu o kadar abartılı ifade ediyorlardı ki, onun Ortadoğu
Sultanlığı hayallerine dalmasında oldukça önemli bir payları vardı. Bürokratik
oligarşiyi duman edip yere seren adam Ortadoğu’nun makus talihini neden
değiştirmesindi ki? Tayyip Erdoğan “reformculuğunun” gelmiş olduğu nokta,
Ortadoğu’nun yeni Sultan adayı Prens Muhammed’in yolculuğunun olası sonuçlarına
güçlü bir ışık tutuyor…
Reformcular, devrimciler
2017 yılı her türden gericiliğin, savaş ve sömürünün dünya
ölçeğinde büyüdüğü bir yıldı, ama aynı zamanda Ekim Devrimi’nin, ezilen ve
sömürülenlerin ilk büyük şöleninin de 100. yılıydı. Zamanımız sömürüye ve
gericiliğe boğulmuş olduğu için Ekim Devrimi’nin mesajı 100. yılında en canlı
haliyle yaşıyordu. Ekim Devrimi’nin 100. yılının anımsatması gereken
gerçeklerden birisi bugünümüz açısından da büyük önem taşıyor. Ekim
Devrimi’nden üç yıl önce, Avrupa ve giderek başka coğrafyalar ve Rusya doruğa
çıkmış yoksulluk ve sefaletle, tarihin o güne dek gördüğü en büyük
katliamlarla, sarsılıyordu; o gün de egemen sınıflar emekçileri “milletin
kutsal ortak çıkarları” demagojisi aracılığıyla kendi öz çıkarları için
seferber etmişti ve milyonlarca emekçi milliyetçi ideolojinin motivasyonuyla birbirini
öldürüyordu.
O günlerde de bu korkunç durumun yarattığı büyük umutsuzluk
her yanı sarmıştı. Bırakalım emekçilerin elleriyle kurulacak savaşsız,
sömürüsüz yeni bir dünya umudunu büyütmeyi, Avrupa Sosyalistleri çok küçük
enternasyonalist çevreler dışında asıl önderleriyle, milyonluk emekçi
kitleleriyle kendi egemen sınıflarının safında sosyal-şoven savaş nutukları
eşliğinde başka ülkelerden sınıf kardeşlerinin avına çıkmıştı. Bu korkunç
tablonun etkisi altındaki Avrupalı aydınlar arasında “uygarlığın sonu”nu ilan
eden düşünceler egemen olmuştu. Bu büyük ihanetlerinden sonra Avrupalı
sosyalistler “reformcu” olarak anıldılar. “Reformcu” olarak anılmışlardı çünkü
onlar devrimden vazgeçmiş, kapitalist düzenle bütünleşmişti ve onların temel
işlevleri kapitalist düzeni “reform”lar aracılığıyla cilalama, emekçileri
sermaye egemenliğinin sürekliliği açısından belli sınırlar içinde tutma,
kontrol etme ile çerçevelenmişti.
Avrupalı sosyalistler emperyalist-kapitalist düzenin sadık
bekçilerine dönüşürken, Rusya emekçileri savaşın yarattığı korkunç sonuçları
sorgulayarak gerçek çıkarlarının nerede olduğunu ve ona nasıl
ulaşabileceklerini gösteren yolu buldular. O güne dek görülmüş en büyük
canavarlıklardan, ezilen ve sömürülenlerin kendi elleriyle kuracakları eşitlik
ve özgürlüğün dünyasına geçişte Rusya emekçilerine güç veren en önemli dayanak
noktası devasa dalgalar karşısında sınıfsal ve politik netliğini ve
kararlılığını hiç kaybetmeden duran Leninist politik önderlik olmuştu.
Zamanımız da emperyalist efendilerin büyük canavarlıklarına, çok büyük
tehlikelere gebe; ama aynı ölçüde büyük sınıf mücadelelerine, emekçilerin
toplumsal kurtuluş arayışlarına da gebedir. Ülkemizde ve dünyada en yakıcı
ihtiyaç bu gerici dalgalara karşı kararlı bir duruş sergileyecek ideolojik ve
sınıfsal netliğe sahip politik aygıttır. Umudumuz o dur ki, 2018 yılı sınıf
mücadelesinde, devrimci politik aygıtın inşasında önemli sıçramalara sahne
olsun… (Cenk Ağcabay – SENDİKA.ORG)
