Eşinden Osman Kavala'ya: Bu yıl insanlık herkese ulaşsın...
Eşinden Osman Kavala'ya: Bu yıl insanlık herkese ulaşsın
30 yıldır ilk defa bir yılbaşı gecesini birlikte
geçirmeyeceğiz galiba. Sana “iyi seneler” dilemek de tuhaf. Güzel haberler
alalım bu yıl, gazetelerde korkunç haberler olmasın, insanlar bu kadar acı
çekmesin, akıl, sağduyu, insanlık herkese ulaşsın…
Merhaba Osman,
30 yıldır ilk defa bir yılbaşı gecesini birlikte
geçirmeyeceğiz galiba. Bugün 29 Aralık ve ben hala “galiba” diyorum çünkü çok
tuhaf buluyorum bunu. Bugünlerde hayatımızdaki her şey çok tuhaf zaten.
Sebebini hiç anlayamadığım bu tutukluluk durumunun anlayamadığım taraflarından
biri de sana yazamamak oldu. Cam ardından telefonla konuşmayı bile mecburen
kabullendim, mektup yazıp mektup alamamayı kabullenemedim. Onun için bu
Cumhuriyet üzerinden yazmak fikri hoşuma gitti, gazeteye nasıl teşekkür
edeceğimi bilemiyorum. Sen orada klasikleri yeniden okumaya başladın. Ama
biliyor musun, son günlerde konuştuğum birkaç kişi bana aynı şeyi yaptıklarını
söylediler. İçeride de dışarıda da insanlara klasikleri yeniden okuma isteği
veren bir hava var anlaşılan. Ben zaten döner döner çocukluğumda okuyup da
anlamamış olduğum şeyleri yeniden okurum, biliyorsun. Sonuncusu Ses Sese
Karşı’ydı, umarım sen onu yeniden okumaya fırsat bulamadan kurtuluruz...
Klasikler bir tarafa, ben son zamanlarda en çok geçen yaz okuduğum Barnes’ın
Noise of Time’ını düşündüm. Çevrildi mi bilmiyorum, “Zamanın Uğultusu” diye
çevirmek lazım herhalde. Zamanın uğultusu içinde, iyi yaptığını bildiği bir işi
bildiği gibi yapmaya, yerini yurdunu terketmeden bildiği gibi yaşamaya çalışan
bir insanın hikayesi.
Şimdi bunu yazarken aklıma o çok sevdiğim türkü de geliyor:
Ormanların uğultusu başıma vurur / Nazlı yarin hayali karşımda durur. Barnes’ın
romanına konu olan Shostakovich’in hayatı pek acıklı bir hayat. Ama bir bakıma
senin orada Denemeler’ini okuduğun Montaigne’in hayatına benzer bir yanı var.
Montaigne de çok zor zamanlarda yaşamış, protestanlarla katoliklerin
birbirlerini öldürmelerini engellemek için uğraşmış ve başarılı olamamış. Sonuç
olarak, ikisinin hayatı da aynı çabanın, kendisi olarak kalmak, kendisi olarak
yaşamak çabasının hikayesi. Gene de Montaigne’in kulesine kapanıp yazdığı
Denemeler, Zamanın Uğultusu gibi değil, gayet iç açıcı bir kitap; ben senin
oralarda onu okumuş olmandan memnunum kendi hesabıma. Zamanın uğultusu fena ama
o uğultunun ortasında bir de akıllı, iyi, dürüst, cesur insan sesleri var. Ben
başka her şeye kulağımı tıkayıp sadece onları duymaya çalışıyorum. “Hep
aklımda, hep onu düşünüyorum, bir şey yapabilir miyim, bir şey ister misiniz,
kitap göndersem olur mu, mektup yazsam alır mı” diyen sesler. Mektup yazmak
isteyenler pek çok, “gönderemeyeceğimi bile bile yazdım” diyenler de var.
Bazıları çekingen bir sesle “rahatsız ediyor muyum” diye
başlıyor, bazıları ciddi bir sesle “yeni bir gelişme var mı” diye soruyor,
bazıları “ne zaman çıkıyor” diye sabırsızlanıyor. Hele seni görmeye geldiğim
Perşembe günleri, telefonum öğlen olmadan çalmaya başlayıp akşama kadar
susmuyor. “Osman Bey nasıl, Osman’ın sağlığı iyi mi, morali sağlam mı”... Bütün
bu güzel sesleri, üzerinde melek resimleri olan bir müzik kutusunda saklayıp
sen çıkınca dinletmek isterdim. Senin için yapılan websitesini de bu yüzden
seviyorum. Çıkınca bakarsın, okurken benim duyduğum o sesleri duymuş gibi
olursun diye düşünüyorum. Kötü olanı gören çok. Ben senin sayende çok iyilik,
çok güzellik de gördüm. Bunun için ve her şey için teşekkürler. Şimdi sana “iyi
seneler” dilemek de tuhaf. Ama kendimizle ilgili umutlarım var tabii; Türkiye
için, dünya için umutlarımıza gelince, onlar hep aynı umutlar. Güzel haberler
alalım bu yıl, gazetelerde korkunç haberler olmasın, insanlar bu kadar acı
çekmesin, bu kadar üzülmesin, akıl, sağduyu, insanlık herkese ulaşsın... İşte
böyle, başka ne denir?
Ayşe Buğra
