“Benim yeryüzünde Ah-ü zârım var”
“25 yıl önce “Cumhuriyet burada kuruldu. Burada yıkılacak!”
“Kahrolsun laiklik!” diyen siyasal İslam; güç aldığı cemaatler aracılığı ile
iktidara geldi, kadrolaştı, toplumu uyuşturdu, düşünen ve muhalefet eden
herkesi sessizleştirdi ve OHAL rejimini, insan yakmanın cezasızlığını kalıcı
kılan bir baskı rejimini fiili olmaktan çıkararak resmiyete döktü. Ilımlı
islam” fantazisinin mimarı “yetmez ama evet” söylemi ile başlayıp, ‘Kimlik
siyaseti yapmayacağız’ diyerek ezilen toplumların hakkını ve adaleti “şühedanın
huzurunda” aramakla; ‘Siyasete dini sokmayacağız’ diyerek inançlılığını ispat
gayretkeşliği ile islam referansları ile mesaj verip, Cumhuriyetin kurucu
partisini yönetim mertebesinde sağ siyasetin temsiline emanet etmekle devam
eden en hafif tabiri ile öngörüsüzlük, en iyimser tabiri ile “aldatılmışlık”
girdabında kaldık hepimiz”
25 YILLIK AVAZ
“Benim yeryüzünde
Ah-ü zârım var”
25 yıl bir acıyla yaşamak...
Bunu anlatmak zorunda kalmak...
Anlatamamanın ağırlığı... Daimi bir yetememek duygusu...
Daimi bir yalnızlık hali...
Acının, yalnızlığın, en mahrem duygunun paylaşılmasını görev
olarak benimsemek...
En kıymetlilerle bile paylaşılamayan bir iç duygudur o.
Hatta kimliğinizdir.
Artık ben ölürüm sandığınız yerden hiç çıkamayacak gibiyken
bir bakmışsınız 25 yıl olmuş. Bu acıyla yaşanıyor. Aşılmayan, aşılamayan bir
acı. Form değiştiriyor. Sizinle birlikte geliyor. Sönmemiş ama suskun yine de
patlamaya hazır bir volkan gibi. Zamana ya da koşula uyduğunuzda herkes
kapanmış bir yara gibi görüp öyle bakıyor size. Siz normal davrandıkça sıradanlaşıyor
yaşadığınız onların gözünde. Geçmiş gitmiş gibi. İnsanlar hoyrat, düşüncesiz.
Kimi zaman önünüze çıkarıvermekte bile beis görmüyorlar.
İçinize kapanırsanız ses vermemekle, mücadelesizlikle,
umursamazlıkla, kaçmakla suçlanıyorsunuz? Sivas unutulmasın diye, babanız
yaşasın diye “armağan kitap” hazırlıyorsunuz ülkenin en tanınmış kadın yazarı
“O Sivas’ta zana yaradı zaten. Kör ölür badem gözlü olur” diye çıkabiliyor
karşınıza. Siyasetten medet umuyor ve adalet için temsil ve söz için talep
açıyorsunuz, “babasının soyadını kullanıyor” deniyor. Aynı fikirde olmuyorsunuz
“babana layık değilsin kemikleri sızlar” deniyor, denebiliyor. Sanki onu sizden
iyi tanıyabilirmiş gibi üstelik büyük bir konfor içinde oturduğu yerden
‘yaşasaydı’(!) ne düşüneceğini söylüyor size birileri. Adalete vesile
olmaktansa peşinde koşana saldırma konforu. Siyaseti bir amaç için araç değil
de varlık nedeni olarak görüp bir var olma yarışına kapılanlar en önce
canınızın en yandığı yerden yıpratma kolaycılığına başvuruyorlar. “Ben gittim
ama o davalara hiç gelmedi” diyebiliyorlar örneğin. Adalet mücadelesi için
yüreğinizin hiç kaldırmadığı ve 25 yıldır adaletin a’sına yaklaşılamamış bir
salonda olmayışınızdan dem vurarak 25 yıllık mücadelenizi ellerinin tersiyle
ittirip yok saymak istiyorlar. Daha kötüsü kendilerine varlık biçiyorlar
oradan. Eleştiri ile sömürü ve istismar arası bir yerdir orası. Yani o ismi, o
davayı bu hoyratlıkla kullanan kendisidir ama ne gam?!
25 yıllık sönmemiş bir volkanla yaşıyor gibiyim. O volkan
bazen sakindir içimde bazen köpürür. Böylece akıyor yaşam her yıl, bazen
herhangi bir anda yeni bir fay kırılıp magma yer değiştiriyor. Bu yerleşik
duyguyla yaşadığım 25. yıl yeni bir fay hattı, yeni bir kırılma getirdi koydu
önüme. Bir süredir sürekli yutkunuyorum yutkundukça içime akıp beni dağlıyor
Sivas gündemi. Sivas yangınının közü yeniden bir magma olup içimde geziniyor.
Madımak anekdotları uçuştu ortalıkta
“Yanmadılar, boğuldular”, “Pencereleri açsalardı
ölmeyeceklerdi” fütursuzluğuyla “ben” merkezinden anlatılan betonarme Madımak
anektodları uçuştu ortalıkta. Olanak veren ‘doğan görünümlü şahinler’, o
olanağı nimet sayıp siyasi kariyerine kenar süsü çekenler, cehaletin ve
belleksizliğin güvencesinde aklanma, temize çıkma kampanyasından nemalanarak
asrın demokrasi liderliğine soyunanlar, sizi vitrin yapıp cama düşen yağmur
lekelerini dahi silmeye gerek duymayarak siyaset şekillendirenler, muktedire
“comandante’lik yakıştırıp sizi 25. yılda yok etmeyi görev bilenler...
Acıları kişiselleştirmekten kaçındım yıllarca. Ortaklaşsın
ve çözümün bel kemiği olsun istedim. Sözümüzü Meclis’te çoğaltmanın, siyasi
parti örgütlülüğünün gücü ile değişime yol açmanın mümkün olduğuna inanarak
umutla çıktığım yolda giderek daha da yalnızlaştım. Ülkemizin sıkışık siyasi
gündeminde hep önce taze acılara koşma gereği doğdu. Bu taze acıların Sivas’tan
eski acılardan bağımsız olmadığını bunu görerek geleceği örmemiz gerektiğini
anlatmaya çalıştım. Yüzyıllardır dayatılan toplum baskıları ile yerli ve milli
değerler üzerinden örgütlenen hatta artık silahlandırılan “kindar ve dindar”
nesil ile mücadelenin öğretilmiş çaresizlik bakışıyla, günü kurtaran pragmatik
çözümlerle, kimseyi “tahrik etmeyecek” kaçamak söylemlerle, eylemi olmayan içi
boş çözüm vaadleriyle olamayacağını söyledim. Toplumun dayatılmış ve
yerleştirilmiş değerlerini giyinerek sağın söylemini benimsemenin çare
olamayacağını, sağdan oy almak için dönüşen olmak yerine sahici olarak sosyal
devlet ve sosyal adalet üzerinden kendimizi anlatmamızın önemini yineledim.
Yetemedim. Devlet geleneğine teslim olmuş, iktidarın hiç değilse bir parçası
olabilmeyi hedef gören istikşafi bir hevesin içinde eridim.
Herkesin büyük umutlar bağladığı, iktidarın herkesi
ayrıştırıp yaftaladığı kırılgan iklimde kritik seçim öncesinde “Sussam olmuyor,
susmasam olmaz! Ben Türkiye için, partim zarar görmesin diye yutkundukça!
Birileri kendini temize çekecek diye öldürülen canlarımız kullanılamaz... Kimse
sabır taşı değil!” demesem de olmazdı. Onca ayrışmanın, nefretin arasında
olumsuzluk ve kavga izlenimi yaratmamayı doğru bularak zamanın koşulunda o
kadar söyledim.
Yüzde 60 ile ilk turda seçimi alamadık! Sağın ortaklığı
sağdan oy getirmedi. Solun, emeğin, kadının tasfiye edildiği milletvekili
listesi ile oy artıramadık. Dokunulmazlıkların kaldırılması, savaş tezkeresi
gibi nice itirazım, benim 25. yılın TBMM’sinde, insanlığa karşı işlenen suçlar
için bir kanun maddesi tanımlanması, “devlet sırrı” ve “zaman aşımı”
uygulamalarının kaldırılması için söylemek istediklerime yer bulamamam
gerçeğine dönüştü.
Siyasal İslam iktidara geldi
25 yıl önce “Cumhuriyet burada kuruldu. Burada yıkılacak!”
“Kahrolsun laiklik!” diyen siyasal İslam; güç aldığı cemaatler aracılığı ile
iktidara geldi, kadrolaştı, toplumu uyuşturdu, düşünen ve muhalefet eden
herkesi sessizleştirdi ve OHAL rejimini, insan yakmanın cezasızlığını kalıcı
kılan bir baskı rejimini fiili olmaktan çıkararak resmiyete döktü. Ilımlı
islam” fantazisinin mimarı “yetmez ama evet” söylemi ile başlayıp, ‘Kimlik
siyaseti yapmayacağız’ diyerek ezilen toplumların hakkını ve adaleti “şühedanın
huzurunda” aramakla; ‘Siyasete dini sokmayacağız’ diyerek inançlılığını ispat
gayretkeşliği ile islam referansları ile mesaj verip, Cumhuriyetin kurucu
partisini yönetim mertebesinde sağ siyasetin temsiline emanet etmekle devam
eden en hafif tabiri ile öngörüsüzlük, en iyimser tabiri ile “aldatılmışlık”
girdabında kaldık hepimiz.
Bugün Sivas Katiamı’ndan 25 yıl sonra ülkemiz yaşam
biçimini, inançlarını, değerlerini beğenmediğine vur emri çıkartanlara duyarsız
kalıp seçimin ertesi günü CHP’ni hedef gösteren bir bakanın açıklamaları ile
çalkalanıyor. Yaşamı öncelemesi ve iktidarını kimse ölmesin diye kullanması
gerekenlerin gencecik evlatlarımızın ölümünden adeta mutlu olarak şehitlik
üzerinden toplumu kutuplaştırması, suça zemin hazırlaması, nefret kültürünü
tetiklemesi kaygı verici olmanın ötesinde kararlılıkla mücadele edilmesi ve
artık (!) uyanarak net bir tavır koyulması ihtiyacını somutlaştıran
niteliktedir.
Temmuz ateşi harlı bunu biliyoruz zaten. (ZEYNEP ALTIOK
AKATLI – BİRGÜN)
