Erdoğan'ın Siyasi Kodları: "Tarih Günümüzde Gizli Ve Biz Tarihin Başlangıcındayız"


Türkçü Akçura’dan alınan siyaset!

Erdoğan’ın bugün büründüğü faşizan, Türkçü, ırkçı, tahammülsüz siyasetin bir tercih olduğunu, özünün o olduğunu biliyoruz. Bunlar kendisinin de içinden yetiştiği siyasi geleneğin sahip olduğu sosyolojik kodlardır.

Bu tespit ile başlıyoruz çünkü mevzu bahis konu tam da belirtilen hakikatin içinden geçiyor. Bugünü anlamak için düne bakıyoruz. Tarih olduğu gibi tekerrür eder demiyoruz, üzerine kendi döneminin özgünlük ve değişim-dönüşümlerini de ekleyerek tekerrür eder. O anlamda Erdoğan ve onun şahsında somutlaşan siyasal görünüm-kimlikler birer sonuçtur. Mevcut durumun “kaynağı” bize daha çok şey söyler. Biliyoruz ki anlayışlar, birer inşa süreci yaşar ve bu süreçte kartopu gibi birikerek son haline varır. Bu bağlamda biraz ana kaynakların durakları ile ilgileneceğiz.

TC TARİHİNİN EN FAŞİZAN DÖNEMLERİNDEN BİRİNDEN GEÇİYORUZ

Erdoğan’ın bugün büründüğü faşizan, Türkçü, ırkçı, tahammülsüz siyasetin bir tercih olduğunu, özünün o olduğunu biliyoruz. Bunlar kendisinin de içinden yetiştiği siyasi geleneğin sahip olduğu sosyolojik kodlardır. TC tarihinin en baskıcı ve faşizan dönemlerinden birinden geçiyoruz. Toplum her yönü ile kıskaca alınmış durumda. Ve baskın seçim kararı ile de en üst düzeyde faşizmi, tekliği kurumsallaştırmaya gitmek istiyor. Peki bu kişiliği, yapmak istediklerini, daha da yapacaklarını nasıl okumak lazım? Bu siyasetin kaynağı nedir diye bir soru etrafında gitmeye çalışacağız. Bu çerçevede ilk duran 15 yıllık siyasetinin izlediği genel bir süreç ve bu sürecin daha önce Yusuf Akçura üzerinden nasıl yaşandığını anlatalım.

Erdoğan’ın “Türkçü” siyasete dümen kırmasını Yusuf Akçura ve onun 1904 yılında yayımlanan “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi üzerinden okumaya çalışacağız. Bahsi geçen bu makale önemlidir. Çünkü “Türkçülük akımının manifestosu” kabul edilir.

Üç Tarz-ı Siyaset (Kısaca ÜTS diyeceğiz) Rusya’da yazıldı ve Mısır’da 2. Abdulhamit istibdadına karşı savaşan ‘Türk Gazetesi’nin 24-34’üncü sayılarında yayımlandı.

OSMANLININ YENİDEN TOPARLANABİLMESİ İÇİN 3 GÖRÜŞ ORTAYA ATILIYOR

ÜTS’nin önemi, en özet haliyle, Türkçülüğü kültürel bir rotadan çıkarıp politik bir alana çekmesi ve bu yolda dönüşümler gerçekleştirmesinin temel başlangıcı kabul edilebilir. 32 sayfalık bu makalede ne diyor ne tür tezler öne sürüyor ona göz atalım. Akçura bu makaleyi yazdığında Osmanlı artık iyice tökezlemektedir. Yere düşmüş bir imparatorluğa son tekmeler savrulmaktadır. Haliyle her açıdan savaşlar verilmekte, yeni durumun ne olacağına dair çeşitli tezler öne sürülmektedir.

Bir yandan batı taraftarları, bir yandan pan-İslamistler, bir yandan yeni Osmanlıcılar ve bir yandan da ittihat-terraki’ciler… Akçura dağılan Osmanlı’nın yeniden toparlanabilmesi için üç görüş ortaya atar ve bunların ne kadar gerçekçiliğini, olabilirliğini soğukkanlılıkla tartışır. Sonuçta en uygun olanın hangisi olduğuna dair fikir belirtmese de karar kıldığı görüşün, kurtuluşun “Türkçülük” olduğu biliniyor. Daha sonraları kendisi de zaten açıkça belirtiyor.

ÜTS’de öne sürülen üç görüş, üç siyaset tarzı şunlardır:

Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük!

Yani Osmanlı ulusu meydana getirmek, İslamcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak ve ırka dayalı bir Türk siyasal ulusçuluğu meydana getirmeyi tartışıyor. Bunlar ne anlama gelmektedir?
Akçura bunlardan nasıl sonuçlar çıkarır ve Türkçülüğün en iyi seçenek olduğuna karar verir?
Yazısında şöyle diyor: “Şimdi üç siyasetten hangisinin yararlı ve kabul edilebilir olduğun araştıralım: yararlı dedik; lakin kime ve neye yararlı?”

Evet, kar-zarar penceresinden yaptığı analizde vardığı sonuçları kısaca şu şekilde belirtebiliriz…

1-Osmanlıcılık:

Bu akım, Osmanlı İmparatorluğu içindeki bütün ulusları ve unsurları Osmanlılık ruhu içinde birleştirmeyi amaçlar. İmparatorluk bünyesindeki tüm kavim, cemaat ve milletlerin din, mezhep ve etnik farkları gözetilmeksizin adalet, hürriyet, eşitlik ortamında beraber yaşamalarını temin etmek isteyen bir anlayıştır. Bu düşüncenin tek amacı o günün şartlarında mevcut devlet sınırları korumak ve Osmanlı İmparatorluğunu yaşatmaktır.

Akçura’ya göre tam da yıkılmanın eşiğinde olan imparatorlukta Osmanlılık fikri hem sakıncalı hem de imkansızdır. Çünkü Akçura, “İmparatorluk içinde yer alan Osmanlı topluluklarının birbirleriyle kaynaşmak istemeyeceklerini, dinsel, siyasal ve mezhepsel nedenlerle bütün Avrupa’nın buna engel olmak için çalışacağını, İmparatorluğu yaşatmak için Osmanlı milleti meydana getirmeye uğraşmanın o dönem için boşa yorulmak olduğuna kanaat getirmişti.”

Kendisine göre Osmanlı Türkleri istemiyor, Müslüman gayri Müslüman hakları gözetildiğinde İslamcılar istemiyordu, Gayr-ı Müslüm tebaa istemiyordu, Rusya ve Balkan hükümetleri istemiyordu.

Akçura maddeler halinde Osmanlılık fikrine karşı olanları sıraladıktan sonra bu kadar engel karşısında “Osmanlı milleti meydana getirmekle uğraşmanın beyhude bir yorgunluk” olacağını ifade etmiştir. O halde bu beyhude yorgunluğun peşinden gitmek reel politik şartlar açısından anlamsızdır kararına vardıktan sonra ve elbette Osmanlılık akımının Osmanlı Devleti’nin saadeti ve geleceği için izlemesi gereken siyaset olamayacağına kanaat getirdikten sonra İslamcılık ve Türkçülük akımlarının devletin bekası için bir çözüm yolu olup olamayacağını sorgulamıştır. Kitapta ucunu açık bıraktığı bu kısım, Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi” kitabında da belirtildiği üzere “Türklük ve Müslümanlık sözleşmesi” mantığının ilk kıvılcımı olacaktır. Adeta sezmiştir bunu Akçura…

2- İslamcılık:

İslamcılık ya da siyasi İslam, kısaca dünyadaki Müslümanlardan bir İslam birliği meydana getirme fikri ve eylemidir. Daha geniş anlamda ise İslam’ın kişisel hayat dışında sosyal ve politik alanlarda da yol gösterici kılınmasını hedefleyen “politik-ideolojik hareketler” olarak tanımlanmaktadır. Modern dönemlerde İslam dini üzerinden hareket edilerek ortaya konulan ideoloji. Siyasi İslam kavramı ile eş anlamlı kullanılsa da bunu aşan ve kültürel yanları da olan bir kavramdır. Panislamizm, İttihad-ı İslam, İslamlaşma kavramlarıyla da eş anlamlı kullanıldığı olmuştur.

İslamcılık kurtuluş olabilir miydi? Akçura nötr bir tablo çizmek istese de kararı “hayır”dır.
Zordur, çünkü “Tanzimat’ın Osmanlı toplulukları arasında yaymayı amaç tuttuğu siyasal ve hukuksal eşitlik artık söz konusu olmayacaktı. Hatta Türkler arasında bile mezhepsel, dinsel çatışmalar çoğalabilecekti. Bir diğer durum da Müslüman ülkelerin çoğunun idaresini ellerinde tutan batılı devletler de bu tasarının gerçekleşmesine izin vermeyeceklerdi. Ancak bu politikanın olumlu yanları da vardı. Onlar da, Osmanlı memleketlerinde din esasına dayalı güçlü bir Müslüman birliği kurulacağı, Dünyadaki Müslümanların Halife’nin etrafında toplanmaları için sağlam bir zemin hazırlanacağı idi.

Bu arada İslam’da din ile devletin bir bütün olarak kabul edilmiş olmasını, Kuran’ın anayasa niteliği taşımasını, halifenin Müslümanlarca imam kabul edilmekte olmasını, İslamcılığı kolaylaştırıcı etkenler olarak görmekteydi. Ancak dış engelleri iyi gören Akçura bu siyasete, İslam tebaaya sahip büyük devletlerin, İslam ülkeleri üzerindeki etkilerini kullanarak engel olacaklarını söylüyordu.” Osmanlıcılıkta medet bulamayanlar, çareyi İslamcılığa geçişte aradı. Burada da istediklerini bulamayanlar en sonunda Türkçülüğü keşfetti!

3-Türkçülük:

Osmanlı toplumu geri kalmışlığın farkına vardığında hem kendi varlığını korumak hem de Batının gelişmişlik düzeyine ulaşmak için bir dizi yöntem denemiştir. Türkçülük de bu modernleşme ideolojilerinden biridir. Kısaca “ırka dayalı bir Türk siyasal ulusçuluğu meydana getirmeyi amaçlar” olarak tanımlanabilir bu akım.

Akçura üç nedenden ötürü bu siyaset üzerinde durmak ihtiyacı görmüştür. Birincisi büyük milliyetler arasında Türklerin varlıklarını korumuş olmaları; ikincisi, bu büyük milliyetlerin 19. yüzyılın ürünü olması ve üçüncüsü, Osmanlılık ve İslamcılığın güçlü bir siyasi birlik durumuna geliştirilemeyeceğinin anlaşılmış olması.

Akçura’nın Türkçülük anlayışı, “Türkçlüğün bir diğer kurucu babası olarak değerlendirilen Ziya Gökalp’ın devletçi milliyetçiliğinden farklı olarak, alt sınıfların entegre edilmesini ön gören sosyal içerikli, “burjuva” türü bir milliyetçilik tasarlamasıdır.” Akçura’nın Türkçülük konusunda gelişip olgunlaşması Paris ortamında gerçeklemiştir. Onun Paris’e geldiği yıllarda Paris bir fikir harmanı halindeydi. Milliyetçilik bakımından Avrupa yeni bir aşamaya girmişti. Akçura’ya bu noktada rehberlik eden bir Türk milliyetçisi Dr. Şerafettin Mağmumi idi. Ona göre, Osmanlılık fikri çürümüştü ve Türk milliyetçiliği dışında hiçbir kurtarıcı fikir yoktu. Akçura’nın Siyasal Bilgiler Fakültesinde almış olduğu dersler ve öğretim üyeleri de bu fikri destekliyordu.

TÜRK OLMAYANLAR TÜRKLEŞTİRİLDİ

Akçura’ya göre bu siyasetin uygulamasında, önce Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türklerin, Türk olmadıkları halde az çok Türkleşmiş olanların ve ulusal bilinçten yoksun olanlarının bilinçlendirilmesi ve Türkleştirilmesi ile başlayacaktı. Asıl fayda Asya ile Doğu Avrupa’da yayılmış olan Türklerin birleştirilmesi sonucu meydana gelecek azametli bir siyasal milliyetin elde edilmesiyle sağlanacaktı. Türkçülük fikrinin uygulanmasında Osmanlı Devleti Japonya’nın sarı ırk için oynadığı rolü oynayacak ve liderlik edecekti.

Elbette engel olarak gördüğü iki konu da vardır. İlk olarak Osmanlı Devleti’nde Müslüman olup da Türk olmayan ve Türkleştirilmesine imkan olmayan toplulukların bu uygulama esnasında Osmanlı Devleti’nden ayrılmak istemeleri, ikincisi de büyük bir Türk nüfusa sahip olan Rusya’nın da bu siyasete engel olmak isteyeceği gerçeğidir. Osmanlıcılığı uygulanması imkansız bir siyaset olarak gösteren Akçura, İslamcılık ve Türkçülüğü ise, eşit denebilecek yarar ve zararlara sahip olarak niteliyor.

TÜRKÇÜLÜK AKIMINA ÖNCÜLÜK EDENLERİN HİÇBİRİ TÜRK DEĞİLDİ

Türkçülük akımına dair altının çizilmesinde fayda olan bir şey de bu akımı ortaya atıp öncülük edenlerin hiçbirinin de Türk olmamasıdır. İdeoloji haline getirilmesinde en büyük çabayı Kürt Ziya Gökalp, Çerkez Rauf Orbay, Yahudi Munis Tekinalp ve ideolojinin yerleşik hale gelmesinde Gürcü Reha Oğuz Türkkan öncülük eder.

Yusuf Akçura, sıradan bir kişi değil. Atatürk’ün de fikirlerinden sıkça yararlandığı bir Tatar’dır. Yusuf Türk Tarih Kurumu gibi önemli bir teşkilatın başkanlığını da yapan Yusuf Akçura’yı konu alan kimi çalışmalarda, fikirleri ve kaleme aldığı makaleleri ile Türk Ulus Devleti’nin ideolojik ve felsefi temellerine büyük katkılarda bulundu.

Özellikle Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinin Türk Siyasal hayatındaki yansımaları Cumhuriyet kurulurken çok işe yaradı! Daha sonra ise bambaşka bir dönüş ile tekrar tedavüle sokulacaktı. Çünkü Alparslan Türkeş’in 1963 yılında kurduğu Huzur ve Yükseliş Derneği tüzüğünde yeniden gün yüzüne çıkmıştır. Nitekim 1965 yılında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve ardından da 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi’nde yeniden yansımaları görülen Yusuf Akçura’nın fikirleri günümüzde ‚Türkçülük fikrinin Türk siyasetindeki temsilcisi olan MHP’nin de temel parti programıdır.

ERDOĞAN’IN DEMİR ATTIĞI LİMAN TÜRKÇÜLÜK

Peki Yusuf Akçura’yı, onun Üç Tarz-ı Siyaset anlayışını ve nihai olarak da manifestosunu hazırladığı “Türkçülüğün” bugün ile ilgisi nedir? Erdoğan’ı nereye oturtabiliriz? Direk bağlantılıdır çünkü, Erdoğan’ın şuan demir attığı liman “Türkçülük” kısmıdır. İktidarda olduğu süre boyunca nasıl bir siyaset izlediğine bakalım.

AKP ilk olarak muhafazakâr kimliğini ön plana çıkardı. Daha sonra İslami muhafazakâr kesimlerin gündelik yaşamını değiştirecek doneler içeren bir Müslüman burjuvazisi yarattı. Neo-liberalizmin etkileri ile kendi aydın sınıfını yaratarak kültürel iktidar kurma peşine düştü. Bu çerçevede 2002 – 2010 sonlarına kadar Avrupa Birliği konusunu hep güncel tuttu. Reformlar yaptı. Batı ile sürekli ilişkilerde idi. Asya ve Rusya bloklarına yüzünü çevirmedi. Yani bir batı entegrasyon süreci yaşandı ve ‘batıcılık’ yükselen trend idi.

HER ŞEYİN İLLEGALİZE EDİLDİĞİ BİR DÖNEM YAŞANIYOR

2011-2015 arası dönem ise bambaşka şeyler oldu. Birincisi dünya siyaseti Ortadoğu şahsında değişti ve Arap baharları yaşandı. DAİŞ saldırıları başladı ve savaşlar çıktı. Bu esnada AKP tamamen ‘İslamcılık’ politikasına yöneldi. İslamcı bir söylem, İslamcı bir akıl ile politika geliştirmeye çalışarak iç ve dış siyasette öncülük rolüne yeltendi. İkisinde de battı denilebilir. Fakat bu dönemde özellikle batıdan uzaklaşma başlarken Ortadoğu’da İslam kimliği altında birleşme, İslam ülkeleri ile daha sık buluşma gerçekleşti. Kendisini dini bir lider olarak kurtarıcı gösterdi. Bu yönlü propaganda yürüttü.

2015 ve sonrası ise şu anda da yaşadığımız üzere tamamen “Türkçü” faşizan bir siyaset izleniyor. Yerli-milli retoriği, milliyetçiliğin tüm kodlarının hayata geçirildiği ve faşizmin her alanda yükseltildiği, muhalif olan herkesin susturulduğu, her şeyin illegalize edildiği bir dönem yaşıyoruz. Ve bunu yaparken AKP’nin yanına aldığı parti MHP. Doğu Perinçek’in da “her şey istediğimiz gibi” dediği şey tamamen Türkçülük programının şu an yürürlükte olmasıdır. Buna göre gidilmesidir.

İttihat ve Terakki’den alınan faşizm

İttihat ve Terakki partisi; oluşum şekli, yaptıkları, zorbalıkları ve yalan üzerine kurulu dünyası ile bugünün Erdoğan’ına çok şey katmıştır. Bunu görebilmek için iki partiyi karşılaştırmak yeterlidir. Aynı şekilde çözümden yana asla olmamışlardır.
İttihat ve Terakki, Osmanlı devletinde kurulan ilk siyasi partidir. 21 Mayıs 1889’da İttihat-ı Osmani adıyla II. Abdülhamit yönetimine karşı gizli bir örgüt olarak İstanbul’da kuruldu. İlk başkanı Ali Rüşdi’dir. Paris, Bükreş, Kahire, Selanik ve İstanbul olmak üzere pek çok yerde örgütlendiler. Model olarak İtalyan masonlarının örgütlenme modelini esas aldı.

Kuruluşu Ahmet Rıza, Prens Sabahattin, Bahaddin Şakir, İbrahim Temo (Arnavut), İshak Sukuti (Diyarbakır’lı, Sükützadelerden, Kürt), Mehmet Reşit Bey (Çerkez), Hüseyinzade Ali (Azeri) ve Abdullah Cevdet (Malatya-Arapgir), Mahir Said gibi isimlerin öncülüğünde oluşsa da ileride sivrilecek olan ve harekete damgasını vuracak olanlar Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa, Dr. Nazım, Cavit Bey ve Abdullah Cevdet olacaktır. Aslen has be has Kürt olmasına rağmen Türkçülüğün ilk babalarından olacak olan Ziya Gökalp da sonraları bu hareketin lider kadroları arasında yerini alacaktır.

ASKERİ DÜZENLEMELER YETERLİ OLMAYINCA SİVİL KURUMLARDA YENİLİKLERE GİRİŞİLDİ

İttihat Terakki Partisi, İtalyan Mason Karborani örgütünü örnek almış ve bu örgütün gizlilik esaslarına göre yapılanmıştır. Karborani Mason örgütü 1800’lerin başlarına kadar uzanan bir geçmişi bulunmaktadır. “Karbonariler bütün sosyete sınıflarından mensuplarını toplayarak devlet içinde devlet haline gelmişlerdi. Mensuplarına askeri emirler vererek, onların suçlarını bile gizli mahkemelerinde yargılıyorlardı, Umumî mahkemeye kendi gizli mahkemelerinin müsaadesiyle müracaat edilebiliyordu.”

Bu partinin siyaset sahnesine nasıl girip yükseldiğini, hangi yöntemleri benimsediğini çıkış hikayesi üzerinden bakalım… Bilindiği üzere 1800 ortalarında Osmanlı’da ‘sadece askeri alandaki düzenlemelerin yeterli olmadığı anlaşılınca sivil-idari kurumlarda da yeniliklere girişildi. Bu temelde atılan en dikkate değer adım ‘Tanzimat Fermanı’dır. Tanzimat, mutlakıyetçi yönetim modelinden meşruti yönetim modeline geçişi başlattı. Kısa bir süre sonra da Meşrutiyet ilan edildi.

OSMANLIYI KURTARMA TEMELİNDE ATILAN ADIMLAR KOPUŞ SÜRECİNİ BAŞLATTI

Tanzimat Fermanı bağımsızlık hareketlerinde bir canlanma meydana getirdi yine demokratik talepler gündeme geldi ve bu temelde ‘Kanûn-i Esasi’ ilan edildi. Türk siyasi hayatında ilk olarak halk, padişah yanında yönetime katılmış oldu. Osmanlı toplumunda kaynaşmayı sağlama amacıyla atılan bu adımlar tersi sonuçlar verdi, dönemin ideolojisi olan milliyetçilik Osmanlıyı kurtarma temelinde atılan adımlarla birlikte tüm halklar arasında hızlıca yayıldı. Ve kopuş süreci başladı.

Atılan adımların beklenen sonucu vermediğini gören II. Abdülhamit (1876-1909) kısa bir süre sonra Meşrutiyet Dönemine son vererek 33 yıl sürecek olan “İstibdat Dönemini” başlattı. Milliyetçiliğin zayıflattığı Osmanlı devletini kurtarma arayışları ilk olarak örgütsel bir yapıya I. Meşrutiyet sürecinde kavuştu denilebilir. Bu geniş tabanlı olarak örgütlenen, daha çok subayların kontrolünde olan ve muhalif karakteriyle gelişen İttihat ve Terakki Partisi’dir.

GELENEKSEL SİSTEMİN DAĞILMASI TOPLUMSAL ÇÖZÜLMEYİ BERABERİNDE GETİRDİ

İttihat ve Terakki’nin ülke içinde ve dışında etkili bir şekilde başlattığı muhalefet çalışmaları 1908 yılında Meşrutiyetin yeniden ilan edilmesine neden oldu. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlıyı kurtarmak amacını güden düşünce akımları 20. yüzyıl başlarında ilan edilen II. Meşrutiyetle daha da geliştiler. Osmanlı devletinin dağılmasını önleme ve birliğini korumaya çalışan bu düşünce akımları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük şeklinde gruplandırılabilir. Bu akımlar, I. ve II. Meşrutiyet sürecinde Osmanlı devlet yönetiminde etkili olmuşlardır.

Buraya kadar anlatılan kısmı kısaca özetlemek gerekirse, geleneksel sistem dağılıyordu. Bu durum toplumsal çözülmeyi de beraberinde getiriyordu. “Demokratikleşme” girişimleri bu anlamda kaçınılmaz olarak uygulandı ve bazı akımlara angaje olundu. İlk olarak Osmanlıcılık etrafında kurtarma ve birleşme çabaları oldu.

SON GELİŞTİRİLEN VE DİNLE HARMANLANAN AKIM TÜRKÇÜLÜK

Bu anlayışa göre Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde yaşayan tüm insanlar ilk siyasi kimliği ne olursa olsun onlar redde‐dilmeden genel çerçevede Osmanlı vatandaşı sayılacaktı. Fakat bu durum gerçekçi değildi. Daha sonra bir birleştirme unsuru olarak İslamcılık denendi. Din devreye sokuldu fakat o da kısmı bir başarı sağlayacaktı. Son geliştirilen ve din ile harmanlanan akım ise Türkçülük idi. İttihat ve Terakki’nin gelişim süreci tam da bu akımların ortasındadır. En son karar kıldığı da Türk + İslam sentezidir.

Bu parti daha sonraki süreçlerinde Türk siyasal hayatına damga vuracak ve etkileri günümüze kadar gelecek olaylara imza attı. 18 Ekim–8 Kasım 1908 tarihleri arasında İttihat ve Terakki gizli bir kongre yaparak partileşti. İttihat ve Terakki ile Abdülhamit arasında süren iktidar çekişmesinde Osmanlı içinde istikrarsızlık had safhaya çıktı ve çöküş dönemine girildi. 1909 Martında “Din elden gidiyor!” “Şeriat isteriz” gibi sloganlarla başlayan ve tarihe “31 Mart Vaka’sı” diye geçen güya şeriatçı ve hilafetçi ayaklanma(!?) üzerine İttihat ve Terakki’ye bağlı Hareket Ordusu İstanbul’a girdi. II. Abdülhamit, İttihat ve Terakki ileri gelenlerince tahttan indirildi, yerine kendinden iki yaş küçük olan kardeşi Muhammed Reşad getirildi.

İTTİHAT VE TERAKKİ, KANLI YÜZÜNÜ TEŞKİLAT-I MAHSUSA ÖRGÜTÜNÜ KURARAK GÖSTERDİ

31 Mart Ayaklanmasının bastırılmasından ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra duruma hakim olan İttihat ve Terakki, diğer bütün partileri feshederek birçok muhalifi tutukladı. İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilerek Sıkıyönetim mahkemeleri kuruldu ve birçok kişi idam edildi.

Birçoğu da sürgüne gönderildi. İktidarı ele alana kadar izlediği yöntem, İstanbul’a gönderdiği temsilcileri eliyle siyasete müdahale ederek, hükümet ve Meclisi Mebusan üzerinde denetim sağlama oldu. Bu 1908–1913 arası dönemde siyasi istikrarsızlığı körükledi ve Osmanlının dağılışını hızlandırdı. Tabii, İttihat ve Terakki, en kanlı yüzünü Teşkilat-ı-Mahsusa örgütünü kurarak gösterecektir. Çok ilginç ve düşündürücü yönü ise bugün dahil hiçbir zaman Teşkilat-ı-Mahsusa’nın herhangi bir yasayla kurulmuş olduğunu gösteren bir belgenin dahi bulunamamış olmasıdır. 1914 yılında yapılan seçimleri de kazanan İttihat ve Terakki, Osmanlı Devletini Birinci Dünya savaşına soktu. Talat, Enver ve Cemal gibi İttihat ve Terakki paşaları bu yolla kaybedilen toprakların geri alınacağı, kaybedilen istikrarın yakalanacağı, büyük ve görkemli imparatorluğun yeniden canlanacağı hülyalarıyla girdikleri bu savaş Osmanlının ve yanında savaşa girdiği Almanya’nın yenilgisiyle sonuçlandı. Osmanlı müttefik güçlere teslim oldu ve işgal edildi.

SÜRGÜN, KATLİAM, FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER İTTİHAT VE TERAKKİ’NİN MİRASIDIR

1914-1918 yılları arasında devam eden ve yenilgiyle sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı sonunda İttihat ve Terakki, iktidardan uzaklaştı ve lider konumunda bulunan Enver, Talat ve Cemal paşalar ile Doktor Bahaaddin Şakir, Doktor Nazım, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini imzaladıktan bir gün sonra gece yarısı kaçtılar. Daha sonra Enver Paşa Türkistan’da, Talat Paşa Berlin’de, Cemal Paşa da Tiflis’te, Ermeniler tarafından öldürüldüler.

Sosyolog Şerif Mardin, İttihat ve Terakki Hareketi için: “Yeni Osmanlılar dediğimiz ihtilalci örgüt ve devlet adamlarından, askeri bürokratlardan ve ulemadan oluşan bir Cunta Hareketidir” demektedir.

Bugün siyasete ordu eliyle müdahale, askeri darbe, siyasi şantaj, rüşvet yoluyla iktidarı ele geçirme, seçimlere hile karıştırma, korkular yaratarak izledikleri baskıcı katliamcı politikalara meşruiyet yaratma, uluslararası ittifaklara yaslanarak içerideki muhalefeti ezme ve kaybettiklerini kazanma, kendini devletin ve milletin sahibi görme, diğer halkların mallarına el koyarak, sürgün ve katliam politikalarıyla Türkleştirmeyi geliştirerek devleti kurtarmaya çalışma, güdümlü basın yaratarak kamuoyunu dezenforme etme, faili meşru cinayetlerle muhalifleri ortadan kaldırma! Tüm bunlar bu İttihat ve Terakki’nin bugün Türk siyasetine bıraktığı siyasal mirastır ve çöplüktür.

TÜRKİYE TARİHİNİN EN KARANLIK SAYFALARINA ADINI KANLA YAZDILAR

İttihat ve Terakki zihniyeti bugün de benzer bir şekilde devrededir. Kullandıkları yöntemleri, bugün TC’nin birçok gizli kurum ve kuruluşları uygulamaktadır. JİTEM bunlardan sadece bir tanesidir. Hizbullah ve diğer pek çok kontra yapı da bu zihniyetin ürünüdür. Unutulmamalıdır ki Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Celal Bayar gibi Cumhuriyetin kurucu kadroları da İttihat Ve Terakki Partisi’nin üyesiydi.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın İttihat ve Terakki hakkında özgün değerlendirmeleri var. Öcalan’a göre farklı yapıdaki/anlayıştaki kişilerin bu derece yan yana gelmesinin sebebi ilk başta Abdulhamid’e olan öfkeleridir. Bunun sonucu olarak biraz İttihatçı kesilmek zorundadırlar. Öcalan şöyle ifade ediyor: “Bu Osmanlı paşa milliyetçileri, 23 Temmuz 1908 yılında Abdülhamit’e karşı hürriyet ilan ederler. Sloganları “Herkese Eşitlik, Hürriyet ve Kardeşlik” idi. Ancak gerçek olan şudur ki; İttihat Terakki, Türkiye Tarihi’nin en karanlık sayfalarına adını kanla yazmaya başlar. İttihat Terakkiciler giderek asıl yüzlerini göstereceklerdir.

Önceleri sözde ortakçı ve yenilikçi görünenler, özünde ne kadar militarist ve halklara düşman olduklarını göstereceklerdir. Çok erkenden Ermeni Kıyımı’na geçeceklerdir. Ermenilerden sonra sıra Kürtlere gelecektir. İttihat ve Terakki Cemiyeti yalnızca Ermeni ve Yunanlılara yönelmekle kalmayıp açıkça görüldüğü gibi, Talat; Ermenileri, Enver; Kürtleri ve Cemal Paşa ise; Arapları sindirmek için iş bölümüne gitmişlerdir.”

TÜRKİYE’NİN KÜRTLERE DAYANMAKTAN BAŞKA ŞANSI YOK

27 Ekim 2006 tarihindeki görüşme notlarında ise bu partinin başka bir özelliğinden güncel olarak bahsetmektedir. Bugünkü AKP ve zihniyetinin, yine onun etrafında görünen ulusalcı faşist kliklerin bir zamanlar Envercilerin, ittihatçıların Osmanlıya yaptığı gibi Türkiye’yi yıkmak üzere olduklarını ifade etmektedir.

Devamla şunları belirtmekte: “Şu anda içinde bulunulan durum, Birinci Dünya Savaşı Sonrası döneme benzemektedir. O zaman İttihatçılar yanlış politikalarıyla Osmanlı’nın çöküşüne neden oldular. Şimdi de bu zihniyetin temsilcileri Türkiye’yi parçalanmaya doğru götürmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrası süreçte Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki’cileri tasfiye etmiş, akılcı davranıp Kürtlere dayanarak Cumhuriyeti kurabilmiştir. Bugün de Türkiye’nin Kürtlere dayanmaktan başka şansı yoktur. Türkiye’de faşizm böyle körüklenirse sorun çözümsüz kalırsa daha tehlikeli şeyler yaşanır. Başkaları da İttihatçıların yaptığı Ermeni katliamı gibi bir Kürt katliamını Türkiye kaldıramaz.”

İttihat ve Terakki partisi; oluşum şekli, yaptıkları, zorbalıkları, pragmatist anlayışı ve yalan üzerine kurulu dünyası ile bugünün Erdoğan’ına çok şey katmıştır. Bunu görebilmek için iki partiyi karşılaştırmak yeterlidir. Aynı şekilde çözümden yana asla olmamışlardır.

Bir fetişizm olarak II. Abdulhamid

Erdoğan’ın Abdulhamid’de bulduğu şey, onun 33 yılık iktidar hırsıdır. Ve bunu başarabilmek için yaptığı dehşetengiz uygulamalardır.

Diziler, paneller, filmler, abartmalar ve daha akıl almaz onlarca çarpıtma ile Abdulhamid güzellemeleri uzun süredir Türkiye’yi meşgul ediyor. Erdoğan ve partisi AKP bir politika olarak Abdulhamid’i her yönü ile yeniden diriltiyor. Onu örnek ve Cumhuriyet’in asıl kurucusu yapmaya çalışıyorlar. Haber bültenlerinde, magazinlerde ve siyasette birden ‘Abdulhamid’in torunları’ furyası esmeye başladı. Avrupa’nın uzak köşelerinde yaşamlarını gün eden torunlar birden çıkıp Erdoğan’ı övmeye başladılar. Servis diziler ile Erdoğan portresi üzerinden Abdulhamid sıfatı ile yaklaştırma çalışmaları hala devam ediyor. Bir kültürel iktidar kurma girişimi mide bulandıracak şekilde cereyan ediyor.

ERDOĞAN ABDULHAMİD ÜZERİNDEN NEYİ MEŞRULAŞTIRIYOR?

Peki, Erdoğan Abdulhamid’de ne buluyor? Neden bu padişaha bu kadar takmış durumda?

Nasıl faydalanıyor ondan? Onun üzerinden neyi meşrulaştırıyor?

Bu soruların cevaplarına geçmeden önce diğer bazı saçmalıkları hatırlamak faydalı olacaktır. Kıt aklı ile yediden yetmişe herkesin dalga konusu olan Bilal Erdoğan “Abdülhamid Han’ı yediler, biz Tayyip Erdoğan’ı yedirmeyeceğiz” diyor. Urfa’da II. Abdülhamid anmasında konuşan AKP’li Milletvekili Kemalettin Yılmaztekin, “Dün Abdülhamid Han’a nasıl iftira atıyor ve saldırıyorlarsa, bugün de aynı kampanya ve kumpasları Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan için yürütüyorlar” diyor. Erdoğan, “Abdulhamid Han dünyanın son evrensel imparatorudur. Son hükümdardır” diyor.

ABDULHAMİD HASTALIK DERECESİNDE KUŞKUCU, NARSİST BİR KİŞİLİKTİR

Erdoğan’ın ideolojik feyizlerini aldığı kindar nesil yetiştiricisi, dini vecize ustası takılırken kumardan kalkmayan, para verdiler diye ata şiir yazacak kadar para düşkünlüğü ile meşhur, kalemini kiraya vermek için yalvaran hasta kişilikli Necip Fazıl Kısakürek “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamaktır” diyor. (Bu arada Erdoğan N.Fazıl’ın “başyücelik” dediği teorisini seviyor. “Devleti, unvanı başyüce olan biri yönetmeli, Türk ve Müslüman olmayanlara vatandaşlık verilmemeli” diyor yazılarında)

Tüm bunlar ne anlama geliyor?

Saltanatının 93. gününde akıl rahatsızlığı nedeniyle tahttan indirilen V. Murad’ın yerine 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta çıkarılan 2. Aldülhamit’in ilk işlerinden biri bilindiği gibi 23 Aralık 1876’da ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi yayımlamak ve bunun gereği olan Meclis’i açmak olmuştu. Oysa çok geçmeden 20 Eylül 1877’de sıkıyönetim ilan etti.

18 Şubat 1878’de daha bir yılını bile doldurmamış Meclisi kapattı ve Kanun-i Esasi rafa kaldırdı. 2. Abdulhamid hastalık derecesinde kuşkucu, herkesi şüpheli gören, herkesi kendisine karşı komplo içinde gören, adım atma noktasında takıntılı olan, narsist bir kişiliktir.

‘SANSÜR KARARNAMESİ’ AKIL SINIRLARINI AŞAN BOYUTLARA ULAŞTI

Korkuları ile baş edemeyince elinden gelen her şeyi yaptı. Baskı, sindirme, kapatma, sansür, öldürme, sürgün, jurnalizm vs. Örneğin alabildiğine yaygınlaştırdığı “jurnal” mekanizması kuruntularından kaynaklıydı. Hafiye ağı, başta İstanbul olmak üzere, ülkenin başlıca merkezlerini sımsıkı sarmıştı. Sansürü de çok etkili kullandı ve çok erken başladı sansür işlerine. Osmanlı Devleti’nde ilk “sansür kararnamesi” Abdülaziz döneminde (1861-1876) yayımlanmıştı ama II. Abdülhamid döneminde kapsamı akıl sınırlarını aşan boyutlara ulaştı.

Kapsamına yalnız gazete ve dergileri, kitapları almakla yetinmeyen, tramvay biletlerine, ilanlara, konyak şişesi etiketlerine kadar akla gelen ve gelmeyen her şeye yönelen bir sansürden bahsediyoruz.

ERDOĞAN İLE ABDULHAMİD’İN ORTAK YÖNLERİ

Bunun için 2. Abdülhamit’in, kamuoyunu harekete geçirebilme potansiyeli taşıyan tüm unsurları kontrol altında tutma arzusu, sansürü, iktidarın en etkin yönetim aygıtlarından biri haline getirmiştir. Sansür, sıkı bir ilişki içinde bulunduğu hafiyelik/jurnalcilik ile şekilleniyordu. Adeta gölgesinden korkan bir insan durumuna gelen 2. Abdulhamid, kendisine komplo yapılacağı, tahttan indirileceği, iktidarının elinden gideceği korkusu yüzünden paranoyak olmuştu.

İşte Erdoğan ile ortak yönleri de budur. Erdoğan’ın onda bulduğu şey, onun 33 yılık iktidar hırsıdır. Ve bunu başarabilmek için yaptığı dehşetengiz uygulamalardır. Bugün dikkat edilirse tüm baskılar birebir ve daha şiddetli uygulanıyor. Sansür, kararnameler, baskılar, dergi ve gazete kapatmalar, işten atmalar… Aklınıza ne gelirse hepsi birebir aynı! Erdoğan kişilik olarak da sağlıklı görünmüyor. Etrafından nasıl şüphe ettiği, herkesi ve her şeyi kendisine karşı gören bir anlayışla hareket ettiği biliniyor. (MÜCAHİT AKDOĞAN)
Blogger tarafından desteklenmektedir.