1402'den KHK'lara: KHK'lılar - Bir Muhasebe (1) (2)
1402'den KHK'lara: KHK'lılar - Bir Muhasebe (1)
Söyleşilen : Ömer Ulusoy , Söyleşen : Tanıl Bora
15 Temmuz darbe girişimi çıkarılan olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleriyle ihraç edilenleri, 12 Eylül Darbesi sonrasının 1402 sayılı yasa mağdurlarıyla mukayese ediyoruz, anlaşılır bir şekilde… Siz bu ikisini nasıl mukayese edersiniz?
Ömer Ulusoy: 12 Eylül sonrası 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nun değişik 2. maddesi uyarınca sıkıyönetim süresince işinden çıkarılanlar ile 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası işinden çıkarılanların benzeştikleri ortak nokta bir daha kamu hizmetinde çalıştırılmamak üzere ihraç edilmeleridir. Bunun dışında bir diğer benzerlik, ihraç mekanizmasına maruz bırakılan her iki grubun da seyahat özgürlüğünden yoksun bırakılmalarıdır. Belirtilen noktalar dışında iki grup karşılaştırıldığında aradaki farklılaşma her anlamda gözlemlenir. Hatta farklılık seyahat etme–yurtdışına çıkma–özgürlüğünün kısıtlanması konusunda dahi belirginleşir. Söz konusu yaptırımdan 12 Eylül sonrası ihraç edilenlerin sadece bir kısmı etkilenirken, 15 Temmuz sonrası KHK’lılarının neredeyse tamamı ve hatta bazı vakalarda birincil dereceden aile (eş, çocuk, kardeş vb.) yakınları da bu yasaktan nasiplerini aldılar. Sayısal olarak bakıldığında, 1402 sayılı kanun ile işine son verilenler Genelkurmay’ın 1985 sonrasında verdiği rakamlara göre toplamda 4.891 kişiden oluşuyor. Bir o kadar kişinin de aynı kanun uyarınca görev yerleri değiştirildi. İşine son verilenlerin üçte ikisine yakını 1988 yılına gelindiğinde işlerine iade edildiler. 1.488 kişinin işine dönebilmesi ise bilindiği üzere Danıştay’ın 1989’un Aralık ayında İçtihadı Birleştirme Kararı almasından sonra gerçekleşti. 15 Temmuz sonrası KHK’lar ile işlerinden çıkarılanların sayısı Aralık 2017’de çalışmalarına başlayan OHAL Komisyonu’nun verdiği rakamlara göre 125.678 kişiyi kapsıyor. Sıkıyönetim komutanları 1402 sayılı yasa kapsamında gerçekleştirdikleri işten çıkarmalar için yaptırıma maruz bırakılanların kamu kurumlarında çalışmalarının sakıncalı olduğunu ya da hizmetlerinin devamında yarar görülmediğini dayanak olarak alır. 1402’likler için ihraç sonrasında ceza soruşturması açılmamıştır. Oysa günümüz KHK’lıları için işten çıkarma gerekçesi açıktır: “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı” olmak. İhraç işleminde belirtilen suç kapsamında işten çıkarılanların bir kısmı –özellikle de Barış için Akademisyenler adlı grubun Ocak 2017’de “Bu Suça Ortak Olmayacağız” adlı metnine imza atanlardan KHK ile işlerine son verilenler ile kurumlarında çalışmaya devam edenler– hakkında ceza soruşturmaları açıldı. 12 Eylül sonrası işlerinden çıkarılanlar, sıkıyönetim rejiminin kademeli olarak kalkmasıyla beraber işlerine son verilen bölgelerdeki İdare Mahkemelerine müracaat ettiler ve bir kısmı iade edildi. 2016 sonrası KHK’lıları için ise yargı yolu kapalı. İlk inceleme, kurulan OHAL Komisyonu eliyle yapılıyor. Komisyona yapılan kişisel başvurunun aleyhte sonuçlanması sonrasında yargı yoluna başvurulabiliyor. Ağustos 2019 tarihi itibarıyla OHAL Komisyon’una yapılan başvurulardan yaklaşık 85 binini inceledi ve bunlardan sadece 6.700 tanesi lehte; yaklaşık 77 bini aleyhte sonuçlandı. Yapılan başvurulardan 2019’un Ekim ayında incelenmeyi bekleyen dosya sayısı tüm başvuruların üçte birine denk düşüyor. 12 Eylül sonrası ihraç edilenlerin homojen olmamakla beraber toplumsal hafızada sol eğilimli kişilerden oluştuğu kabul gören bir tanı. İşinden edilenlerin büyük bir kısmı o dönem kurum içi yapılan asılsız ihbarlar ve yürütülen güvenlik soruşturmaları sonucu haklarında oluşturulan dosyalar temel alınarak ihraç edilmiştir.
15 Temmuz sonrası KHK’lar ile görevlerinden ihraç edilenler için homojen bir grup oluşturduklarına dair herhangi bir mutabakat söz konusu değil. Nicel olarak karşılaştırılamayacak oranda farklılaşan iki gruptan 15 Temmuz sonrası KHK’lıları için, işten çıkarılma gerekçeleri hariç, ortak bir nokta bulmak pek mümkün görünmüyor. Bununla birlikte büyük bir kısmının, cemaatçi yapılanma kapsamında 15 Temmuz darbe girişiminin de arkasında olduğu iddia edilen “FETÖ”’ye olan mensubiyeti, irtibatı, iltisakı sonucu işine son verildiği konusunda bir çıkarıma varmak yanlış olmayacak. Bu büyük kitlenin yanı sıra kurum içi kişisel çekişmeler sonucu asılsız ihbarlar ve iftiralar üzerine işlerine son verilenlerden oluşan bir grup da bulunuyor. Azımsanmayacak bir kitle ise muhalif ve de sol eğilimleri, ya da sendikal faaliyetleri sebebiyle ihbar edilerek KHK listelerine dahil edilenler. Bir başka grup da siyasi iktidarın doğrudan hedef tahtasına koyduğu ve bu vesileyle belki de kendisinden en fazla söz ettiren “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan farklı akademik unvanlara sahip 2 bini aşkın üniversite çalışanının beşte birini oluşturan 407 KHK’lı akademisyenden oluşuyor.
1402’likler ile KHK’lıların karşılaştırılmasında bir gösterge olması açısından her iki dönemin Türkiye nüfusunu hatırlatmak kuşkusuz faydalı olacaktır. 1980’de ülke nüfusu 45 milyondan daha az ve toplumun yarısından fazlası belde ve köylerde yaşıyor. 15 Temmuz Türkiye’si ise 80 milyon dolayında nüfusa sahip ve vatandaşların %90’lık bölümü şehirlerde ikamet ediyor. Bu veriler ışığında genel bir mukayese yapılacak olursa, her iki dönemde işlerinden çıkarılan insanların içinde bulundukları durumu aydınlatması açısından ülke nüfusu göz önünde bulundurulduğunda, nicel olarak ne kadar ayrıştıkları belirgindir. Şehirleşmenin sonucu yaşanan toplumsal dönüşümün getirdiği bireyselleşmenin de etkilerini hesaba katmak gerekir. 15 Temmuz sonrasında işlerinden edilenlerin bireyselliği daha ağır basan toplumsal bir yapının fertleri olarak işsizlikle baş etmeye çalışırken daha yalnız hissettikleri düşünülebilir.
Öte yandan 1402’liklerin ihraç edildikleri Türkiye ile 15 Temmuz sonrası KHK’lar aracılığıyla işlerinden edilenlerin Türkiye’si oldukça farklı. Her ne kadar göreceli bir normalleşmeye denk gelse ve sıkıyönetim yurt genelinde, özellikle de Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyükşehirlerde yürürlükte bir süre daha kalmaya devam etse de, 1402’liklerin büyük çoğunluğunun tasfiyesinin, askerlerin yönetimi sivillere devretmeye hazırlandığı bir dönemde gerçekleştiği unutulmamalı. Dönemin basınına bakılacak olursa, yönetimi Aralık 1983’te devralan birinci Özal hükümetiyle birlikte göreceli bir normalleşmenin kendisini hemen hissettirdiği anlaşılır. Örneğin askerî rejimin getirdiği kısıtlamalardan ve baskıdan ötürü tasfiyelerin gerçekleştirildiği 1982-1983 yıllarında neredeyse eleştiriden muaf bir şekilde hareket eden YÖK, 1984 Ocak ayından itibaren basında en fazla eleştirilen kurumların başında gelir. Dönemin siyasal ve toplumsal havası üzerine anlatılarda baskı ve korkulara karşın çok sesliliğin arttığı konusunda ortak bir algı olduğu görülüyor. Baskı vardır, fakat sansür ve cezai yaptırımlara rağmen geleneksel ana akım medyada insanlar kendilerini ifade edebiliyorlar. Günümüzde yapılması neredeyse imkânsız olabilecek işlere de imza atılıyor. Örneğin, YÖK Başkanı Doğramacı’nın 1986 yılında, dönemin en fazla satan haftalık haber dergisi Nokta’nın kapağında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Beyazıt Meydanı’ndaki ana giriş kapısının üzerine fotomontajla oturtulup pantolonunu indirmiş vaziyette tuvaletini yaparken resmedildiği temsili gibi. Doğramacı’nın temsilinin ne kadar etik olup olmadığı konusu bir yana, örnek olarak verilen Nokta’nın cüretkâr kapağı dönemin havasını anlamak açısından oldukça aydınlatıcı. 1980’lerde muhalif sesler ile tasfiyelere maruz bırakılanlar büyük kitlelerce takip edilen ve görünür olan mecralarda sıklıkla kendilerine yer bulur. Bu bağlamda, 15 Temmuz sonrası Türkiye’sinde bunun tam zıttı bir durumun varlığından bahsetmek yanlış olmayacak. Ana akım medyanın 2010’lu yıllardan sonra siyasal iktidarın yörüngesine girmesiyle ana akım geleneksel medya kanallarında muhalefetin esamesi okunmuyor.
Siyasal rejimin 1980’lerin ikinci yarısından itibaren normalleşmesinde dış etmenlerin etkisinin altı çizilmeli. Hatırlanacağı üzere askerî rejim altında Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu, yani AET ile olan ilişkileri 1982’de askıya alınmıştır. İlişkilerin normalleşmesi ANAP hükümetlerinin öncelikli politikaları haline geliyor. 1986’da Brüksel’de yapılan toplantı sonrası normalleşmeye başlayan ilişkiler, 1987’de Türkiye’nin AET’e tam üyelik için aday adaylığı başvurusu ile hızlanır. Bu dönemde İnsan Hakları ihlallerindeki karnesini iyileştirmeye ve ciddiyeti konusunda AET’i ikna etmeye çalışan siyasal iktidar, 1402’liklerin geri dönebilmek için sürdürdükleri mücadelelerindeki hareket alanlarının da genişlediği bir ortamı doğurur. Darbe sonrasında işçi haklarında yapılan kısıtlayıcı ve işverenleri gözeten uygulamalara karşı mücadele alanında yaşanan göreceli iyileştirmeler ve elde edilecek edinimler AET’e adaylık başvurusunun da etkisiyle 1402’liklerin elini güçlendiren fırsatlara dönüşür. Özal yönetimi ile uyumlu çalışılarak askerî rejimin getirdiği uygulamaların üstesinden gelinebileceği hususundaki inancını yitiren TÜRK-İŞ yönetimi, 1986’da kurulan İnsan Hakları Derneği ve beraber başını 1402’liklerden oluşan bir Komisyon ile birlikte, adalet arayışlarını askerî rejimin başlamasından itibaren işçilerin maruz kaldıkları kısıtlayıcı ve haksız uygulamaları izleyen Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) önüne taşıdılar. Yürütülen faaliyetler, Türkiye’nin ILO nezdinde imzacısı olduğu iş ve çalışma hayatında ayrımcılık konusundaki 111 sayılı konvansiyonu kapsamında sürdürüldü. En nihayetinde ANAP hükümetinin türlü oyalamalarına karşın, ILO 1402’liklere uygulanan hak ihlallerinde herhangi bir iyileştirme yapılmaması sonucu Türkiye’yi 1989 Haziran ayında kara listeye alır. ILO’nun kararı Danıştay’ın Aralık 1989’da 1402’liklerin lehine aldığı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da etkisini gösterir ve iadelerin gerekçeleri arasında sayılır. 1402’likler lehine alınan olumlu kararın tarihi de oldukça önemli bir husus ve 15 Temmuz sonrası ihraç edilenlerin olası akıbetinin evrileceği sürece de ışık tutması açısından bu konuya kısaca değinmekte fayda var. Bilindiği üzere 1987 sonrasında kendisini iyiden iyiye hissettiren ekonomik kriz tekrar ülke seçmenlerinin gündelik hayatının bir parçası haline geliyor. Yasaklı siyasetçilerin 1987 referandumu sonrası siyaset arenasına tekrar çıkması ve ekonominin kötüleşmesi iktidarı gittikçe sıkıştıran bir hal alıyor ve en nihayetinde ANAP’ın 1989 yerel seçimlerinde yaşadığı hezimeti beraberinde getiriyor. Dolayısıyla sayıları 1500’lere varan iade edilmemiş 1402’liklerin dönüş süreci toplumsal muhalefetin yükseldiği ve iktidarın gücünü yitirdiği bir dönemde gerçekleşti diyebiliriz.
Bunlara ilaveten, 1402’liklerin geri dönüşünün anlatıldığı kaynaklarda gözden kaçan bir başka konu, olumlu iade kararının alındığı tarihtir. Danıştay’ın İçtihadı Birleştirme Kurulu 1988 yazında yapılan açıklamalara karşın ancak 1989 Kasım’ında toplanır. Tarih oldukça ilginçtir, zira Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olarak görev süresinin dolduğu 6 Kasım 1989’un ertesi gününe, 7 Kasım’a denk düşer. Kararın çıkış tarihi de bir o kadar dikkat çekici. Darbeyi yapan cuntanın diğer üyelerini oluşturan dört kuvvet komutanı bilindiği üzere 1983 seçimlerinden sonra iktidara gelen ANAP’ın göreve başlaması ile beraber 6 yıllığına Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olarak devletin en tepesinde görev alırlar. 7 Kasım 1989’da toplanan Danıştay’ın İçtihadı Birleştirme Kurulu, kararını Cumhurbaşkanlığı Konseyi’ndeki görevleri 6 Aralık 1989 tarihinde dolan cuntanın diğer dört generalinin görevden ayrılmasının hemen ardından, 7 Aralık’ta alır. 12 Eylül Darbesi’ni gerçekleştiren generallerin görev sürelerinin bitimi ile 1402’liklerin iade edilmesi arasında herhangi bir nedensellik ilişkisi kanıtlanamaz. Ama benzer bir sürecin 15 Temmuz sonrası KHK’ları ile işlerinden edilenlerin geri dönüşlerinde de görülebilecek olması beklenebilir.
1402’likler ile KHK’lılar arasında mukayesede daha önce değinilen nicel farklılığın yanı sıra KHK’lıların 1402’lilerin aksine ne kadar farklı gruplardan oluştuğundan söz etmiştik. Aradaki farklılıklar her iki grubun karşılaştırılmasını oldukça zor bir hale getiriyor. Bu durum her iki dönemde üniversitelerden ihraç edilenler için de gözlemlenebilir. Kesin bir veriye sahip olunamasa da 1402 Sayılı Kanun ile görevine son verilen üniversite akademik personelinin sayısının çeşitli kaynaklarda 73 ile 117 arasında olduğu görülüyor. 1988’de basına yansıyan sayılar ise üniversiteden atıldıktan sonra iade edilmeyi bekleyen 70 dolayında üniversite hocasının bulunduğunu gösteriyor. Daha önce de belirtildiği gibi bu hocaların tamamının iadesi ancak Aralık 1989 tarihli Danıştay’ın İçtihadı Birleştirme Kararı sonrasında gerçekleşiyor. KHK’lılar içinde üniversitelerden atılan akademisyen sayısı yaklaşık 6 bini buluyor. Bunlar da daha önce değinilen alt gruplar şeklinde kendi içlerinde farklılaşıyor. Buna karşın 1402’likler ile “Bu Suça Ortak Olmayacağız” adlı metne imza atmış olduklarından ötürü ihraç edilenleri karşılaştırmak mümkün olabilir. Dönemin ulusal ve yabancı basınına bakıldığında 1402’liklerin sol eğilimleri ile bilinen, bunun yanı sıra akademi içinde daha özgür bir üniversite söylemine sahip, ifade özgürlüğünü savunan öğretim üyeleri olarak nitelendirildiği görülecektir. Bu aşamada “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metne imza atanlar için benzer bir ifadede bulunmak her ne kadar genelleştirici olsa da bu gruba dahil olan bireylerin ifade özgürlüğü kapsamında ortaya koydukları iradeleri sebebiyle ihraç edildikleri ve 1402’likler ile karşılaştırılabilecekleri bir ortak noktaları bulunduğu konusundan yola çıkılarak yapılan genel değerlendirmeye devam edebiliriz.
Her iki grubun benzeştikleri noktalar arasında bağlı bulundukları kurumların yöneticilerinin aldıkları kararlar ve yaptıkları doğrultusunda işlerine son verildiği söylenebilir. Örneğin 1402’liklerin büyük bir kısmının çeşitli kaynaklardaki listelere bakıldığında belirli kurumlardan ihraç edildikleri görülüyor. Örneğin Ankara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Ege Üniversitesi gibi. Bu kurumlar arasında belirli bir devamlılık sağlayan Ankara Üniversitesi özel bir yere sahip. 1402’likler arasında işine son verilenlerin büyük bir kısmı, Türk-İslâm sentezinin oluşumunu sağlayan ve taşıyıcısı Aydınlar Ocağı’na ve 1980 öncesi MHP lideri Alparslan Türkeş’e olan yakınlığıyla bilinen Tarık Somer’in rektörü olduğu Ankara Üniversitesi’nden. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metninin imzacılarından KHK’lar ile işlerine son verilen 407 akademisyenin beşte birinden fazlasını ihraç eden de Ankara Üniversitesi. 12 Eylül sonrası tasfiyelerin şampiyonu, birinciliği 21. yüzyılda da kimseye bırakmamakta niyetli bir bakıma.
Yine üniversite bağlamında 407 KHK’lı imzacı ihraç ile 1402’likler karşılaştırıldığında her iki gruba mensup kişilerin örgütlenme biçim ve alışkanlıkları bakımından değerlendirilmesi her iki dönemin Türkiye’sinin karşılaştırılması konusunda fikir yürütmemizi sağlayabilir. 1980 sonrası üniversite tasfiyesinden nasibini alan akademisyenler örgütlenme biçimleri ve alışkanlıkları itibarıyla daha avantajlı gibi. 1961 Anayasası’nın sağladığı demokratik toplumsal çerçevede örgütlenme alışkanlıkları olan akademisyenler birbiriyle en azından bir şekilde dirsek teması bulunan kişilerden oluşan bir grubu teşkil ediyor. Örneğin TÜMAS, TÜMÖD ve sair üniversite hocalarının oluşturdukları dernek ve sendikalarda demokratik ve özerk üniversite için bir araya gelenler 1402’likler arasında azımsanmayacak bir grup. 1946 sonrası özerk üniversitenin hocaları ve öğrencileri olan bu kişiler, akademik özgürlüklere bugün içselleştirilmiş olan YÖK’e 1980’ler boyunca karşı mücadelenin içinde yer alan başat figürler olarak sıklıkla basında demeçler verir ve adlarından en fazla söz ettirirler. Akademiden uzak fakat bilimselliği meşru ve kabul gören YÖK öncesi üniversitenin temsilcileridirler bir bakıma. Bu aşamada 1980 sonrası tasfiye edilen Türkiye İşçi Partisi’nin eski kadrolarının da bu akademisyenlerin bir araya gelmesinde oldukça etkili olduğu görülüyor. 15 Temmuz sonrası KHK’lıları arasındaki 407 imzacı akademisyen büyük ölçüde YÖK sonrası üniversitenin ürünüdür. Akademik özgürlükler çerçevesinde 1402’liklerin 1980’lerde gördüğü sembolik prestije sahip olup olamadıkları konusunda söz söylemek için henüz erken. Zaman bu konuda 407 KHK’lının yaptıklarını daha kapsamlı ve tutarlı değerlendirmeye olanak sağlayacak kuşkusuz. Örneğin yapılan girişimler ve atılan adımlar bir EKİN-BİLAR’ın yakaladığı ulusal ve uluslararası görünürlüğü ne ölçüde yakalıyor? Mesela BİLAR’ın ilk akademik yılı sonunda düzenlediği diploma töreni bu konuda aydınlatıcı olabilir. Diplomalar davetli olarak akademik özgürlüklerin konuşulduğu ve YÖK’ün eleştirildiği bir toplantıda Alman üniversitelerinden birinin eski rektörünce ders yılı boyunca derse katılan öğrencilere teslim edilir. Değinilmesi gereken başka bir konu dönemin muhalif kesimlerini bir araya getiren “aydın” figürlerinin varlığı. Akla gelecek ilk kişi Aziz Nesin. “Aydınlar Dilekçesi”nin düzenlenmesinden BİLAR’ın kuruluşuna, pek çok girişimde Aziz Nesin’in ne kadar etkili olduğu görülüyor. Günümüz KHK’lıları daha olumsuz bir siyasal iklimde, örgütlenme alışkanlıkları bakımından 1402’liklerin deneyiminden daha yoksun ve Aziz Nesin gibi girişimleri konusunda inatçı ve kararlı figürlerin olmadığı bir dönemde iade edilmek üzere mücadele etmek zorundalar.
Karşılaştırmaya devam edersek iki dönemi ayıran ve 15 Temmuz sonrası 407 KHK’lı akademisyenin içinde bulunduğu durumu anlatması açısından iki dönemin görevinde kalan akademisyenlerinin nasıl davrandıkları da değerlendirilecek olursa, 1980 sonrası akademide yaşanan yıkımın da aydınlatılmasının ipuçlarına ulaşılabilir ya da en azından üzerinde daha da ısrarlı bir biçimde konuşulması gereken bir konuya değinilebilir. 1980 sonrası tasfiyesi, ilkin 1982 Ağustos ayından sonra YÖK eliyle atanan üniversite yöneticileri eliyle gerçekleşir. YÖK sonrası kadroları sözleşmeli statüsüne dönüştürülen araştırma görevlileri, okutman gibi öğretim elemanları ile ’80 öncesinin doktor asistanları olan ve yine YÖK sonrası icat edilen yardımcı doçent doktorların oluşturduğu sayıları 200’ü aşkın genç akademisyenin, 1982 sonrasında üniversite rektörlerinin gördüğü lüzum üzerine işlerine son veriliyor. 1402’likler bu sayıya eklemleniyor. Aynı dönemde tasfiyeleri veyahut YÖK’ü protesto etmek üzere ya da 1402’lik olmamak için istifa eden üniversite hocasının sayısı 900’ü aşkın. Bu istifaların askerî rejimin altında gerçekleştiği de göz önüne alınacak olursa, ileri zamanlarda 15 Temmuz sonrası üniversite tarihini yazacak olanların anlatılarında değinecekleri konulardan biri KHK’lar aracılığıyla yapılan tasfiyelerde üniversitelerin, tıpkı toplumun büyük bir kesiminde olduğu gibi, nasıl bir korku ortamına kapıldığı ya da akademik özgürlüklerin birincil koşulu hatta olmazsa olmazı ifade özgürlüğünü umursamadığı veyahut 407 imzacının metninin içeriğinin, Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karara rağmen cezalandırılması gerektiğini düşünen kadrolara sahip olduğunu sorgulatıyor. Her iki dönemin tasfiyeci zihniyetinin özelliklerini göstermesi açısından 1980’de üniversite yönetimlerinin yaşanan kıyımda göstermelik de olsa daha düzeyli ve akademik özgürlüklere daha bağlı olduğu görüntüsü vermeye çalışan bir anlayışa sahip olduğunu anlıyoruz. 407 KHK’lının yaşadığı açık tehditler -bir dönem imzacıların kanlarında banyo/duş yapmak isteyen ve bu yöndeki açıklamaları ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilen Sedat Peker örneğinde olduğu gibi- ve yaptırımlara karşın tam da toplumsal muhalefetin artmaya başladığı 2019 yerel seçimlerinden sonraki döneme denk gelen Anayasa Mahkemesi kararına rağmen azımsanmayacak ölçüdeki devlet ve vakıf üniversite yönetimlerinin ve akademisyeninin Anayasa’ya da aykırı bir biçimde kararı tanımadıklarını duyurdukları bir siyasal iklimin ürünü bir üniversite tarihi kuşkusuz oldukça karamsar bir tablonun çizilmesini beraberinde getiriyor.
Aslında her iki dönemde yaşananları karşılaştıranlar, üniversitelerin tasfiye sürecinden sonra nasıl bir sessizliğe gömüldüğünü de göreceklerdir. 1980 sonrası tasfiye ve istifaların ardından, sivillere devredilen yönetim sonrasında üniversite dışında yaşanan çok seslilik YÖK’ün en baskıcı olduğu dönemde üniversiteleri ve hocalarını sessizliğe büründürüyor. Bu sessizlik 1990’a kadar devam ediyor. Bu durum elbette YÖK uygulamalarından hoşnut kalındığını göstermiyor. Hoşnutsuzluğu ve içinde bulunulan sessizliği anlatması açısından 1990’da 1402’liklerin dönecekleri belli olduktan sonra, basına yansıyan YÖK’ün uygulamalarına artık sessiz kalamayacaklarını bildirerek isyan eden profesörler haberi gösterilebilir. Aslında bir bakıma üniversitedeki kadrolardan muhalif kesim arasında bulunan ve uygulananlar karşısında sessizliğe bürünmek zorunda kalan hocaların, kendi sessizliklerinin kurbanı olduklarını söylemek çok da iddialı olmayacak. 15 Temmuz sonrası üniversitesi için de azımsanamayacak bir kesimin bu durumda olduğu söylenebilir. Daha önce bahsedilen olumsuz siyasal iklimin etkileri KHK’lıların daha zorlu koşullarda bulunduğunu düşündürebilirse eğer, yine aynı iklimin bu dönemde üniversitelerde kalmakla beraber durumdan hoşnut olmamasına karşın sessiz kalmaya itilen kitleler için de geçerli olduğunu akla getiriyor. Yapılan bu çok genel karşılaştırmada üniversiteler açısından ülkenin içine düşürüldüğü durum bir bakıma iç burkan bir tabloyu barındırıyor. Üniversite her iki dönemde de evrensellik iddiasından uzak fakat bilim yapma misyonuna sahip olduğunu öne süren çevrelerin yörüngesine sokuluyor. Bu açıdan, en azından üniversite örneği özelinde, akademisyenlere yaşatılanlar bir yana, ülkenin kendisine haksızlık yapıldığını söyleyebiliriz, çünkü tasfiye sadece uzaklaştırılanları değil, geride kalanları da etkiliyor ve bir süre daha etkilemeye devam edecek gibi de duruyor.
KHK'lıların Muhalefeti: KHK'lılar - Bir Muhasebe (2)
Söyleşilen : Yasemin Özgün , Söyleşilen : Sibel Perçinel , Söyleşilen : Nuray Türkmen , Söyleşen : Tanıl Bora
Bu mukayeseye şunu da katalım: 1402’likler, özellikle akademik alandakiler, dönemin kültür ve yayın hayatına canlandırıcı bir katkıda bulundular. Aslında sadece kültürel ve yayın hayatına değil, başka meslek ve etkinlik alanlarında da fark yaratan işler yaptılar. Bu dönemin KHK’lılarının “katkılarının” bir ara muhasebesini yapsak… Ortaya çıkan deneyimler ve “kurumlar” yelpazesini konuşsak…
Nuray Türkmen: Vurguladığımız gibi KHK’lıların homojen bir grup olduğunu söyleyemeyiz. Bu nedenle KHK’lı her kesimin deneyimlerinden bahsedebilmemiz zor. Ancak ihraç edilen barış akademisyenleri olarak sosyo-politik bağlamda daha yakın olduğumuz ve imzacı olmaları nedeniyle ya da sol eğilimleri veyahut sendikal faaliyetleri sebebiyle ihbar edilerek KHK listelerine dahil edilenlerin deneyimlerini takip etme, bunlardan haberdar olma olasılığı daha güçlü olan bir grubuz. Bu nedenle daha çok bu kesimin deneyimlerinden bahsedebiliriz. Öncelikle ihraçlardan sonra bireysel ya da kolektif deneyimler var. Örneğin bu bireysel ya da küçük grup deneyimlerinin bazıları ticari bir mekân açma gibi somut pratiklerle sonuçlandı. Bazıları ise enformel bir şekilde sürdürülen çabalar. Akademisyenler dışında kalan meslek gruplarında daha çok gıda alanında geçimlik işler yaratmaya çalışan arkadaşlarımız çok fazla. Yine dershanelerde ya da özel okullarda kayıtdışı çalışan öğretmen arkadaşlarımız var. Küçük gruplar halinde ortak ticari işlere girenler de oldukça fazla. Örneğin pastane, lokanta, kafe, sahaf gibi yerler açanlar. KHK ile ihraç edildikten sonra deneyimleri birbirinden o kadar çok farklılaşan bir kesimden bahsediyoruz ki… Masal anlatıcısı olan da var, şarkıcı olan da; inşaatta çalışan da var, bez bebek ya da nohutlu pilav yapıp sokakta satan da. Mersin’de bir grup KHK’lı akademisyenin açtığı Kültürhane ve Eskişehir’de açılan Uçurtma Kitap Kafe adlı mekânlar da bu sürecin güzelliklerinden. Bunlar dışında bir de tabii daha kolektif ve kurumsal düzeyde sürdürülen çabalar da oluştu KHK ile ihraç edildikten sonra. Bu süreçten “akademi her yerde” diyen dayanışma akademileri oluştu. Ankara Dayanışma Akademisi, Kocaeli Dayanışma Akademisi, Kampüssüzler, İzmir Dayanışma Akademisi, Eskişehir Okulu, Antalya Dayanışma Akademisi ve İstanbul Dayanışma Akademisi. Ve tüm dayanışma akademilerini birleştiren çatı örgüt Birarada oluştu. Aynı zamanda özellikle üniversitelerden tasfiye edilen feminist akademisyenlerin kurduğu Aramızda Derneği oluşumu açığa çıktı. Dayanışma Akademileri, ihraç edilerek üniversitelerden dışlanan muhalif akademisyenlere bir etkinlik ve varlık alanı açmakla birlikte, kurumsal akademi içinde yıllardır tecrübe ettiğimiz bazı sorunlarla yüzleşmenin ve onları aşmaya çalışmanın bir olanağı, bir umudu olarak ortaya çıktı. Süreç içinde, dayanışma akademileri hem kendi yerellerindeki hem de farklı yereller arası dayanışma ilişkilerini güçlendirmeye çalıştı ve çalışmaya devam ediyor. Kurumsal akademinin, sadece Türkiye’deki güdük haliyle değil, dünya ölçülerinde, birçok yönden sorunlu olduğunu biliyoruz. Ustalık ve tecrübeye gösterilecek doğal saygının ötesine geçen hiyerarşi; derinleşen genel prekarizasyonla çelişen, beri yandan “yükseldikçe” kimi imtiyaz mekanizmalarıyla tatmin edilen bir “elit” olma bilinci; “performans” değerlendirmesinin gitgide nicelleşmesi; entelektüel faaliyetin metalaşması ve fetişleşmesi; sonuçta merakın ve derdin yerini, insanla/dünyayla/toplumla ilgili sorumluluk hissetmenin yerini teknikleşmiş bir rutinin alması gibi sayılamayacak pek çok sorun. Bu derdi paylaşan akademisyenlere her zaman açık olan dayanışma akademilerinde, yaklaşık üç yılda binden fazla ders, seminer, atölye çalışması yapıldı; öğrencilerle yeniden buluşuldu. Sadece enstitü benzeri çalışan yapılar olmakla kalmayıp yaz okulları da düzenlendi. KODA ve Kampüssüzler yaz okulu bu deneyimlerden. Dayanışma Akademileri dışında yine KHK’lıların öncülüğünde online uzaktan eğitim atölyesi programı olan İnsan Hakları Okulu açıldı. İzmir’deki arkadaşlarımız temel özgürlükler ve insan hakları zemininde faaliyet yürüten TİHV Akademi’yi oluşturdular. Bu süreçte pek çok kitap yazıldı, KHK hikâyeleri derlendi. Pek çok arkadaşımız gazetelerde ve çeşitli internet yayın organlarında köşe yazarlığına başladı. Kısacası KHK ile ihraç edildikten sonra bir yandan özellikle kooperatifleşme ve dernekleşme düzeyinde kendi kurumlarımızı oluştururken bir yandan da memlekette yıllardır var olagelen kurumlarla ilişki ağlarımızı güçlendirmeye çalıştık ya da buralarda doğrudan çalışmaya başladık. Bu nedenle her ne kadar içinde bulunduğumuz olağandışı zamanlar içinden tam olarak göremesek de KHK’lar bir yandan insanların hayatlarını darmadağın ederken bir yandan KHK öncesi “dağınıklıkları” toparlamak için bir yol açtı diyebiliriz.
Aynı soruyu toplumsal-kültürel yanından ziyade, politik yanından sorarsak: “KHK’lılar”, bir mağdur kitlesi olmaktan gayrı, bir muhalif grup olarak, nasıl bir dinamik oluşturdular?
Yasemin Özgün: Bu soruya öncelikle bildiğimiz yerden, yani KHK’lı barış imzacılarından yola çıkarak bir şeyler söylemek daha doğru olabilir. Mücadeleye dair meselenin özünde şöyle bir şey yatıyor; aynı ve tek bir bildiri metnine imza atmamıza rağmen devlet farklı mekanizmalarla aramızda ayrımlar yarattı ve bu ayrımlar üzerinden bizlere yönelttiği suçlamalara karşı bütünlüklü bir mücadele yürütmemizi engellemek istedi. Aslında KHK’lı olmak da bu ayrımlardan bir tanesiydi. 407 akademisyen barış bildirisine imza atmak gerekçesiyle KHK ile çalıştıkları kurumlardan ihraç edildiler ve malumunuz pek çok haklarından yoksun bırakıldılar. Yaratılan ayrımların dışında da farklı illerde, farklı statü, yaş, sınıf, cinsiyet, cinsel yönelim üzerinden aramızda türlü farklılıklar olmasına ve bu farklılıklar üzerinden süreç içinde yaşanan sıkıntılarda da farklılıklar yaşanmasına rağmen birlikte mücadele etmeyi büyük ölçüde becerebildiğimizi düşünüyoruz. Ne için mücadele ettik? Bir yandan KHK’lı olmaktan kaynaklanan ortak sıkıntılarımız çok fazlaydı ve bunlarla mücadele etmek zorundaydık. Bunun için de bir arada olmamız ve iletişim halinde olmamız gerekiyordu. Bunu sağlayacak zeminler oluşturduk, dayanışma akademileri sözgelimi büyük ölçüde muhreçlerle yürüdü. Buralarda hem derslerimizi, araştırmalarımızı sürdürmenin yollarını aradık birlikte, hem de ihraç edilmemize giden yolun politik kararlarla örülü olduğunun ve ancak politik bir duruşla ve mücadeleyle değişebileceğinin bilincinde olarak hukuki mücadelemizi de aramızda ayrışmalar olmadan vermeye gayret ettik. Bir akademisyen olarak, bir yurttaş olarak kaybettiğimiz çok şey vardı evet ama bu bizi aynı zamanda hem güçlendirdi hem de kaybedecek daha fazla ne var ki güdüsüyle otoriter yönetim koşulları altında dahi toplumun diğer dışlanan, baskı ve şiddete maruz bırakılan kesimleriyle farklı politik hatlarda buluşma olanağı sağladı. Kimimiz sadece dayanışma amaçlı milletvekili adayı oldu, kimilerimiz hep birlikte seçim çalışması yaptık, kimimiz doktor arkadaşlarımızın, avukat dostlarımızın, haber alma haklarımıza saldırı sonucunda sesleri kısılmak istenen gazeteci dostlarımızın duruşmalarında omuz omuza oldu, Kocaeli’nde 8 Mart yürüyüşünde en önde olup gözaltına alınan arkadaşlarımız oldu, Eskişehir’de termik santrale karşı mücadelede muhreç arkadaşlarımız vardı, İstanbul’da savaşa karşı söz söyleyen oluşumların içinde muhreç arkadaşlarımız aktif olarak yer aldı. Keza Diyarbakır’da, Dersim’de, Fındıklı’da ve tek tek ismini sayamadığımız illerde, bölgelerde mücadele eden pek çok birey ve grupların yanında yöresinde arkadaşlarımız vardı. Aslında bu sürecin anahtar politik sözcüğü “dayanışma” idi; hem bizim hak alma mücadelemizde kendi içimizdeki dayanışmamız ve aynı zamanda farklı politik yapıların bizimle dayanışması, hem de bu saydığımız bizim dayanışma içinde olduğumuz politik mücadelelerle ortak mücadele etmek anlamında. Esas olarak homojen veya merkezî, bütüncül bir mücadele hattından ilerleyen bir muhalif grup olmaktan çok pek çok alanda baskı ve sömürüye maruz kalan kesimle bir araya gelip, ortak mücadele yürütebilen, sonra dağılıp başka bir yerde başka bir birliktelik içinde yine politik mücadeleye katılan bir çeşit mevzi mücadelesi yürüten bir muhalif yapı olduk. Elbette “ezilenlerin zarafeti” olarak ifadesini bulan dayanışma ilişkisi verili koşullar altında zordu ve her zaman çok zarif olamayabiliyorduk. Politik, kişisel, birçok nedenle anlaşamadığımız, karar almakta zorlandığımız, birbirimize darılıp gücendiğimiz zamanlar oldu. Ne var ki, hem bizi ortaklaştıranın “barışa ve insan haklarına çağrı” gibi son derece meşru ve kuvvetli bir gerekçe olması hem de KHK’lı olmak sonucu yaşadığımız pek çok kaybın yarattığı bir “ortak duygu durumuna” sahip olmamız farklılıklarımıza rağmen birbirimizi anlamamızı ve bir arada ve dağılmadan mücadele edebilmemizi sağladı. Bunu anlatmak çok kolay değil aslında ama birbirini bu süreçte tanıyıp yakınlaşan pek çok muhreç akademisyenin reddedemeyeceği “KHK’lının halinden KHK’lı anlar” kabulüyle oluşan yakınlıklar her tür ayrılığa ve anlaşmazlığa rağmen çok sağlam bağlar kurmamıza neden oldu ve dayanışmamız tam da bu yüzden politikti ve zemini sağlamdı. Bununla birlikte sadece biz barış imzacıları değil, tüm KHK’lılar açısından söyleyecek olursak en genelde bir KHK’lı muhalifliğinin oluştuğunu söylemek oldukça iddialı olur. Yaklaşık üç yıldır KHK’lı olma hali hem öznesi tarafından hem de bu öznelere duyarlı toplum tarafından daha çok mağdur olmakla özdeş görülüyor; elbette böyle bir boyut var, hakları, özgürlükleri, neredeyse varoluşları ellerinden alınanlarız. Ancak bu zarara uğratılmaya karşı çıkabilecek, bütüncül ve kitlesel bir muhalefet yürütebilecek bir KHK’lılık zemini oluşturamadık. Şu âna kadarki çabalar ya kişisel, kümesel düzeyde kaldı ya da sürekliliği olamadı. Binlerce kişinin zarara uğratıldığı bu ortaklık, güçlü bir muhalefet dinamiği taşımasına rağmen geniş bir mücadele zemini yaratamadı. Tabii bunda pek çok şeyin etkisi vardır muhakkak. İnsanların geçim derdine öncelik verme zorunlulukları, farklı KHK’lıkların oluşu –FETÖ denilen Fethullahçı KHK’lılık ile barış imzacısı KHK’lılık, asker-polis KHK’lılık ile Kürt KHK’lılık, diyanet KHK’lılığı ile Alevi KHK’lılığı, akademisyen KHK’lılığı ile memur statüsünde çalışan işçi KHK’lılığı gibi… Başka nedenlerin dışında bunun gibi pek çok etken de, zaten tarihsel olarak da kesişme noktaları epey sınırlı olan grupları bir araya getirip ortak bir muhalefet zemini yaratılmasına engel oldu esasında.
KHK’lıları birkaç farklı gruba ayırarak değerlendirirsek… Sanırım akla ilk gelen ayrım, Fethullahçılık (“FETÖ”) suçlamasıyla veya zannıyla ihraç edilenler ile diğerleri. Bu iki grubun durumları, yapıp ettikleri nasıl farklılaştı? Aralarında hasbelkader ya da bilinçli temaslar oldu mu ve bu temasların ne gibi etkileri oldu?
Sibel Perçinel: Resmî Gazete’de ekli listelerde yer alan, kamudan 135.000’e yakın ihraçtan 6.000’e yakın ihraç edilenlerin KESK gibi sendikalara üye sol, sosyalist muhalif kesimden, 407'si ise “Barış Akademisyenleri” olarak isimlendirilen akademisyenlerden oluşmakta. Dolayısıyla kamudan ihraç edilen yaklaşık 130.000 kişi Gülen Cemaati ile ilişkilendirilmekte. Bu dağılımdan da anlaşılacağı üzere ihraçların çok büyük bir kısmını Gülen Cemaati ile “irtibatlandırılan”, “ilişkilendirilen” veya “iltisaklandırılan” -OHAL döneminde ortaya atılan/dayatılan yeni bir terim/kavram olarak Resmî Gazete’de ifade edildiği üzere- bir grup oluşturuyor. OHAL/KHK ile ihraçlar sürecinin ilk aşamalarında, ihraç edilen sol cenahın örgütlülüğünü büyük oranda yansıtan KESK tarafından eylemler düzenlendi ve çalıştaylar gerçekleştirildi. Ancak KESK eylemleri kısa sürdü ve devamlılığı olmadı. Sol kesimde, KESK'in kendilerini yeteri kadar sahiplenmediğini, bu süreçte yalnız bırakıldıklarını düşünenler oldu. Eleştiriler bir yana bu süreçte en genelde sol, sosyalist, muhalif kimliği ön planda olan KHK’lıların bütünlüklü, somut bir direniş ve dayanışma hattı oluşturduğunu söylemek pek mümkün gibi gözükmemekte. Ancak buna rağmen sol kesimin, Gülen Cemaati ile ilişkili görülen KHK’lılara göre sosyal yaşamlarında, politik ilişki ağlarında, bir bütün olarak toplumsal zeminde daha fazla direniş ve dayanışma gösterdikleri ve bu durumun tüm yaşamlarına yansıdığını söyleyebiliriz. Sol kesimden KHK’lılarda ihraç edilmeden önce de müesses nizam, devlet denilen yapı ve onun her türlü baskı aygıtına karşı bir bellek ve bu baskının OHAL gibi bir dönemde kendisini daha da hissettireceğine yönelik bir gerçeklik öteden beri vardı. Bu süreçte Gülen Cemaati ile ilişkilendirilerek ihraç edilen ve asıl büyük grubu oluşturanlar neler yaşadılar, neler hissettiler? Bu bir solukta cevaplanacak bir şey değil tabii ancak bu dönemde bu konunun derinlemesine her açıdan araştırılması büyük önem taşımakta. Bu gruptan ilk tasfiyeler darbe girişiminden çok kısa bir süre sonra oldu ve hâkim ve savcılardan 2.400'e yakın kişi uzun süren gözaltılar sonrası tutuklandılar. Daha sonra farklı meslek gruplarından da gözaltılar ve tutukluluklar yaşanmaya başlandı. Bu anlamda bir çöküş yaşandı. Çok inandıkları ve yanlarında hissettikleri ve bir tür baba olarak gördükleri devlet onlara bambaşka ve hiç tahmin etmedikleri yüzünü gösterince apansız ve derin bir çöküş yaşandı bu kesimde. Önce olup bitenlere inanmakla inanmamak arasında bocaladılar, durumu kabullenemediler. Bu süreçte devlete olan sadakatlerini hemen yitirmediler. Ancak zaman içerisinde, özellikle cezaevinde yaşadıkları kötü muamele ve işkence gerçek bir kırılma yaşamalarına neden oldu. Devlet babanın şefkatli kollarından şiddet ve baskısına doğru bir geçiş yaşandı. Bu dönemde devlete sadakatini, devletçi refleksini hâlâ sürdüren daha az oranda bir kesim olmasına karşın büyük bir kısmında devlet ve millet kavramları ile ilgili ciddi sorgulamalar başladı. Sadece bu kavramlar ile değil, aynı zamanda tutkuyla bağlı oldukları ve hayatlarının en kutsalı olarak gördükleri din ile de sorgulamaları başladı ki bu dönemde deistlikten ateistliğe kadar değişim dönüşüm geçirenler oldu. Bu değişim dönüşüm, bu topraklarda daha önce "ötekileştirilenler" ile empati kurmalarını da sağladı ki bizzat kendi ifadelerinde, ötekileştirilen Kürtleri, Ermenileri, Alevileri, gayrimüslimleri ve solcuları şu anda anladıklarını, onların neler yaşamış olabileceklerini kavradıklarını söylemeye başladılar ve hatta daha önce onlara karşı olumsuz tutum ve yaklaşımlarından dolayı sözü edilen bu kesimlere karşı özür borçlu olduklarını dile getirenler oldu. Sonuç olarak bu dönemde kendilerinin ötekileştirildiklerini, dışlandıklarını düşünüyorlardı. Tam da böylesi bir ortamda, yaşadıkları tecrit/izolasyon, sosyal dışlanma, çekilme, ihraçların üzerinden bir sürenin de geçmesiyle bir hareketlilik yarattı. İlk olarak Adana'da kurulan Adana KHK'lılar Platformu ile sol cenah ve muhafazakâr-mütedeyyin kesim bir araya gelmeyi başardılar. Adana örneği bu anlamda oldukça iyi bir örnek. Birbirleriyle oldukça iyi ilişkiler geliştirdiler. Sürekli buluşmalar, birlikte bir yerlere gitmeler, piknikler gibi sosyal etkileşimler, sıcak, yüz yüze insan ilişkileri bu platformu bambaşka bir noktaya evriltti. İllerde yaklaşık on dört kadar bu şekilde olgunlaşmış veya olgunlaşmaya yakın yerel KHK’lılar platformları bulunmakta. KHK’lılar platformlarının en canlı örneklerinden biri de İstanbul KHK’lılar platformu. İstanbul, bu anlamda kolektif sokak eylemlerinin en canlı olduğu yerlerden biri. İstanbul'da da sol kesim ve muhafazakâr-mütedeyyin kesimin ortaklaşması söz konusu. Halihazırda kurulma aşamasında olan yerel KHK’lılar platformları var. Ankara KHK'lılar platformu bu sene Ağustos ayında kuruldu. Kopukluklar olsa da, Ankara'nın o ağır bürokrasisi sinse de, Ankara KHK'lılar platformunun da bir çabasının olduğunu gözlemlemekteyiz. Mütedeyyin-muhafazakâr kesim için HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu çok önemli. Bir de bu dönemin sokak eylemcisi olan ve sosyalist kimliğe sahip Cemal Yıldırım'ı bir kahraman olarak görüyorlar. Sonuç olarak bireyler üzerinden oluşturulan kahramanlık öyküleri de özellikle muhafazakâr-mütedeyyin kesimi etkiliyor. Kolektif olarak bir şeyler yapmak konusunda istekli olduklarını ve çaba gösterdiklerini görmekteyiz. Ancak bu kesim halen kamusal alanda görünmekten çekiniyor. Sosyal medyada oldukça aktifler ve bu ortamda “trend topic olmak”, gündemde belli bir sıraya yerleşmek oldukça önem taşıyor muhafazakâr-mütedeyyinler açısından. Çünkü sosyal medya kendilerini halen tek gösterebildikleri, ifade edebildikleri ve iyi hissedebildikleri bir alan. Basit olarak sol-sağ ayrımı değil, içinde farklılaşan pek çok özelliği barındıran kesimler nedeniyle KHK platformlarında şimdiye kadar öne çıkan yaklaşım, son derece kutuplaştırılmış olan toplumun sorunu haline gelen ve bu şekilde değerlendirilmesi gereken KHK meselesine yönelik bir çözüm arayışının aslında çok katmanlı bir şekilde olduğu yönünde. Bu gerçekleri tüm çıplaklığı ile algılayan muhafazakâr-mütedeyyinlerin bunu farklı bir dil ile ifade ettiklerini görüyoruz. Bütün bu anlattıklarımızla şunu ifade etmeye çalışıyoruz aslında: Gülen Cemaati ile ilişkilendirilen kesimle sol KHK’lı kesim arasında şimdiye kadar pek yaygınlaşmasa da bilinçli temaslar oluşturulmaya çalışıldı ve bu hâlâ devam ediyor. Bu ilişkilerde özellikle muhafazakâr-mütedeyyin kesimin değişim dönüşüm hikâyelerini, yaşama, dünyaya sosyal-politik olarak başka bir açıdan bakmak ve değerlendirmek ile ilgili yaşanmışlıklarını sıklıkla duyar olduk. Bununla birlikte bu temasların kendisinin daha somut ve bütünsel bir ilişki zemini oluşturduğunu söylemek hâlâ oldukça güç.
İkinci bir ayrım: akademisyenler ve diğerleri, olabilir. Veya, öğretmenleri de katarak, zihin emekçileri ve diğerleri. İlk grup daha görünür iken, ikincilerin gölgede kaldığına dair bir hoşnutsuzluk veya endişe, muhalif çevrelerde epeydir tartışılıyor. Bu tartışmaya nasıl bakarsınız?
Nuray Türkmen: Siz öğretmenleri de kattınız ama bizim gördüğümüz kadarıyla tartışmalar daha çok “akademisyenler ve diğerleri” biçiminde yaşanıyor. Burada görünür olma/gölgede kalma hali yeni değil esasında. KHK’lar öncesinde de yıldızı parlak olan çoğunlukla akademisyenlerdi. Görece, öğretmenleri de sayabiliriz belki ama bu kez de akademisyenlerle öğretmenleri kıyaslayan ve yıldızı akademisyenlerden yana parlatan hâkim bir referans çerçevesi ile karşı karşıyayız. Bu bağlamda, bahsettiğiniz hoşnutsuzluk daha çok akademisyenlerin bir bütün olarak diğer KHK’lıları gölgede bırakmasına yönelik gibi duruyor. Üstelik bu nedenle oluşan hoşnutsuzluk sadece gölgede kalma/görünür olma biçiminde yaşanmıyor; tamamen diğer bir uca denk gelecek şekilde KHK’lar sonrasında akademisyenlerden beklentilerin boşa çıkmasıyla birlikte akademisyenlerin itibarsızlaştırılması, değersizleştirilmesi ile birlikte de yaşandı, yaşanıyor. Arka planına baktığımızda esasen çift yönlü kabullerin şekillendirdiği bir referans çerçevesinin yansımasını görüyoruz. Yani bir yandan akademisyenlerin bizatihi kendilerinin bu memlekette emekçi olduklarını unutmasıyla, akademisyenlik kimliğini emekçilikten azade görmesiyle, dünyayı ve ülkeyi en iyi bilebilecek, okuyabilecek, en doğru analizleri yapabilecek kişiler olarak görmeleriyle ilgili bir referans çerçevesi bu. Yani esasında toplumsal düzeyde de bu kabullenişin yaygın olmasıyla artık büyük oranda kurguya dayanan bir referans çerçevesinden bahsediyoruz. Dolayısıyla burada bağlamı, akademisyenlerin öne çıkması ya da tersinden üzerlerine bindirilen beklentileri karşılayamamaları değil, doğrudan KHK’lı ya da KHK’sız akademisyenlerin emekçi kimliklerini büyük oranda unutması ve akademisyenlere yönelik büyük beklentinin doğrudan varlığı oluşturuyor. Ülke siyasetinde ve pratik-politik mücadelede bir bütün olarak kurucu politik özne olmayan bir kesime sürekli navigatör olma zorunluluğu atfediliyor. Ve sonunda bu olmayınca -ki olması bu haliyle politik olarak neredeyse olanaksız gibi- eşzamanlı olarak hem görünür olma hem de görünür olmama sorun oluyor ve neredeyse birbirinin zıddı arka planlara dayanan ancak aynı akıldan açığa çıkan ikili hoşnutsuzluk durumu yaşanıyor. Yani görünür yapan da bir süre sonra ya da en başından itibarsızlaştıran akıl da aynı referans çerçevesinin ürünü diyebiliriz.
Yine bununla bağlantılı bir konu… KHK’lı olmak ortak payda olunca, türlü politik ayrışmalara ne oluyor? “Şimdi sırası değil” diyerek ikincilleşiyor mu, yeni temaslara, ittifaklara vesile oluyor mu?
Yasemin Özgün: Aslında KHK’lı olmak ortak paydasında buluşmakla elbette türlü politik ayrışmalar ortadan kaybolmuyor. Ama bu ortak payda o kadar kuvvetli ve isterleri o kadar fazla ki dediğiniz gibi diğer politik ayrışmalar ikincil kalabiliyor. Ama daha önemlisi halihazırda o politik ayrışmaların uzaklaştırdığı insanlar olarak bir arada olmak zorunluluğu sizi ister istemez yek diğeriyle temas kurmaya ve tanıyıp anlamaya götürüyor. Bilindiği üzere Türkiye solu hep ortak cephe kurma arayışıyla maluldür ama bunu bir türlü gerçek anlamıyla hayata geçiremez; bugüne kadar 31 Mart 2019 belediye seçimleri gibi ortak muarızın net bir biçimde belirdiği kritik dönemlerde ancak kısmi ve geçici birliktelikler kurulabildi. Dolayısıyla politik farklılıklara rağmen KHK’lılık ortak paydasında buluşup birlikte mücadele etmek akademik ve yurttaş olarak hak ve özgürlüklerden yoksunlaştırılmış olmaya rağmen bir “negatif ortaklık” oluşturmuyor. Aksine bu, çok ortak keseni olan bir pozitif haklılık ekseninde politik olarak buluşmanın öyküsü. Cizre, Sur’da, Nusaybin ve diğer il ve ilçelerdeki hukuksuz sokağa çıkma yasakları, çocukların öldürülmesi, cenazelerin günlerce yerlerde sürüklenmesi, buzdolabında saklanan cesetler gibi devletin sivil halka yönelik gerçekleştirdiği insanlık dışı uygulamalar karşısında bir ses çıkarabilmek, “yapılanlar suçtur ve bizi bu suça ortak edemezsiniz” demek için birbirini neredeyse hiç tanımayan akademisyenlerin bir imzada buluşmasıyla başlayan bir haklılıkta ortaklaşma öyküsü. Haklılığın getirdiği bir güçlülük ve o güçle de hem toplumsal alanda baskı, sömürü ve dışlanmaya maruz kalan kesimlerle hem de kendi hak kayıplarına yönelik bir dayanışma ve mücadele öyküsü. Farklı siyasi duruşlara sahip akademisyenlerin bu biçimde ortaklaşmasının, şıpın işi ittifaklar oluşturamasa da geri dönülemez bir tanımayı ve kimi kemikleşmiş önyargılardan kurtulmayla beraber “içermeyi” de beraberinde getirdiğini düşünüyoruz. Tabii bunun tersi de geçerli: Kimi yakın hissettiğin kişiler gibi yakın bulduğun siyasi gruplar, oluşumların, bireylerin o kadar da yakın ve yoldaş olmadığını deneyimlemek de ya da etkileri çok daha az olmakla beraber kimi grupların tam da beklediğin pozisyonları alması da bu zorunlu bir araya gelme ve tanıma sürecinin bir parçası. Antonio Porchia’nın dediği gibi “Onlara ulaşarak, seni onlardan ayıran uzaklığın bilincine varacaksın”. Özgür seçimlerimizle değil, zorunluluklarla KHK’lı olmak ortak paydasında buluşsak da birbirimize ulaşma ve tanıma çabamız KHK’dan önce ve KHK’dan sonra diye ikiye ayırabileceğimiz yaşamlarımızda belki de bize kalan en büyük güç.
Belki çok erken bunu düşünmek ama.. KHK’lılar işlerine dönebilirlerse, döndükten sonra, şimdiki dayanışma deneyiminin devamı gelir, bir biçimde bu ilişki ağı devam eder mi? Bunun araçları, imkânları var mı?
Nuray Türkmen: Bu oldukça zor bir soru. Şimdiden bunun net bir yanıtını vermek çok güç. Ama belki şunu söylemekte fayda var. Örneğin daha işlerimize dönmeden, dayanışma akademilerinde bunun bizim açımızdan önemli bir gündem olduğunu paylaşabiliriz sizinle. Yani sık sık konuştuğumuz, tartıştığımız şeylerden birisi “İade edilirsek dayanışma akademilerine devam edecek miyiz?” sorusu üzerinden gelişiyor. Böyle bir tartışma daha şimdiden çok kıymetli. Üstelik işe iade edilse dahi kurumsal üniversitede çalışmak istemeyen, sadece dayanışma akademisi deneyimini güçlendirmek ve bu deneyim içinde güçlenmek isteyen arkadaşlarımız da var. Bunlar bu ve benzeri dayanışma deneyimlerinin devam edebileceği yönünde önemli işaretler. Ancak şunu da ekleyelim. Dayanışma akademileri ve benzeri deneyimlerin pratik olarak devam etmeme olasılığı tamamen bitmesi anlamına gelmiyor. Örneğin EKİN-BİLAR geçen onca yıla rağmen bize yol göstermeye devam eden deneyimlerden. Biz de gelecekte üniversite mücadelesinde güzergâhı tayin eden deneyimlerden bir kısmını daha şimdiden ürettiğimizi söyleyebiliriz. Bunu söylemekten imtina etmemek gerekir. Bu, yaptığımıza yönelik bir güzelleme ya da hamaset değil; yalnızca içinde bulunduğumuz deneyimlerin kısmi de olsa dönüştürücü gücünün ve yansımalarının kıymetini teslim etmek anlamında önemli.
5-6 Ekim’deki “Büyük Buluşma”yı ve sonuçlarını nasıl değerlendirdiniz?
Sibel Perçinel: Öncelikle Resmî Gazete’de ekli listelerde yayımlanan KHK’lılar dışında Resmî Gazete’de yer almayan, kayıt altına alınmamış (“kayıtdışı” olarak isimlendirebileceğimiz) KHK’lıları da düşündüğümüzde sayımızın bir hayli fazla olduğunu söylemek gerekir. Resmî Gazete’de ekli listeler dışında örneğin kapatılan okullarda çalışan öğretmenler, akademisyenler, belediye çalışanları gibi “kayıtdışı” olan, yani resmî olarak kayıt edilmemiş ihraçlar da var. Dolayısıyla Resmî Gazete’de yayımlanan ihraçlar ile kayıtdışı olan ihraç sayısının toplamı neredeyse 250.000’i aşıyor. Bu durumu düşündüğümüzde, bu hem bir yandan güçlü bir olası sesin çıkmasını aklımıza getirebilir ancak bir yandan da diğer ayırıcı dinamikleri de göz önünde bulundurursak, bu kadar farklı olanın bir araya gelmesini de zorlaştıran bir toplam olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte tüm kesimleri içerecek şekilde KHK’lı olma ortak zemininde buluşulması tam olarak becerilemese de kimi çabalar oldu ve olmaya devam ediyor. 5-6 Ekim KHK’lılar Büyük Buluşması da esasında bu çabanın bir sonucu olarak düşünülmesi ve değerlendirilmesi gereken bir buluşmaydı. 5 Ekim öncesi ihraçlarda büyük buluşmaya dair bir heyecan ve umut vardı. Ancak bu buluşma, 4 Ekim günü, yani buluşmaya bir gün kala, Ankara Valiliği tarafından yasaklandı. Çünkü iktidar açısından en tehlikeli olabilecek bir ilişki kuruluyordu: Bu ülkenin muhafazakâr-mütedeyyinleri ve sol, sosyalist muhalifleri bir buluşmada bir araya geliyordu. Bu nedenle böyle bir toplantının engellenmesi devlet mantığı açısından bakıldığında oldukça olağan olarak değerlendirilebilir. Toplantının yasaklanması önce ciddi bir moral bozukluğu yaratsa da platformlar arasındaki hararetli tartışmalar sonrasında her şeye rağmen bir uzlaşının çıkması ve bu sayede yeniden bir toparlanmanın yaşanması önemliydi. Öncelikle Halkların Demokratik Partisi’nin, daha sonra Saadet Partisi, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ve Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi’nin de bu buluşma için kapılarını KHK’lılar için açması, bazı partiler açısından belli kesimlerde tedirginlik ve katılım açısından soru işareti yaratmış olsa da yine de KHK’lıları hâlâ düşünen ve kabul eden siyasilerin olduğu duygusunu da yaşattı. 5 Ekim'de HDP Genel Merkezi önünde yaşanan polis ablukası ve şiddeti her ne kadar katılımcıları ürkütmüş olsa da verilen mücadele sonucunda toplantının gerçekleştirilmiş olması herkesi ayrıca umutlandırdı. Siyasi iktidarın tüm engellemelerine rağmen sosyal medyada etkileşim halinde olan KHK’lılar buluşmayı gerçekleştirerek yüz yüze geldiler, karşılaştılar ve konuştular. Toplantının tüm yaşanan sorunlara rağmen yapılmış olması ve hatta daha samimi ve sahici bulunması, gelecekte yapılması planlanan her türlü toplantı veya buluşma açısından da bir umut yarattı. 6 Ekim’de somut maddeler içeren sonuç bildirgesinin İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi'nde basın toplantısı ile açıklanması bu toplantıya katılanlar açısından ayrı bir heyecan oluşturdu. KHK’lılarda, bu sonuçların bir izdüşümünün olacağına dair gelecek açısından umut ve beklenti oluşmasını sağladı. Burada asıl ve en önemli değerlendirmeyi, bu platformların, ilişki ağlarının daha fazla nasıl büyüyebileceğine, çoğalabileceğine, platformlarda yaşanan sorunların üstesinden gelme, sonuç olarak farklı kesimlerin bir araya gelmesinden oluşan çoğul yüzlerin yüz yüze ilişkiler ve etkileşimler noktasında oluşturacakları çoğulcu deneyimlere ilişkin sorular ve yollar belirledi ve tabii ki belirlemeye devam ediyor.
Sözümüzü 5 Ekim KHK’lılar Sonuç Bildirgesi’nde yazılanların bir kısmından alıntı yaparak çoğaltalım:
“Bizler sistematik olarak daha sonraki kuşaklara da sirayet edecek bir cezalandırmanın söz konusu olduğu bireyleriz. Yurttaşlık haklarımız engellendiği için adeta ‘yurttaşlıktan çıkarılmış bireyler’ olarak yaşamaya çalışıyoruz. Toplanmamız ve konuşmamız istenmiyor, özel bir alana hapsedilmeye zorlanıyoruz. Ama biz KHK’lılar, iktidarın ‘kurum kanaati’ formuyla bizleri ek listelere koyan kamu yöneticilerinin bize biçtiği insanlık dışı rolü oynamayacağız, bu dar kalıplara sığmayacağız. Güzel bir ülkenin kaldıracı olmak için çaba göstereceğiz. Bu nedenle yaşadıklarımızı kimsenin yaşamadığı bir ülke talep ediyoruz.
Bizler kimimiz kadın, kimimiz erkek, kimimiz LGBTİ+, kimimiz Kürt, kimimiz Türk, kimimiz Alevi, kimimiz Sünni, kimimiz siyaseten sağ, kimimiz ise sol yelpazeden, tüm farklılıklarımız ve renklerimiz ile çoğulcu bir topluluğuz. Bizler; hep birlikte barış içinde, demokratik bir ülkede, temel hak ve özgürlüklere dayalı bir hukuk çerçevesinde, birlikte nasıl yaşayabileceğimizi sorgulayan, düşünen ve hayata geçirmeye çalışan insanlarız.” (BİRİKİM)
