1965’de, "radyodan işçim, köylüm, halkım diye bütün yurda sesleniyordu. Uzaklarda kalan bu ses, Partinin yiğit insanlarının, özverili kadın ve erkeklerinin sesidir"... TİP 60 YAŞINDA!
Güçlü bir dayanışma ve ortak bir ruh hali. Döneme damgasını vuran özellik böyle bir şeydi. 1967’de DİSK kurulurken bütün demokrat ve sol kamuoyu arkasındaydı. Grevlerin herbirisi ülkenin her yanını grev havasına sokuyordu. Öğrenci gençlik yalnız değildi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt Ulusal Demokrat Hareketi’ni birkaç seviye sıçratan “Doğu Mitingleri” TİP’lilerce başlatıldı. Başta milletvekilleri olmak üzere her kesimden destek gördüler. Toprak işgallerine başlayan köylüler gençliğin desteğini ilk bu dönemde yaşamaya başladılar...
Türkiye İşçi Partisi (TİP), 60 yıl önce bugün (13 Şubat 1961) kuruldu.
1961'de 12 sendikacı tarafından kurulan TİP, 1965-1968 arası en parlak dönemini geçirdi, TBMM'ye milletvekili seçtirebilen ilk sosyalist parti oldu. 1971 ve 1980 darbeleri sonrasında kapatılan partinin bugün Meclis'te iki millletvekili bulunuyor: Erkan Baş ve Barış Atay.
"TİP hâlâ genç, hâlâ ayakta"
Parti resmi internet sitesinde 60. yıla özel şu açıklamayı yaptı:
"Türkiye'de ezilen işçi sınıfının haklarını korumak için" ortaya çıkan, "Bu dünyada insan eliyle yapılmış ne görüyorsanız bizim nasırlı ellerimizin eseridir!" sözleriyle yankılanan maceramız bugün 60. yıl dönümünü kutluyor.
"İşçiler tarafından 13 Şubat 1961'de kurulan, memleketin dört bir yanına "Bağımsızlık, Demokrasi ve Sosyalizm" fikrini ilmek ilmek işleyen partimiz, Türkiye İşçi Partisi, 60 yaşında hâlâ genç, hâlâ dimdik ayakta.
"Kemal Türkler, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, Yaşar Kemal, Çetin Altan, Avni Erakalın... Ve onlarla birlikte, gündelikçi Ayşe'ler, madenci Recep'ler, tütün işçisi Hüseyin'ler, basın emekçisi Attila'lar... El ele verdiler.
"Kendi güçlerine ve memleketin bereketli topraklarına güvendiler. Kendilerinden sonraki kuşaklara ilham verdiler, umut verdiler. Bu düzeni değiştirebileceğimize olan inancımızı büyüttüler."
Sanatçılardan 60. yıl mesajı
Memet Ali Alabora, Zülfü Livaneli, Jülide Kural ve Kadir İananır gibi sanatçılar da partinin sosyal medya hesaplarından 60. kuruluş yıldönümünü kutladı.
Memet Ali Alabora: "Bugün iki TİP milletvekili, tıpkı 56 yıl önce Meclis'e ilk kez girmiş #TİP milletvekilleri gibi söylenmeyeni söyleyerek merkeze alternatif bir siyaset üretiyorlar."
Füsun Demirel: "#TİP deyince aklıma en başta Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar geliyor. Çok kararlıydılar, cesur yürektiler ve başları hep dikti."
Zülfü Livaneli: "Meclis'teki efsanevi direniş, Türkiye işçi sınıfı tarihine adını yazdıran Behice Boranlar ve bütün efsane insanlar..."
Kadir İnanır: "Ne mutlu ki bütün siyasi bilincimin altında #TİP'in o günkü söylemleri ve gerçeği yatmaktadır." (BİANET)
“1965-68'deki TİP Bugün Olsaydı Anti Demokratik Uygulamalar Olmazdı”
Türkiye’de sosyalist parti olarak Meclis’e girebilen ilk parti olan ve bundan tam 55 yıl önce kurulan TİP’i, eski TİP Diyarbakır Milletvekili Tarık Ziya Ekinci ile konuştuk.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Meclis’e sosyalist kimliği ile giren ilk sosyalist parti olan Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kuruluşunun üstünden 55 yıl geçti.
13 Şubat 1961’de kurulan, 1965-1968 arası en parlak dönemini geçiren, sonrasında “Aybarcılar” ve “Borancılar” olarak ikiye ayrılan, 12 Mart’ta kapatılan ve 1975’te yeniden kurulsa da eski günlerini bir daha yaşayamayan TİP’i 1965-1969 arası TİP’ten Diyarbakır Milletvekilliği yapan Tarık Ziya Ekinci ile konuştuk.
“Bari kendimize oy verelim”
27 Mayıs darbesinin hemen ardından kurulan TİP'in 1961'de kuruluş aşamasından bahseder misiniz?
Sol basının canlanmaya başladığı dönemdi. Yön dergisi yayın hayatına başlamıştı. Bu dergide “Türkiye'nin kalkınması ancak sosyalizmle mümkündür” denilen bir deklarasyon yayınlandı. Doğan Avcıoğlu tarafından hazırlanan bu bildiride aralarında benim de olduğum 1200 civarı kişinin imzası vardı. Sonrasında Sosyalist Kültür Derneği kuruldu.
Bu ortamda sadece Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) vardı.
1961 Eylül'ünde yapılacak seçimler nedeniyle Şubat ortasına kadar siyasi parti kurulmasına izin verilmişti.
Bu kararla birlikte dönemin sendikacıları bir araya gelerek "Biz zaten örgütlüyüz ama oylarımızı başkalarına veriyoruz, isteklerimizi gerçekleştiremiyoruz. O zaman biz de parti kuralım ve kendimize oy verelim" dediler ve 13 Şubat 1961'de TİP'i kurdular.
TİP'in yanı sıra bu dönemde Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP) kuruldu.
Bir partinin seçime katılabilmesi için 15 ilde teşkilat kurmak gerekiyordu. Ne var ki, TİP bunu başaramadı ve 1961 seçimlerine katılamadı.
Hatta partinin genel başkanı olan Avni Erakalın Haziran'da yapılan yerel seçimlerde YTP'den belediye başkan adayı oldu. O seçimlerde ben de TİP'in Diyarbakır belediye başkan adayıydım.
“Partinin solla alakası yoktu”
Partinin bu dönemde ideolojik bir çizgisi var mıydı?
Hayır. Partiyi kuran 12 sendikacı arkadaş, partinin bir sınıf partisi olduğunu, işçi sınıfının farklı bir düşünceye, farklı bir ideolojiye sahip olduğunu bilmiyorlardı. Diğer partilere benzer bir parti kurmayı düşünüyorlardı.
Ancak içlerinde Şaban Yıldız, İbrahim Güzelce ve Salih Özkarabay gibi sol görüşlü kişiler de vardı. Partinin işçi sınıfı partisi niteliğini kazanması gerektiğini biliyorlar ama diğerlerini ikna edemiyorlardı.
O dönemde partiyi kuran sendikacılar partiye bir genel başkan arıyorlardı. Başkan alternatifleri arasında Sadi Irmak, Cahit Talas, Cemil Sait Barlas, Nadir Nadi, Sabahattin Zaim, Esat Çağ, Esat Tekeli gibi kişiler vardı. Bunların büyük çoğunluğunun solla da sosyalizmle de ilişkisi yoktu.
Zaten hiçbiri de TİP'e başkan olmayı kabul etmedi.
Aybar’ın başkan seçilmesi
Mehmet Ali Aybar ismi nasıl ortaya çıkıyor?
Parti içindeki sola yakın kişilerin isteği üzerine Aybar'la görüşme bir yıllık mücadelenin ardından kabul gördü.
8 Şubat 1962'de Aybar'ın evine gidiyorlar ve kendisine genel başkanlık teklif ediyorlar.
Aybar tek şart öne sürüyor: Bu partinin programını ve tüzüğünü kendim yazacağım. Bu partiye benimle birlikte ete kemiğe büründürecek arkadaşları davet edeceğim. Bu şartlar kabul ediliyor ve Aybar partinin genel başkanı oluyor.
Aybar, hazırladığı tüzükte partinin bir işçi sınıfı partisi olduğunu belirtiyor ve şöyle formüle ediyor: “TİP, Türk işçi sınıfının ve onun demokratik öncülüğü etrafında toplanmış bütün emekçi sınıf ve tabakaların (ırgatlar, küçük köylüler, aylıklı ve ücretliler, zanaatkarlar, küçük esnaf ve dar gelirli serbest meslek sahipleri) kanun yolunda iktidara yürüyen siyasi teşkilatıdır.”
Partinin amacını da "TİP yurt ve dünya olaylarını Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halk yığınları açısından değerlendirir. Onların menfaatlerini savunur ve hürriyetlerinin gerçekleştirilmesi için mücadele eder" sözleriyle belirtiyor.
Hemen arkasından Nihat Sargın, Behice Boran, Orhan Arsal, Moris Gabbay gibi aydınları partiye davet ediyor.
TİP’i Diyarbakır’dan takip
Siz de bu dönemde mi partiye dahi oldunuz?
Ben o dönem Diyarbakır'dayım. Uzaktan takip ediyordum. CHP'de mücadele etmenin olanağı kalmadığı için CHP'den ayrılmıştım. Basında sol bir partinin örgütlenmeye başladığını biliyordum ve yakinen takip ediyordum.
Aybar o dönem illeri dolaşıyordu. Diyarbakır'a geldiğinde ben Diyarbakır'da değildim. Ancak Diyarbakır'a geldiğine göre burada da örgütlenmek istiyor diye düşündük.
Aybar hukuki olarak bir çalışma daha yürütüyordu. Başta 141 ve 142. maddeler olmak üzere anti demokratik kanunları ayıklamak gerektiğini düşünüyordu. Bu amaçla İstanbul Aksaray'da Beyaz Saray adlı bir düğün salonunda toplantı düzenlendi. Bu toplantı tüm gerici unsurlar tarafından saldırıya uğradı.
Orada Türkiye'nin önde gelen hukukçuları, liberal, demokrat aydın kesim bulunuyordu.
Saldırıya rağmen çalışmalar devam etti ve 23 kanunun değiştirilmesine karar verildi. O kanunların Anayasa'dan çıkarılması için dilekçeler hazırlandı.
Ancak kanun değişikliği için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılabilmesi gerekiyordu. Bu davayı da Meclis’te temsil edilen partilerin milletvekilleri açabiliyordu.
O dönem Millet Partisi'nden seçilen Niyazi Ağırnasılı Meclis'teydi. TİP'e girmeyi kabul etti ve 10 Şubat 1963'te TİP üyesi oldu. Onun partiye girmesiyle 23 kanunun değiştirilmesi için Anayasa Mahkemesi'ne gidilebildi ve dava açıldı.
Böylece partinin iki amacı yerine geldi. Hem örgütlenme çalışmaları tamamlandı hem antidemokratik kanunlar Anayasa Mahkemesi'ne taşındı.
TİP’e müracaat
Siz nasıl partiye dahil oldunuz?
Biz Diyarbakır'da çalışmalarımızı tamamladık ve 1963 yılı Mart sonunda yetki alabilmek için müracaatımızı yaptık.
Bizi tanımıyorlardı ama yine de yetkilendirildik. Bunun üzerine çevremizdeki sanayi kuruluşlarında bulunan işçilerle temasa geçtik.
Ama Türk-İş bize karşı çıktı ve kendisine bağlı işçilerin partiye girmesine izin vermedi.
Biz de eski CHP'liler, bölgedeki aydınlar ve esnaf arkadaşlarımız üzerinden Diyarbakır'da örgütlenmemizi gerçekleştirdik.
“Kürt sorunu ilk kez Antep’te gündeme geldi”
Bu aşamada Türkiye genelinde sendikalarla ilişkiler nasıldı?
İstanbul'daki sendikacılarla ilişkiler fena değildi.
Aybar bana ilk aylarda çok sıkıntı çektiklerini anlatmıştı. Yönetim Kurulu'nda yer alan sendikacıların kendilerini ağırdan sattıklarını, görüşmelere saatlerce geç geldiklerini anlatıyordu.
Aydınlar partiye geldikten sonra her şey yavaş yavaş düzene girdi.
Bu dönemde de resmen partili oldum ve 1963'te TİP'ten belediye başkan adayı oldum.
Biz partiye katıldıktan sonra Antep'te düzenlenen bir toplantıda ilk defa Kürt sorununu dile getirdi. O güne kadar kimse Kürt kelimesini kullanamazken, Aybar Kürtlerin hak ve özgürlüklerden yoksun olduğunu söyledi.
Bana tüm doğu illerinde örgütlenme görevi verildi. Ben tüm doğu illerini dolaştım ve mümkün olduğunca örgütlenmeyi sağladım.
1964 Şubat ayında İzmir'de kongremiz vardı. İki gün süren kongrenin ardından tüzük ve program kabul edildi.
İnsanlar neden TİP'i sevdi?
TİP 1965'te 14 vekille Meclis'e giriyor, Çetin Altan'ın da dahil olmasıyla 15 vekille temsil ediliyor. İlk defa Türkiye'de sosyalist bir parti Meclis'e giriyor. İnsanlar nasıl oldu da üç yıl önce 15 ilde bile örgütlenemeyen TİP'in peşine takıldı ve TİP Meclis'e girdi?
O güne kadar Türkiye'de emekçilerin, işçilerin haklarını gözeten, bir avuç insanın memleketin tüm varlığının çok büyük kısmına sahip olduğunu belirten, emperyalist devletlerin Türkiye üzerindeki hakimiyetinden bahseden parti olmamıştı.
Halkın çektiği tüm sıkıntıların sınıf farkından kaynaklandığını, o güne kadarki siyasilerin hep hakim sınıfların çıkarına hareket ettiğini halka olabildiğince anlatmaya çalıştık. Biz bu siyasetin tam karşısında yer aldığımızı açıkladık.
Bu açıklamalar iki yönde etki yaptı. Bir yönüyle demokratik, özgür ve eşitlikçi düzen isteyen aydınlar bundan çok etkilendi. Daha önce CHP'ye gönül veren birçok insan TİP'e yöneldi. Ayrıca emekçi sınıftan da TİP'e destek verenler oldu.
Tabii karşı taraftan da bize vatan hainleri, bölücüler gibi saldırılar çok yapılıyordu.
Diyarbakır’dan 10 bin oy
Kürtlerin TİP'e bakışı nasıldı?
Kürtlerin yaşadığı bölgenin çok büyük kısmında toprak ağalarının hakimiyeti vardı. Henüz makineleşme yok, ilkel tarım yöntemleri kullanılıyor, doğunun yüzde 80'i toprak köylüsüydü.
Köylerde yaşayanlar da toprak ağalarının egemenliği altındaydı. Biz toprak ağaları aleyhine konuşunca bu köylülerin hoşuna gidiyordu ama köylüler bize inanamıyordu. Nasıl olur da ağayla başa çıkarsın, nasıl ağanın toprağını bize verirsin diye soruyorlardı.
Aldığımız oylar çok yüksek değildi. Ama mesela benim Diyarbakırlı olmam, orada hekimlik yapmam, ailemin tanınıyor olması, Lice gibi bir ilçeden gelmemiz, ilçe halkının benimle dayanışması bizim belli bir oranda oy almamızı sağladı. 10 bin civarı oy aldık.
Milli bakiye sistemi sayesinde vekillik
Türkiye genelinde kasabalarda köylerde seçmene ulaşabildiniz mi? Yoksa ağırlıklı olarak kentlerden mi oy aldınız?
Büyük oranda seçmene ulaştığımızı söylemek mümkün değil. Aslında sadece yüzde 3 oy aldık. Mesela AP yüzde 52 oy almıştı.
O dönem milli bakiye sistemi geçerliydi. Aslında Aybar ve Çetin Altan dışındaki tüm isimler milli bakiye sistemi sayesinde parlamentoya girdi.
Meclis’te sosyalist parti olmanın zorlukları
1965'te Meclis'e girdiğinizde Meclis çalışmalarını nasıl yürütüyordunuz? Mesela Kürt siyasi hareketinin Meclis'te bugüne kadar yaşadığı sıkıntılara benzer zorluklarla karşılaştınız mı?
Oldukça ağır sıkıntılarla karşılaştık. En çok sol parti olmanın sıkıntısını yaşadık. Hem iç koşullar hem dünya koşulları çok aleyhimizeydi.
Dünya soğuk savaş dönemini yaşıyordu. Amerikan emperyalizminin tam hakimiyeti altında olan bir ülkeydi Türkiye. O zaman Amerikan emperyalizminin güçlü olduğu ülkelerde gladyolar kurulmuştu. Topraklarımızda Amerikan üsleri ve tesisleri bulunuyordu. Amerika o dönem Türkiye'ye o kadar çok önem veriyor ki, Türkiye'de böyle bir partinin varlığına dahi tahammül etmiyor.
Devleti elinde tutan AP de ABD ile işbirliği içinde TİP'i ortadan kaldırmak için Meclis içinde ve dışında her türlü çabayı sarf ediyordu.
Aybar parti adına yaptığı ilk konuşmada “35 milyon metrekare vatan toprağı ABD işgali altındadır” dedi. Meclis'te kıyamet koptu. Meclis Başkanı Aybar'a sözünü geri almasını söyledi. Aybar tekrar “Türkiye'de 35 milyon metrekare vatan toprağı işgal altındadır. Bu topraklara Türk Genelkurmayı giremez” dedi.
Sonra da Dışişleri Bakanlığı'na verdiği önergede Türkiye'de kaç Amerikan üssü olduğunu ve ne tür ikili anlaşmalar yapıldığını sordu.
Altı ay falan cevap veremediler. Sonra bütçe müzakerelerinde Dışişleri Bakanı çıkıp anlatmak zorunda kaldı. Dedi ki, "Pek çok sözleşme yapılmış. Bu sözleşmelerin hiçbirinin kaydı tutulmamış. Biz bunları toplamak için çaba harcadık."
Hakkınızda fezleke hazırlanıyor muydu?
Tabii. Hepimiz hakkında fezlekeler vardı ama özellikle Çetin Altan hakkında çok fezleke vardı.
“Çetin Altan Demirel’i çıldırtıyordu”
Neden?
Çetin Altan her gün gazeteye yazıyor. Meclis'e gelip bana "Doktor ne diyorsun yazı hakkında" diye sorardı. Ben de ağır yazdığını söylerdim. Şakayla karışık "Beni içeri atarlar mı diye sorardı; ben de "Ya Çetin, madem çekiniyorsun, daha hafif yaz" derdim.
İyi de bir okuyucu kitlesi yakalamıştı ve her gün yeni bir yazı yazıyordu.
Demirel'i çıldırtıyordu. Sonunda Demirel, Çetin Altan'ın dokunulmazlığını kaldırttı. Anayasa Mahkemesi’ne itiraz ettik ve o itiraz üzerine Anayasa Mahkemesi dokunulmazlığının kaldırılması kararını kaldırdı. Aksi takdirde Çetin içeri atılıyordu.
Kürt hareketi ve TİP
Sosyalist bir parti olarak TİP'in Meclis'e girmesi, Meclis'te ilk kez Kürt meselesinden bahseden bir partinin bulunması TİP'in sol örgütlerle ve Kürt hareketiyle ilişkisini güçlendirdi mi?
TİP Meclis'e girene kadar örgütlü bir Kürt hareketi yoktu. İlk örgütlü Kürt hareketi TİP'te olmuştur. Kürt gençleri Fikir Kulüpleri Federasyonu'nda (FKF) TİP'li olarak çalıştılar, Ekim 1969 Kongresinde FKF'nin adı Dev-Genç [Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu/TDGF] olarak değiştirildi. Bunlar devrim yapmayı amaçlıyordu. Dev-Genç'e kadar solun tamamı TİP'i destekliyordu.
O zaman 7 Haziran seçimleri öncesinde HDP'ye gösterilen ilgiye benzer bir ilgi TİP'e gösteriliyordu...
Evet kesinlikle. Sol görüşlü demokrat kadınlar, işçiler, öğrenciler, aydınlar, emekçiler TİP'i destekliyordu.
TİP’in güç kaybı
Peki, sizin Meclis'teki yolculuğunuz nereye kadar sürdü?
1968 senato seçimlerine kadar bu havada sürdü.
AP, TİP'i ortadan kaldırmayı kafaya koyduğu için senato seçiminden önce seçim kanununu değiştirdi. Milli bakiye sistemini kaldırdı d'hondt sistemini getirdiler. Yani bugünkü seçim sistemi o zaman uygulanmaya başlandı. Bu da TİP'i zora soktu ve 1968 seçimlerinden tek bir senatör çıkaramadık.
Ayrıca o dönemde partiye iki yönlü saldırı vardı.
Birincisi egemen çevrelerin saldırısı, ikincisi de devrim isteyen gençliğin saldırısı vardı. Onlar da bizi oportünist, parlamenterist olarak görüyorlardı.
“Aybarcılar” vs “Borancılar”
Partide ayrışma nasıl başladı?
Bu durum karşısında partide iki görüş ortaya çıktı. Ya parti bu çıkmazdan kurtulabilmek için yeni bir strateji bulacak veya parti tam bilimsel sosyalist çizgiye gelecek. Yani Sovyetler Birliği ile dayanışma içinde olacak.
Aybar'ın parti kurullarını toplayıp bir strateji sorununu tartışmaya açması lazımdı. Oysa o kendisi bir strateji belirledi. Belirlediği stratejiye Sovyetler'in Çekoslovakya'yı işgali de vesile oldu.
Aybar, Sovyetler Birliği'nde baskıcı rejim kurulduğunu, insan haklarına riayet edilmediğini düşünüyordu. Sovyetler Birliği'ni desteklemenin sosyalist olmanın kuralı olmadığını söylüyordu. Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya'yı işgal etmesini sosyalist enternasyonale aykırı olduğunu düşünüyordu.
Aybar her toplantıda bunları söylemeye başladı. Biz o güne kadar “tarihin gelişmesini sınıf mücadelesi sağlar” teorisini savunuyorduk ama Aybar “tarihin gelişmesini sağlayan sınıf mücadelesi değil özgürlük mücadelesidir” dedi. Sosyalizm bir ekonomik kalkınma modeli değil, sosyalizm insan içindir, insanın mutlu olması içindir, insanın kendi başına özgürce düşüncelerini ifade edebildiği düzen demektir görüşünü savundu.
Aybar güler yüzlü sosyalizm, hürriyetçi sosyalizm, demokratik sosyalizm adını taktı. “Biz güler yüzlü sosyalizmi demokratik yoldan kuracağız” dedi.
Aybar'ın karşısında olanlar ise Behice Boran öncülüğünde sosyalizme yeni sıfatlar takılmasına karşı çıktı. Hürriyetin, demokrasinin zaten sosyalizmin içinde olduğunu savundular. Neticede parti ikiye bölündü.
“15 vekilin 10’u Aybar’a sırt döndü”
Siz hangi tarafta yer aldınız?
Ben Aybar'ın yanında yer aldım. Karşı tarafın söylediği bazı şeyler doğruydu ama Aybar çok güçlü bir liderdi, partinin Türkiye kamuoyunda tanınmasını sağlayan Aybar'dı. Aybar'ın ortadan kaldırılması partinin ağır darbe alması ve yok olmaya doğru gitmesine neden olurdu.
Ancak 15 milletvekilinin 10'u karşı tarafa geçti.
Artık Meclis'te parti olarak birlikte iş yapmamız mümkün değildi.
1969 seçimlerinde sadece İstanbul'dan iki vekil çıkarabildik. Eğer partide bölünme olmasaydı en az 10 vekil çıkarabilirdik.
Seçimler sonrasında partideki genel sekreterlik görevimden istifa edip Diyarbakır'a gittim. Aybar da genel başkanlıktan istifa etti. Mehmet Ali Aslan genel başkan seçildi. O da dayanamadı, iki ay sonra o da istifa etti ve Behice Boran partiye tamamen hakim oldu.
Bu süreçte Kürtler olarak neler yaptınız?
Doğuda gençleri örgütlemek üzerine çalışmalar yaptım. Öncesinde Kürtler Ankara ve İstanbul'da Devrimci Doğu Kültür Ocakları'nı kurmuşlardı. Gelip ilk olarak benimle görüşmüşlerdi.
Doğuya gidince ben de Diyarbakır'da Devrimci Doğu Kültür Ocakları'nı kurdum. 12 Mart gelince beni hemen tutukladılar.
1975'te cezaevinden çıktık ve 2. TİP kuruldu.
Bugün TİP olsaydı…
1965-1968 arası TİP'in parlak dönemi olarak dikkat çekiyor. Bugüne baktığımızda TİP'in karşılığı nedir? Bugün o dönemin TİP'i olsaydı neler farklı olurdu?
Eğer Türkiye'nin koşulları da değişmiş olsaydı, TİP o günden bugüne gelebilseydi mutlaka iktidara aday bir parti konumuna gelirdi. Türkiye'de Kürt sorunu büyük ölçüde çözüme kavuşmuş olurdu. Demokratik hak ve özgürlükler en ileri düzeyde tanınmış olurdu.
Çünkü o günkü anlayış şuydu: Farklı etnik toplulukların kendi kaderini tayin etmesi ilkesi vardı sosyalizmde. Bu ilke çerçevesinde Kürtler isterlerse ayrılsınlar, Türklerle kalmak istiyorlarsa bunun biçimini kendileri belirleyeceklerdi. Mesela Sovyetler Birliği'nde Ermenistan Cumhuriyeti vardı, Türkmenistan Cumhuriyeti vardı.
TİP'in güleryüzlü sosyalizm anlayışı hakim olabilseydi bugün Kürt sorunu olmazdı, anti demokratik gidişat olmazdı, yargı siyasi iktidarın oyuncağı haline gelmezdi, farklı bir anayasa olurdu.
Ancak şuna dikkat çekmek istiyorum: Bugünkü HDP ile TİP'i mukayese edemeyiz. Çünkü HDP'de Kürt hareketi tayin edici en güçlü harekettir. Sol birinci planda değil. TİP’de ise durum öyle değildi. (EMİN KARACA - BİANET)
MEHMET ALİ AYBAR HAKKINDA
5 Ekim 1908'de İstanbul'da doğan ve Nazım Hikmet'in teyze oğlu olan M. Ali Aybar, Galatasaray Lisesi'nden sonra İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Aynı fakültede anayasa hukuku asistanı, hukuk doktoru ve devletler hukuku doçenti oldu. 1946'da yazıları nedeniyle doçentlik görevine son verildi. Aynı yıl bağımsız milletvekili adayı oldu; ancak seçilemedi. Önce Hür, sonra Zincirli Hürriyet gazetelerini çıkardı ve buralardaki yazıları nedeniyle 1949'da 3 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. 1950'deki genel afla serbest bırakılan Aybar iki yıl sonra avukatlığa başladı.
1962'de TİP'in genel başkanlığına getirildi. 1965 ve 1969 genel seçimlerinde bu partiden İstanbul milletvekili seçildi. Aynı dönemlerde Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya'yı işgaline karşı çıktı ve "Türkiye’ye özgü sosyalizm" şeklinde de ifade ettiği "güleryüzlü, insancıl, hürriyetçi sosyalizm" anlayışını savundu. Bu görüşlerine karşı çıkanlar ile arasındaki anlaşmazlığın büyümesi üzerine 1969'da genel başkanlıktan, 1971'de de parti üyeliğinden istifa etti. 1975'te, kısa bir süre sonra Sosyalist Devrim Partisi adını alacak olan ve 12 Eylül 1980'de diğer partilerle birlikte kapatılan Sosyalist Parti'yi kurdu.
Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm (1968), 12 Mart'tan Sonra Meclis Konuşmaları (1973), Örgüt Sorunu (1979) ve TİP Tarihi (BDS Yayınları) isimli kitapları bulunan Aybar, ABD'nin Vietnam'daki savaş suçlarını yargılamak üzere oluşturulan Uluslararası Russell Mahkemesi'ne yargıç olarak da seçilmişti. Gençlik yıllarında sporda gösterdiği başarılarıyla da tanınan Aybar 1928-1935 arası Türkiye Milli Atletizm Takımı'nda yer almış, bu dönemde 100 ve 200 metre bayrak yarışlarında Türkiye rekorları kırmıştı. Aybar, 1931'de Balkan şampiyonu olan 4 x 100 bayrak takımının da başarılı koşucuları arasındaydı. Galatasaray Atletizm Takımı'nda uzun süre spor yaptı.
Mehmet Ali Aybar, İstanbul'da tedavi edildiği Florence Nightingale Hastanesi'nde 10 Temmuz 1995 tarihinde kalp yetmezliği sonucu hayatını kaybetti.
NEŞE ERDİLEK'TEN
Başkanım, dostum Behice Boran
Behice Boran kişilik olarak duyarlı, duygulu, biraz çekingen ama dirençli, cesur, inatçı, titiz, araştırıcı bir kadındı. Bir liderdi. Türkiye’nin en önemli sosyologlarından, düşün insanlarından ve siyasetçilerinden biriydi. Bir komünistti. Ve benim Başkanımdır.
Behice Hanım'ı ilk 1969 yılında tanımıştım. Ayak sesleri duyulan 12 Mart Cuntası öncesinde parti yönetimi faşizmin gelmekte olduğu değerlendirmesini yaparak "Faşizme Hayır" kampanyasını başlatmıştı. Tüm parti teşkilatı seferber olmuştu. Genel Başkan Behice Boran en ön saftaydı. Ben ise 19 yaşında ODTÜ öğrencisi bir aday üye.
Derken beklenen faşizm geldi. Önce bazı sol çevreler ordunun devrimci geleneğini öne sürerek cuntanın sol bir cunta olabileceğini umut etseler de kısa sürede niteliği anlaşıldı. İlk icraatlar arasında TİP’i kapatmak vardı.
17 Mayıs 1971'de İsrail İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom kaçırıldı. Misilleme olarak o gece "Balyoz Harekatı" olarak adlandırılan operasyon ile soldan seçilmiş 100 civarında kişi gözaltına alınıp Yıldırım Bölge'ye getirildiler. Ben de o kişiler arasındaydım.
Daha sonra Sevgi Soysal’ın "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu" kitabında anlattığı kadınlar koğuşu, bir hafta içinde erlerin berber salonundan koğuşa çevrildi. Yanyana demir karyolalarda yatıyorduk. Tuvalet dışardaydı. Gece yarısından sonra GMS'ler hareket ediyor, sabaha karşı şaşkın, uyku sersemi, paniklemiş yeni tutukluları içeri sokuyorlardı.
Yıldırım Bölge'nin komutanı, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’ün kardeşi Tevfik Türing'di. Bir gece bahçede özellikle bize duyuracak şekilde bağırarak "O Behiçe Boran o… getirin" emrini verdi.
İçerde solun her grubundan kadın vardı. Maocu'su, TİP'lisi, Kıvılcımlıcı'sı, Kurtuluşçu'su… Çoğunluk ODTÜ'lülerdeydi. Gruplar genellikle birbirleri ile anlaşamadıklarından içerde yeni gelenler kendi grupları tarafından sahipleniliyorlardı. Yine de zoraki bir detant ortamı oluşmuştu.
İçerde TİP'li olarak benden başka ODTÜ İdari İlimler'den hocam Oya Köymen vardı. Gece, ikimiz Behice Hanım'ı beklemeye başladık. Sabaha karşı kapı açıldı, Behice Hanım, bir-iki kızla getirildi. Biz hemen yanına gittik. Onun için yatak organizasyonunu sabah yapabileceğimiz için ikimiz yataklarımızı birleştirdik, sabaha kadar üçümüz birlikte yatacaktık.
Oya bana "Sen ortada yat" dedi. Böylece yatıp uyumaya başladık. Bir süre sonra Behice Hanım beni dürterek uyandırdı. "Biraz öteye gider misiniz, yataktan düşeceğim" dedi. Hemen Oya’yı dürtüp uyandırdım. İkimiz de çok mahcup bir şekilde sabaha kadar birbirimize yapışıp Behice Hanım'a diğer yatağı boşaltmaya çalıştık.
İşte Behice Hanım'la dostluğumuz böyle başladı.
Daha sonra 1 Mayıs 1975 tarihinde İkinci TİP kuruluşunda kurucu Ankara İl Yönetim Kurulu üyesi olduğumda Behice Hanım ile daha yoğun görüşme ve onu tanıyabilme olanağım oldu.
Babamın ben evlenirken "Siz solcusunuz, size kimse ev vermez, bir garantiniz olsun" diye Çankaya’da aldığı daire, Başkanımız Ankara’ya geldiğinde kalabileceği bir ev oldu. Rahat etmesi için yatak odamızı ona verirdik. Yanındaki misafir odasında da genellikle Genel Sekreter Nihat Sargın kalırdı. Biz de salonda yatardık. Ev oldukça büyüktü ve Ankara’da o dönemdeki su sıkıntısına rağmen 24 saat sıcak su ile gerçekten konforluydu.
Behice Hanım'ın seçim çalışmaları, radyo konuşmaları, diğer politik ilişkiler için Ankara’ya geldiğinde kaldığı ve görüşmelerini yaptığı ev oldukça yoğun olurdu, politik görüşmeler hiç eksik olmazdı. O zaman evli olduğum Metin Çulhaoğlu da partinin Yürüyüş dergisinin yazı işleri müdürüydü.
Onun rahatlığını sağlamaya uğraşırdım, sevdiği yemekleri yapardım. İlk geldiği günlerde sabah kahvaltısında sofraya incir reçeli koymuştum. Birden "Yıllardır incir reçeli yememiştim, anneannem yapardı" dedi ve çok hoşlandı. Her geldiğinde incir reçeli kahvaltıda olurdu.
Partili olan annem Sevinç Erdilek ile de iyi arkadaş olmuşlardı, tabii yaşları daha uygundu. Az sayıdaki yurtdışı seyahatlerinde evde annem kalır, felçli eşi Nevzat Hatko'ya göz kulak olurdu.
Behice Hanım çok iyi bir eş, anne ve ev sahibi idi. Eşi her zaman tiril tiril giyinirdi. Sabah tıraşı yapılır, ütülü gömleği, pantolonu hatta kravatı ile salonda oturur, yemekte peçetesi , çatalı, bıçağı ve salatası ile tam bir sofraya otururdu. Evine gittiğimde "Sen otur, şimdi sen benim misafirimsin" der ve iş yaptırmazdı. Çok güzel salatalar yapardı ve sırrını "sosunu çok iyi karıştıracaksın" diye vermişti.
Oldukça sınırlı ekonomik imkanları vardı, tutumlu davranırdı, emekli maaşı ile geçinirdi. Partiden para almazdı. Pazar günleri öğlen özel olarak kıyma alınır ve fırında köfte yapardı. Diğer günler eve et pek girmezdi. Bulgaristan’a davet edildiğinde annemle birlikte bavulunu hazırlarken az sayıda kıyafetinin üzerine giyebileceği açık renk bir hırkası olmadığından annem yurtdışından aldığı kalın merserize ipli, saç örgüsü desenli hırkasını ona vermişti. Dönüşte hediye etmek istemesine rağmen kabul etmemişti. O hırka hala bendedir.
Behice Hanım'ı dinlendirmek, ona tatil yaptırmak için 1976 yazında annemin kullandığı araba ile onu Bodrum’a Gümüşlük’e götürdük. O yıllarda bir kıyı köyü olan Gümüşlük’te önce büyük koyda bir köylünün pansiyonuna yerleştik. Daha sonra partili arkadaşların organizasyonu ile Kuzey Koyu'nda kıyıda bir sempatizanın evinde kaldık.
Yüzmeyi çok severdi, bu tatil ona çok iyi gelmişti. Bir akşam üstü deniz çarşaf gibiydi. Güneş batarken Bodrum İlçe üyesi gençler bir kayık ile koyun başından diğer uçuna kadar topladıkları şişelerin yarısına kadar su doldurup üzerin mumlar yakarak bıraktılar. İnanılmaz bir görüntüydü. Çok mutlu olmuştu. 1977 yazında da Datça’da yine annemin kullandığı arabayla gidip bir pansiyonda 15 gün gibi bir tatil yapmıştık.
1979 1 Mayısı'nda sokağa çıkma yasağına rağmen TİP İstanbul’un birçok semtinde sokağa çıkarak Taksim’e yürüme eylemi başlattı. Ben de Ankara‘dan bir gün önce gelmiş ve Merter’de bir evde birçok partili ile sessizce sabahı beklemiştim. Sabah saati geldiğinde tüm partililer kaldıkları evlerden çıkıp DİSK Genel Merkezi'nin önünde toplandı. Yüzlerce kişiydik. Başımızda Behice Boran vardı. Hani mahkemede hakim "Nereye gidecektiniz?" dediğinde, "Taksim’e" demiş ve "Çok uzak değil mi?" sorusuna "Dinlene dinlene gidecektik" diye cevap vermişti.
Önce jandarma sonra özel harekat polisleri geldi, etrafımızı çevirip hepimizi yüzükoyun yere yatırdılar. Bakmayın deyip başımızın biraz üstünden yaylım ateş açtılar, ardından önden itibaren dövmeye başladılar. Ardından otobüslere tıkıldık. Annemle Selimiye Kışlası'nda karşılaştık, çok dayak yemişti, sırtı simsiyahtı. Bir süre Selimiye Kışlası'nda kaldıktan sonra Sağmalcılar'a nakledildik.
Behice Hanım'la bu sefer aynı ranzayı paylaştık. Altta Behice Hanım üstte annemle ben yatıyorduk (yer yoktu, çift yatılıyordu). Annemle ben ranza sallanmasın, Behice Hanım uyanmasın diye hiç kımıldamadan yatmaya çalışıyorduk. İçerdekiler çoğunluk genç partililerdi ve başkanları ile birlikte olmak herkesi mutlu ediyordu. Kimsede moral bozukluğu yoktu.
Behice Hanım kişisel bakımına önem verirdi, her zaman düzenli, temiz ama mütevazı kıyafetleri ile hapiste bile gençlere örnek olurdu. Her sabah saçlarını tarar, kolonyasını sürerdi. Duruşmaya gideceğimiz zaman saçlarının uzadığından ve biçimsiz olduğundan yakınınca o zamanlar tırnak makası ile kendi saçlarımı kesmekte ustalaştığım için kendisine de saçlarını kesmeyi önerdim. Saçlarını bana teslim etme cesaretini gösterince polis kadınlardan küçük bir tırnak makası almayı başardık ve avluda saçlarını düzelttim.
Behice Boran oğlunu, Dursun Hatko’yu, 1950'lerde Barış Davası'ndan uzun yıllar yattığı hapishaneden bir iki ay izin alarak doğurmuştu. Melih Cevdet Anday‘ın yazdığı, Ruhi Su’nun söylediği Dursun Bebek ninnisi, oğlu için yazıldı.
Merhaba Dursun bebek merhaba/İşte su/İşte ışık/İşte hava/İşte Dursun bebek bizim dünya
Dandini dandini dastana/Dursun bebek uyusun/Uyusun da aman çabuk büyüsün/Danalar girmiş bostana
Daha neler var neler var daha/İşte kundak/İşte hapis/İşte kavga/İşte Dursun bebek bizim dünya
Dandini dandini dastana/Bostana girmiş danalar/Böyle tosunlar doğursun yarına ninni/Bizim aslan gibi analar.
1950'lerde ve 12 Mart faşizminde demir parmaklar arkasına konan Başkanı'mıza annem hapishane anılarını, kendisini en çok etkileyen anısını sorduğunda şunu anlatmıştı. “Hapishanede yaşım nedeni ile koğuştaki küçük çocuklar bana 'anneanne' derlerdi. Bir gün 3-4 yaşlarında bir oğlan bana geldi, eteğimi tutarak beni avluya götürmeye çalışıyordu. Avluda duvar dibinden fışkırmış küçük bir otu göstererek ‘Anneanne ağaç bu mu’ diye sormuştu."
Behice Boran kişilik olarak duyarlı, duygulu, biraz çekingen ama dirençli, cesur, inatçı, titiz, araştırıcı bir kadındı. Bir liderdi. Türkiye’nin en önemli sosyologlarından, düşün insanlarından ve siyasetçilerinden biriydi. Bir komünistti. Ve benim Başkanımdır.
Behice Boran hakkında
İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul'da, yüksek öğrenimini ABD'de tamamladı. 1946'da çevirmen Nevzat Hatko ile evlendi. 1948'de siyasi görüşleri nedeniyle Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ndeki görevinden uzaklaştırıldı.
1950 yılında Türk Barışseverler Cemiyeti kurucu üyeleri arasında yer aldı, cemiyetin başkanı oldu. Kore'ye asker gönderilmesine karşı çıkan bir telgrafı Meclise göndermesi ve aynı konuyla ilgili bildiri dağıtması nedeniyle tutuklandı.
1953'te tekrar tutuklandı, 1954'te tahliye oldu. 1962'de TİP'e giren Boran, 1965 seçimlerinde Urfa milletvekili olarak Meclis'e girdi.
1970'de TİP genel başkanı oldu. 12 Mart sonrası 15 yıla mahkum oldu. 1971 darbesiyle TİP'i arkadaşlarıyla birlikte 1975'te yeniden kurarak genel başkan oldu. 12 Eylül 1980 darbesiyle TİP yeniden kapatıldı, Boran da kısa bir gözaltından sonra yurtdışına çıktı.
Haziran 1981'de vatandaşlıktan çıkarıldı. Boran öldüğünde 77 yaşındaydı. Siyasi mülteci olarak Belçika'da bulunuyordu. 1 Mayıs 1910 Bursa doğumluydu. (NEŞE ERDİLEK - BİANET)
ABDURRAHMAN ATALAY YAZDI
TİP: Sosyalist Hareketin Ortak Tarihi ve Ortak Anılarının Başlangıcı
Türkiye İşçi Partisi, 13 Şubat 1961’de işçi sınıfı hareketinin en ileri kolu İstanbul sendikacıları tarafından kuruldu. Sendikacılar, başlangıçta Meclis’te yasalar yapılırken kendi sözlerini söyleyecek bir temsil arayışındaydılar.
Türkiye İşçi Partisi’nin sosyalist hareket için ne anlama geldiğini güncel bir örnekle belki daha iyi anlatabiliriz. Değişik zamanlarda siyasette TİP ismini yeniden kullanmak girişimleri görülüyor. Yakın zamanda da böylesi bir girişim duyuldu. Eski TİP’li çevreler bunu karşı yapılacaklarını tartışırken TİP’le yollarını yıllar öncesinden ayırmış çok sayıda insan bu engelleme çabasında birlikte olmak istediler. Çünkü herkesin üzerinde birleştiği bir başlık vardı: “Türkiye İşçi Partisi” ismini Ortak Tarihimizde, Ortak Anılarımızda bırakalım.
Elbette, TİP ortaya çıkmadan önce de ülkemizde sosyalist hareket vardı. Dişe diş, iğneyle kuyu kazar gibi mücadele verdiler. Çok kıymetlidirler, büyük bedeller ödediler. Yine de daha çok bir tutunma, var olma çabasıydı. 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi’nin kurulmasıyla durum bütünüyle değişti. Sosyalistler, ilerici akımlar savunma durumundan hızla çıkarak muazzam bir fikri, siyasal, toplumsal, kültürel bir saldırı başlattılar. Sonradan farklı kollara ayrılsa da bu dalganın (ki hegemonya olarak da anılıyor) etkisi yıllarca devam etti.
Sol hareketin herbirisi mühim politik etkileri olan kollarına haksızlık yapmadan ve onlarla yarıştırmadan diyebilir ki TİP, sosyalist fikirlerin toplumsallaşmasında, sosyalist hareket ile işçi hareketi arasındaki bağın güçlendirilmesinde, toplumsal muhalefetin gelişmesinde ön açıcı, eşsiz katkılar yaptı. 1960 sonrasında sosyalist solun kaynağı oldu, sol hareketlerin neredeyse tamamının kökleri TİP’tedir.
Sosyalist hareketin emektarları büyük ölçüde Türkiye İşçi Partisi’nde sosyalizm ile tanıştılar, onların ilk siyasal örgütü TİP oldu. Fikirlerinin ve örgütlenmelerinin ilk temellerini Türkiye İşçi Partisi’nde attılar.
Türkiye’de kapitalist gelişmeye bağlı olarak toplumsal farklılaşma belirginleşiyor, oluşan sınıflar siyasal temsiliyet arayışı içine giriyorlardı. 27 Mayıs 1960 Darbesi ve Anayasası bu arayışları hızlandırdı, özellikle halk sınıflarında öncesiyle kıyaslanmayacak hareketlilik görülmeye başlandı. Esas itibarıyla TİP farklı kesimlerden gelen bu arayışların ve enerjilerin bir yatakta birleşmesinin ürünüdür. Bu koalisyon “derdi olanların” birbirini arayıp bulmasıydı.
Türkiye İşçi Partisi, 13 Şubat 1961’de işçi sınıfı hareketinin en ileri kolu İstanbul sendikacıları tarafından kuruldu. Sendikacılar, başlangıçta Meclis’te yasalar yapılırken kendi sözlerini söyleyecek bir temsil arayışındaydılar. Aydınlardan, daha doğrusu herkesten uzak durdular. Ama işçi hareketinin hızla yükselen sorunları onlara bu sınırlı amaca bile kendi başlarına ulaşamayacaklarını gösterdi.
Türk-İş’e hâkim uzlaşmacı eğiliminle mücadele ediyorlardı ve yine Türk-İş, siyasette kendilerini devre dışı bırakacak “Çalışanlar Partisi” çalışması başlatmıştı. Siyasette deneyimsiz İstanbul sendikacıları “şimdi ne yapacağız” diye sordular. “Eskiye” bulaşmışları, “siyaseti biz bilmiyoruz, ama bunu bilenler, yıllardır uğraşanlar var, onlara gidelim” dediler. Başta sosyalist aydınlar olmak üzere diğer toplumsal kesimlere açıldılar.
Ortaya muhteşem bir siyasal koalisyon çıktı. Toplumda ve siyasette derin izler bıraktı. 1961-1969 arası birleşik mücadele veren bu koalisyon Türkiye siyasetinde ilk ve sondur. Sonraları kapsamı çok daha geniş sol siyasal hareketler görülmesine rağmen böylesi bir ortaklaşmayı sağlayamadılar.
İşçi sınıfı hareketinin militan sendikacıları ve fabrika önderleri, “eski/yeni” sosyalist aydınlar, devrimci köylü ve gençlik hareketinin önderleri, Kürt Ulusal Demokratik Hareketi’nin önderleri biraraya geldiler ve uzun yıllar birlikte mücadele ettiler. Hiçbirisi kendisini silikleştirmedi, alanında güçlenirken birbiriyle dayanışma içinde oldu. TİP’in 1965 seçim başarısı bu koalisyonun sonucudur. Yüzde 2.5 oy aldı, Meclis’te grup kurdu. 1966 seçimlerinde oy oranını yüzde 5.5 çıkardı.
Güçlü bir dayanışma ve ortak bir ruh hali. Döneme damgasını vuran özellik böyle bir şeydi. 1967’de DİSK kurulurken bütün demokrat ve sol kamuoyu arkasındaydı. Grevlerin herbirisi ülkenin her yanını grev havasına sokuyordu. Öğrenci gençlik yalnız değildi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt Ulusal Demokrat Hareketi’ni birkaç seviye sıçratan “Doğu Mitingleri” TİP’lilerce başlatıldı. Başta milletvekilleri olmak üzere her kesimden destek gördüler. Toprak işgallerine başlayan köylüler gençliğin desteğini ilk bu dönemde yaşamaya başladılar.
TİP’in, demokratik ve sol fikirlerin toplumsal meşruiyeti kazanması mücadelesi sadece sosyalist sol açısından değil, ülke siyasal yaşamı bakımından da önemlidir. O döneme kadar “Devlet Siyaseti” denilen, üzerine konuşulamaz, tartışılmaz konuları gündeme sokarak siyasetin rengini ve kapsamını değiştirmiştir.
Örneğin Meclis çalışmaları (belki de mücadelesi daha doğru). Solun sola konuşması kolaydır. Ama hasımlarınızın en güçlü temsilcilerinin yer aldığı, en küçük falsonuzun üzerinde fırtınalar koparılmaya hazır bir ortamda, yani Meclis’te konuşmak her halde zor olsa gerekir. Böylesi bir ortamda 15 TİP Milletvekili kendilerini oraya gönderenleri layıkıyla yıllarca temsil ettiler.
Durumu sonraki yıllarda dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, “TİP’lilerle Meclis’e kalite geldi” diye özetleyecektir. Yıllar sonra böyle diyordu ama o yıllarda da TİP’lileri Meclisten atmak için kaba kuvvet, yasal değişikler dâhil her yolu da kullanmaktaydı.
Hikâyesi uzun, önemli işler başaran koalisyon 1970’den başlayarak dağıldı ve bir daha hiç oluşmadı. Sonrasında herkes kendi yoluna gitti. Tartışmasız, her yol, önemli başarıların ve büyük fedakârlıkların yoludur. Ancak demokratik ve sol hareketin her yeniden kuruluş çabalarında ilk hatırlanan TİP’in ilk yılları oluyor. Çünkü çoğulculuğu, kapsayıcılığı, siyasette kuruduğu “güçlü toplumsal meşruiyeti dayanan” demokratik muhalefet tarzı bugün sosyalistlerin ilk elde karşılığını aradığı konulardır.
TİP doğal olarak çoğulcu oluştu. Ancak bileşenleri bunun öneminin farkında değildi. Bu farklılıkları korunması gereken bir zenginlik değil, neredeyse giderilmesi gereken geçici bir dağınıklık olarak görmekteydi. Uzun deneyimlerden sonra çoğulculuğun önemi kavrayan sosyalistler 60’ların koalisyonunu güncellemeyi başardıklarında yeni başarı hikâyelerinin, yeniden ortak bir tarihin ve ortak anıların da kapısını açmış olacaklardır.
Emektarlardan Nebil Varuy’un Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı'ndan (TÜSTAV) çıkan “TİP Olaylar, Belgeler, Anılar” kitabı konusunda önemli kaynaklardandır ve şöyle biter:
TİP 1965’de, “.. radyodan işçim, köylüm, halkım diye bütün yurda sesleniyordu. Uzaklarda kalan bu ses, Partinin yiğit insanlarının, özverili kadın ve erkeklerinin sesidir.”
Bu sesi uzaklarda bırakmamak gerekiyor. Darısı hiç vazgeçmeyeceğimiz yeni başlangıçlara diyelim. (ABDURRAHMAN ATALAY - BİANET)

