Pax Americana, Lacoste ve Kalaşnikof kızartma
Savaş bitti, 41 yıl geçti aradan, ölenler öldüğüyle çürüyenler çürüdüğüyle kaldı. İşte tablo ortada; gördüğünüz isimler, aktörler, örgütler, bölgeler önemli değil. Her şey bölge halklarının bu orta oyununa dur demesine bağlı. Düğümü anlamaya çalışan emperyalistlere bakar. Düğümü çözmeye çalışan emperyalizme karşı örgütlenir, birleşir. ABD’den, İsrail’den, NATO’dan kurtulmadan bize barış yok.
15 Ağustos 1984’ün akşam saatlerinde Siirt'in Eruh ve Hakkâri'nin Şemdinli ilçeleri “Abdullah Öcalan'ın emir ve talimatıyla” PKK’lılarca basıldı. Eruh'a saldıran grubun başında Mahsun Korkmaz, Şemdinli'ye saldıran grubun Abdullah Ekinci vardı. PKK militanlarının hedefi karakollar ve askeri lojmanlardı. Saldırıda ölenler, yaralananlar oldu. PKK’lılar iki ilçeyi kısa bir çatışmanın ardından ele geçirdi, ilçe meydanlarında, yöre kahvehanelerinde halka hitap etti, cami minarelerinden propaganda yaptı.
15 Ağustos PKK için “ilk kurşun günü” veya “diriliş bayramı”dır. O tarihten beri kutlanıyor. Kim ne derse desin artık bir milattır.
Yeni Türkiye’nin de milatları var. 15 Temmuz’a yaklaşıyoruz, örnek. Bu bırakma töreni neden o güne denk getirilmedi bilinmez ama mutlaka AKP konuyla ilgili bir sürpriz hazırlamış olmalıdır. İktidardaki beklenti bu barışın o günün ertesinde yapılan atılıma benzer bir yeni atılıma vesile olması. MHP’yi katarak söylüyorum, artık PKK ile AKP’nin milatları yakınlaşıyor, ortaklaşıyor. Dünkü küvette silah kızartma gösterisinin ilk anlamı budur.
***
Barış her durumda iyi ama savaşın “efradını câmi ağyarını mâni” bir bilançosunu çıkarmadık henüz. Bir iddiaya göre savaşın ülkeye beşerî bedeli 15 bin faili meçhul cinayet. Bir kısmının tanığıyım; onlarca gazeteci arkadaşımız bu savaşın acımasız ortamında katledildi. “Susurluk Olayı”nın fonunda bu savaş var. Devlet PKK’nın Kürt kökenli uyuşturucu kaçakçılarınca finanse edildiği kanısındaydı. 90’lı yılların başında onları bertaraf etmek, yerine ülkücü mafyayı oturtmak için harekete geçti. MİT ve Emniyet içinde oluşturulan çeteler Kürt kökenli uyuşturucu kaçakçılarını ve mafyayı teker teker kaçırıp öldürdü.
Böylece uyuşturucudan elde edilen büyük servetler el değiştirdi. O sırada bal tutan kamu görevlileri de parmaklarını yaladı. 12 Eylül darbesi ile hukukta, adalette, anayasal düzende, siyaset ikliminde başlayan çürüme bu operasyonlar nedeniyle hızlandı. Devlet için kurşun atan mafyanın kahraman, uyuşturucu satanın vatansever sayıldığı bir dönemin kapısı böyle aralandı. Laik devlet artık Kürt bölgelerinde dini bildiriler dağıtıyor, halkı İslam’a davet ediyordu. Laiklik işe yaramamıştı, sorunu Sünni İslam çözecek, Kürtler böylece isyanından vazgeçecekti. Uyuşturucu kaçakçılığının, inancın, milliyetçiliğin, kuralsızlığın, hukuksuzluğun, suçun birbirine karıştığı bir uğursuz iklim işte böyle yaratıldı. Bir hesaba göre 41 yıllık savaşın parasal maliyeti de 2 trilyon dolar civarında. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın; insani, iktisadi, sosyal açıdan çok büyük bir kayba denk geliyor bunlar. Savaş ülkeyi çürütmüştür.
***
Peki 11 Temmuz neyin miladı? Birincisi Suriye ile ilgili. ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack Suriye Kürt güçlerinin Suriye’de oluşturdukları derme çatma cihatçı devlete katılması için canla başla çalışıyor. Açıklamalarına göre, silahlı YPG için tek yol Şam hükümetinin bir parçası olmak. Bu amaçla bu silahlı gücün bağlı olduğu SDG’ye 130 milyon dolarlık bir yardım paketi de hazırladı. Ama bütün bu çabaya rağmen ABD Suriye merkezi hükümet ile Kürtler arasında henüz bir anlaşma sağlayabilmiş değil. Tabii “meşru Suriye hükümeti”nin durumu da en az Türkiye’deki muadili kadar tartışmalı. Kış kışlığını cihatçı cihatçılığını saklayamıyor. Bütün bunlar olurken Lazkiye’de Alevi katliamı kesintisiz sürüyor. Kaldı ki hükümetin merkeziliği de çok tartışmalı. Suriye fiili olarak İsrail’in kontrolünde. “Siyonist Suriye”, belirgin bir Sünni ton taşıyacak demek bu. Bütünleşik veya ayrı, her durumda en tartışmasız rol İsrail’in. Vaat edilmiş topraklar artık Türkiye sınırına dayanmış halde. Bu statükonun korunması ve Suriye’yi yeniden altüst edecek bir ayaklanmanın ortaya çıkmaması ABD ve İsrail’in birinci önceliği.
İkincisi karakterini 1984’teki baskından alan örgütün başka bir şekle bürünmesi ile ilgili. PKK bildiğimiz haliyle bitmiştir. Haliyle nerede ne bıraktığının artık bir önemi yok. Gerçekten de 41 yıllık savaşın tek kazananı o. Irak Kürdistan’ında bir yer tutuyor, Suriye’de varlığı belirginleşiyor. İran’da durum muallak olsa bile Türkiye’de de kazanılmış mevziler var. Tek sorun örgütten geriye kalanının nasıl yapılandırılacağında. Buna DEM de dahil. Silahlı siyasi organizmanın yerine silahsız siyasi bir organizma geçecek, burasını biliyoruz. İki yapı arasında transferler yapılacak, her iki tarafta açıkta kalanlar olacak. Bu hem olanaklar hem krizler barındıran bir yeniden yapılanma süreci. Üstelik DEM’den sonra ortaya çıkacak siyasi organizma bir tür uluslararası yapılanma olmak zorunda. Irak’ta, Suriye’de, İran’da temsilciliği olmayan bir siyasi organizma artık imkânsız.
Tom Barrack, Suriye’de olduğu gibi PKK’nın da Türkiye merkezi hükümetine katılması için kulaklara fısıldıyor mu bilmiyoruz. Ama milat olduğundan kuşku duymuyoruz, gerisini bakarız, anlarız.
***
Türkiye’nin rolüne gelince, İmralı’daki pazarlık İsrail’in PKK üzerindeki etkisini kırmak üzerinden yürütülüyordu. Öcalan da masada devlete karşı bir müzakereci olarak değil, devlet yetkilileriyle birlikte Amerika ve İsrail’in planlarını boşa çıkarmak üzere oturuyordu. Bu kaynaşma nedeniyle Kürtlerin bölgedeki olası devletleşme girişimleri bir tehlike olarak ortaya çıkıyordu haliyle. Yani masada tek devlet vardı, konu o devletin bekasıydı. ABD, İsrail’i Ortadoğu’da hegemon güç yapmak istiyordu. Beş aşamalı stratejinin üç aşaması tamamlanmış, sıra İran ve Türkiye aşamasına gelmişti. Bu da İsrail’in Kürtleri yanına alıp alamamasına bağlıydı. Öcalan son aşamanın tamamlanmasının önündeki tek engeldi. Öcalan, İmralı tutanaklarında, “İsrail el altından 30 yıldır bize devlet vaadinde bulunuyor” diyordu örneğin. “Kürtlerin Ortadoğu’daki stratejik durumunu kim kendine bağlarsa Ortadoğu’da üstünlüğü o ele geçirir. Bunu benden önce tespit etmişler” diye gerekçelendiriyor bunu. Demek ki sorunun esası “kendine bağlama”da düğümleniyor. Düğümün izinden gidiyoruz.
Yalnız ABD planı da Kürtlerin olası devletleştirme girişimlerin engellemek olarak ortaya çıkıyor. Yoksa Barrack’ın çırpınışlarına bir anlam veremeyiz.
Öcalan’ın sözü unutulmasın; Kandil İran’ın, SDG İsrail’in etkisindedir. Devamında Öcalan’ın, görüşmedeki MİT görevlilerine hitaben “Şu an işbirlikçi bir Kürt kesimi var. Bugün sizinle yarın İsrail ile işbirlikçilik yapar” diyor. Muhatabı belli olmamakla birlikte, kontrolü dışındaki herkesi kastettiği bellidir. Türkiye Kürtleri kendine bağlama çabası içinde ama Türkiye’nin herhangi bir şeyi bağlayabileceği bir “kendi” yok artık. ABD ve İsrail’e göbeğinden bağlı. Bağlıyken bağlamanız, düğüm atmanız imkânsızdır.
***
Sahaya bakalım. İsrail, 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda Suriye’ye ait Golan Tepelerini işgal etmişti. Suriye cihatçılarca ele geçirilene dek işgalci pozisyonundaydı. Golani denilen takım elbiseli cihatçı bu işgali tanıyacağı işaretini verdi yakın zamanda. Şaşırtıcı değil bu. İsrail Golan’ı elinde tutmak için Dürzilere, Özgür Suriye Ordusu adlı çeteye, El-Nusra’ya destek oldu. Bu yolla Suriye’deki bölünmüşlüğü olabildiğince derinleştirmeye çalıştı. Öcalan’ın dediği gibi Yahudilerle Kürtlerin doğal müttefik olduklarını söyleyerek “Büyük Kürdistan” kurulmasını destekledi. İsrail bu parçalı yapının devam etmesini istiyor belli ki. Haliyle gevşek bir birlik, şimdilik, herkesin işine geliyor. Tabii bu durumda PKK ve SDG’ye bırakılan tek seçenek merkezi hükümetlere katılmak.
Bu arada İsrail, işgal altında tuttuğu Golan Tepelerinin ötesine geçerek Suriye içlerinde askeri faaliyetlerde bulunmaya başladı. Stratejik tepelere ve ana yolların kesişim noktalarına yakın bölgelere üsler kurdu. 10 askeri üssün en irilerinden biri başkent Şam’a 40 kilometre mesafede. Siyonist Suriye adım adım inşa ediliyor özetle. Golani’nin kıpırdayacak hali kalmadı, SDG de eninde sonunda bu düğüme katılmak zorunda. Düğümün gerçeğidir.
***
Kuzey Irak’ta bir mağara önünde küvette silah kızartma gösterisi savaş bölgesinde 12 askerin metan gazı kurbanı olduğu bir tarihe denk geldi. Başka bir zaman olsa ortalıkta bir PKK düşmanlığı histerisi estirilirdi. Sessiz sedasız kapatıldı bu tartışmalı olay. Belli ki bu sessizlik için de iktidar içinde kanlı kavgalar yapıldı. Bunlar planlı bir işin değil planda olmayan bir mecburiyetin işaretleri.
Yani tören Irak’taydı ama düğüm Suriye’de. Burada SDG, HTŞ, Türkiye, PKK ve Öcalan’ın ipleri birbirine bağlanmış durumda. Her şey ABD ve İsrail’in bölgede daha rahat hareket edebilmesi için hiçbir aktörün düğümden kurtulmaması hesabı etrafında dönüyor.
PKK silah kızarttı. AB ve ABD temsilcileri oradaydı. AKP medyasının temsilcileri koşup gelmişti. DEM Parti heyetinin en önünde Cengiz Çandar sırıtıyordu. “Her düğünün tefçisi” Nagihan Alçı DEM parti kontenjanından lüks oteline yerleşmiş, hakilerini kuşanıp otel önünde fotoğraf bile vermişti. Halbuki hakiler çıkarılmış, bej Lacoste tişörtler çoktan giyilmişti. Boylarına pozlarına aldırmayın, kral sadece çıplak değil saklanamaz bir biçimde salaktır.
Savaş bitti, 41 yıl geçti aradan, ölenler öldüğüyle çürüyenler çürüdüğüyle kaldı. İşte tablo ortada; gördüğünüz isimler, aktörler, örgütler, bölgeler önemli değil. Her şey bölge halklarının bu orta oyununa dur demesine bağlı. Düğümü anlamaya çalışan emperyalistlere bakar. Düğümü çözmeye çalışan emperyalizme karşı örgütlenir, birleşir. ABD’den, İsrail’den, NATO’dan kurtulmadan bize barış yok. (ORHAN GÖKDEMİR - SOL.ORG)
