Öcalan’ın ‘yeni sosyalizm’i sosyalizm mi, kapitalizm mi?
Kavramların yüzeysel kullanımı ve günlük alışkanlıklar nedeniyle konu karmaşık gibi gözükse de oldukça basittir. Örneğin Antik Yunan’daki demokrasi neredeyse doğrudan demokrasidir ve bu açıdan en ileri biçimlerinden biridir. Oysa Atina’da bir köle olsaydınız; sizin için söz konusu olan bir demokrasi değil tüm hakların ortadan kaldırıldığı bir diktatörlük olacaktı.
Öcalan’ın Uluslararası Barış ve Demokrasi Konferansı’na ilettiği kısa mesaj uzun tartışmaların konusu oldu.
Öcalan mesajında SSCB deneyimi, Marksizm, sınıf mücadelesi, komün, devlet ve elbette devam eden müzakere süreciyle ilgili görüşlerini özet bir biçimde sundu.
Neredeyse fragman biçimindeki ifadeler elbette Öcalan’ın genel yaklaşımını yansıtıyor. Ancak, burada, mevcut görüşlerini, biraz da pragmatik amaçlarla, öncekilere kıyasla en azından bir ölçüde farklı ifade ettiği açık. Mesela Marksizm’e dönük eleştirileri geçmişte hem içerik hem de üslup açısından ağırdı. Garipsenecek bir durum da değildi. Bir sınıf ideolojisi olarak şekillenmiş Marksizm’e karşı durması, onu farklı sınıflardan oluşan Kürt “millet”inin çıkarları bakımından “yetersiz” bulması, Öcalan’ın bir ulusal lider olduğu göz önünde bulundurulduğunda alabildiğine normal. İlk bakışta bu, salt ideolojik bir tartışmadan ibaret gözükse de, farklı sınıf temsillerinin nesnel ayrışmasının bir ifadesiydi…
Kazanımları görmek
Kısa mesajda ve diğer yazılarında Öcalan, eski sosyalizm deneyimlerinin özellikle ulus devlet ve diktatörlük konusundaki görüşleri nedeniyle çöktüğü, hataların öne çıktığı, sonucun da neredeyse bir facia olduğu, bu nedenle yeni bir sosyalizm arayışının gerekli olduğu konusunda ısrarcı.
Buna göre Marksistler geçmişe takılıp kalmakta, kendilerini güncelleyememekte, çağı anlayamamaktadır. Oysa; “mirası doğru sahiplenmek, sosyalizmi bir anı olmaktan çıkarıp halkın nabzında canlı bir toplumsal güç haline getirmeyi gerektirir.”
Ama nasıl?
Sosyalist mirasın kazanımlarını ve yarattığı yeni dünyayı tümden reddederek mi?
“20. yüzyıl sosyalizmi negatif devrim hamlesi olarak ortaya çıktı ama yerine yenisini koyamadı” mı?
Aslında sosyalist deneyler büyük ölçüde dağıldığına, -nedenleri bir yana- son tahlilde başarısız olduğuna göre, bu eleştirinin maddi bir zemini olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak eleştirinin maddi zemini oluşu onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Geçmiş sosyalizm deneyleri insanlık tarihini değiştiren önemli başarılara imza attı. Eğitim, sağlık, barınma, beslenme gibi 21. yüzyılda dahi nüfusun büyük kısmının doğru düzgün ulaşamadığı temel insani haklar; sosyalist ülkelerde neredeyse yüz yıl önce hayata geçmişti. İşsizlik sıfıra yakındı. Yoksulluk yoktu. Çalışma koşulları ve hakları bugünküyle karşılaştıramayacak ölçüde ileriydi. Refahın topluma yayılması ve gelir dağılımında adalet bugünle kıyaslanamazdı. Değişim sadece sosyalist ülkelerle sınırlı kalmadı. Hem güçlü komünist partiler ve işçi hareketinin varlığı hem de sosyalist ülkelerin yarattığı baskı ile kapitalist ülke yönetici sınıfları kendi işçi ve emekçilerine önemli tavizler vermek zorunda kaldı. Böylece “sosyal devlet” denilen olgu ortaya çıktı. Eğer dünya, 20. yüzyılda sosyalizmi deneyimlememiş olsaydı; bugün emekçi halklar çok daha ağır bir barbarlık altında eziliyor olacaktı. Öyle ki, sosyalizmin yenilgisi, sadece işçi sınıfının kazanımlarının ortadan kaldırılışının yolunu açmakla kalmadı, bir yönetim pratiği haline gelmiş “sosyal devleti” de gereksiz hale getirdi. Boşluğu neo-faşist ve otoriter yönetimler doldurdu.
Tabi, bütün bu kazanımlar, geçmiş sosyalizm deneyimlerini idealize etmeye, bir tür cennet yanılgısına yol açmamalı. Sorunlar vardı. Bir kısmı çağın genel ruhu ve nesnel koşullarından, bir kısmı yönetimsel hatalardan, bir kısmı geçiş toplumu olarak sosyalizmin içsel niteliklerinden kaynaklanıyordu.
Burası ayrı bir konu.
Zaten, Öcalan’ın üzerinde durduğu konu da bu değil.
Daha köklü bir ayrışma söz konusu.
Diktatörlük tartışması
Öcalan’ınki sosyalizmin ve sosyalist devlet aygıtının varoluşsal niteliğine ilişkin bir itiraz: Sosyalist devletin bir “proletarya diktatörlüğü” olarak örgütlenmesi. Mesajda yer alan, “‘Proleter ulus devlet’ kavramı da devletçi zihniyetin yeniden üretiminden başka bir sonuç yaratmamıştır” ifadesindeki (“proleter ulus devlet” gibi bir kavramın tutarsız olması bir yana) ima da bu.
Maalesef, sadece günümüzde değil, 20. yüzyılda da “proletarya diktatörlüğü” kadar yanlış anlaşılmış çok az kavram vardır.
Günlük siyasi söylemde “diktatörlük” çoğu zaman bir ülkedeki siyasal rejimin niteliğini, siyasal iktidarın yönetme biçimini ya da tek bir kişi/grubun baskıcı yönetimini tanımlamak için kullanılır. Yürütmeyi denetleyen mekanizmalarının ortadan kaldırılması, yargının kısmi özerkliğini yitirip doğrudan yürütmeye bağlanması, düşünce ve ifade özgürlüğünün askıya alınması, seçimlerin kaldırılması ya da anlamsız hale gelmesi, ülkenin bir tür açık cezaevine dönüştürülmesine referans verir. Tanıdık olsa gerek! Bu bağlamda ve gerçekliğin bu düzeyinde (siyasal rejim), diktatörlükle yönetilen bir ülke ile -temsili- demokratik yöntemleri kullanan ve siyasal özgürlükleri tanıyan bir ülkeyi birbirinden ayırmak gerekir ki, bu haklı bir ayrımdır. Gotha Programı’nın eleştirisinde Marx’ın, demokratik cumhuriyetin işçiler için önemli bir kazanım olduğunu belirtmesi bundandır.
Ancak, gerçekliğin ve buna bağlı olarak analizin ekonomi politik ya da bütünsel düzeyinde, Marksistlere göre bu iki devlet (ve her devlet) aynı zamanda bir diktatörlüktür. Burada “diktatörlük” kavramı siyasal rejimin kendisiyle doğrudan ilişkili değildir. Her devlet, toplumdaki sınıflaşmaya/katmanlaşmaya bağlı olarak şekillendiği, ondan bağımsız bir varlık kazanamadığı için bu bağlam tarafından koşullanır. Bu koşullanma ve ilişkisellik devletin içsel bir niteliğidir, başka türlü var olması mümkün değildir.
Kavramların yüzeysel kullanımı ve günlük alışkanlıklar nedeniyle konu karmaşık gibi gözükse de oldukça basittir. Örneğin Antik Yunan’daki demokrasi neredeyse doğrudan demokrasidir ve bu açıdan en ileri biçimlerinden biridir. Oysa Atina’da bir köle olsaydınız; sizin için söz konusu olan bir demokrasi değil tüm hakların ortadan kaldırıldığı bir diktatörlük olacaktı.
Burada sorun, siyasal rejimin, toplumun bir kısmı için diktatörlük olmasından ibaret değil. Söz konusu olan sistematik bir iktisadi ve politik egemenlik. Toplumsal üretim ağırlıklı olarak köle sahiplerinin mülkiyetindeki köleler tarafından gerçekleştirildiği için (köleler üzerinde iktisadi sömürü ve tahakküm), kölelik antik devletin dokusuna işlemiştir, ona içseldir. İktisadi sömürü başlı başına politik tahakkümü içerdiği gibi bu boyut devlet şahsında nispi özerk ve siyasal bir varlık kazanır.
Bu, devletin (cinsiyetçi, ulusal tahakküm gibi) başka işlevleri olmadığını anlamına gelmez, ancak bu niteliğinin onun içsel/varoluşsal bir özelliği olduğunu gösterir. Atina demokrasisinde, Sparta otokrasisinde ve diğer köleci toplumlarda devlet, köleciliği, köleci mülkiyeti koruyan ve bu temelde var olan siyasi bir örgütlenmedir.
Benzer bir durum feodal toplumlar için de geçerlidir. Bu toplum, serfleştirilmiş köylülerin üretimine ve yerel ya da merkezi bir aristokrasinin, bu üretime el koymayı sağlayan mülkiyetine dayalıdır. Dolayısıyla hangi biçimi alırsa alsın (ki, genellikle açık baskıcı biçimler almıştır) feodal devlet, aristokrasi için iyi, serfler için diktatörlüktür.
Bu bağlamda analiz, konjonktürel ve bir ölçüde farklı biçimler alabilen siyasal rejimler düzeyinde değil; devletin üretim ve sınıfsal sömürü ilişkilerindeki bağlamsal ve ilişkisel varlığıyla ilgilidir.
Aynı minvalde, kapitalizmde iktisadi faaliyet, işçilerin sermaye için ücret karşılığında çalışmasına dayalı olduğundan, devlet, burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki sömürü ilişkisinden bağımsız bir biçimde var olamaz. Burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki egemenliğinin siyasal boyutu, devlet biçiminde ayrı bir siyasal varlık kazanır. Sınıfsal egemenlik ve sömürü ilişkisi devlete içseldir. Devlet, sermaye sınıfının kapitalist özel mülkiyetini korur (bazı kapitalistlerin mallarının müsadere edilmesi bir sınıf olarak sermayenin korunması ile çelişmez) ve ekonomik büyüme sermaye birikimine dayanır. Devletin bağımsız ve tarafsız olduğu iddiası kapitalizmde iktisadi ve siyasi olanın biçimsel ayrımının yarattığı bir yanılsamadır. İngiltere’de de, Türkiye’de de devlet bu bakımdan sınıf diktatörlüğünün bir ifadesidir.
Proletarya diktatörlüğü; Marksizmin devlete ilişkin bu analiz düzeyi göz ardı edildiğinde, bir siyasal rejim ve pratikler bütününe indirgendiğinde doğru bir biçimde kavranamaz. Liberal siyaset kuramcıları ve günlük hayat liberallerinin sosyalizm ile işçi/proletarya diktatörlüğü ifadelerini yan yana görünce, “diktatörlük” karşıtı bir tutum almalarının nedenlerinden biri de budur. Günlük siyasetin yüzeyselliği ile Marksist analizin derinliği farklı dilden konuşur.
Oysa işçiler, ezilenler aynı dili konuşmalı…
Bir işveren/kapitalist için çağdaş devletin temel işlevlerinden biri, onun yatırım yapma, işçi çalıştırma, işçileri sömürme, sermaye biriktirme, iktisadi ve siyasal olarak egemen olma “hakkını” korumasıdır. Herkesin düşünce, ifade, örgütlenme, muhalefet etme, parti kurma, eylem yapma, grev yapma hakkına sahip olduğu bir siyasal demokrasi; eğer kapitalist sınıfın özel mülkiyetini tehdit ediyorsa, sermaye sınıfı için “demokrasi” değildir.
Sosyalistlerin işçi devletini bir diktatörlük olarak tanımlamasının temel nedeni devletin toplumsal mülkiyet temelinde inşa edilmesi ve bunun da burjuvazi açısından diktatörlük anlamına gelmesi nedeniyledir. Başka bir deyişle, sosyalizm burjuvazinin özel mülkiyetine el koyduğu ve onu tüm toplumun malı/zenginliği haline getirdiği, yoksulluğu ve işsizliği ortadan kaldırdığı için burjuvazi bakımından diktatörlüktür. İşçi ve emekçiler açısından ise gerçek bir demokrasi sahasıdır.
Yani, sosyalist ülkeler, “proletarya diktatörlüğünü savundu” demek, “yeni” sosyalizm “bunu yapmayacak” demek Marksistlerin yaptığı analiz ve bağlamı ya hiç bilmemekten ya da anlamamaktan kaynaklanıyor.
‘Yeni sosyalizm’
Eğer kapitalizmin yol açtığı büyük felaketlerden sosyalist bir çıkış olacaksa, bu sosyalizm kaçınılmaz olarak “yeni” olacaktır.
Bu bir kelime oyunu değil.
20. yüzyılın sosyalizmi, 20. yüzyılın iktisadi, siyasal, teknolojik, “demokratik” gelişmişlik düzeyiyle koşullanmıştı. Onun ötesine geçmek için büyük bir adım attı. İnsanlığın ve işçi sınıfının kazanımlarını ilerletti. Tarihte yeni bir sayfa açtı.
Ancak, 21. yüzyılda sosyalizm, 20. yüzyıldakinden hem olanaklar hem de nitelik bakımından çok da ileri, bu bakımdan yeni olmak zorunda. Kimse, “geçmiş sosyalizmin pratiklerinin aynısını uygulayalım” demiyor. Elbette daha demokratik, daha “katılımcı” olmalı. Bugün, bürokrasiyi azaltma ve küçültme, mevcut teknolojilerle çok daha mümkün. Daha düşük çalışma süreleri ve daha fazla “zenginlik” çok daha makul. Çağımızın sosyalizmi, sadece işçi hareketinin değil kadın ve LGBTİ mücadelesi, ekoloji mücadelesi, barış, ulusal eşitlik ve ayrıca laiklik mücadelesinin tüm kazanımları, talepleri ve birikimiyle çok daha ileri bir noktada olmalıdır.
Ancak, Öcalan’ın “yeni sosyalizm” arayışı ile kastettiği bu değil.
Öcalan, sermayenin var olduğu “yeni” bir “sosyalizm” öneriyor.
Oysa sermaye lağvedilmediyse sosyalizm yoktur.
Bu sosyalizmin varoluşsal niteliğidir.
Toplum olmadan devletin var olamaması gibi.
Toplumdan bağımsız insan olamaması gibi.
Yani sermayenin lağvedilmesiyle sosyalizm arasında ilişki tanımı gereği, doğası gereğidir, varoluşsal bir ilişkidir.
İlginç olan sermayenin doğal bir olgu olarak tartışmasızca kabul edilmesidir.
Oysa, sermaye doğal, kaçınılmaz, ezelden ebede bir olgu, nesne ya da insan topluluğu değildir. Marx’ın kapitalizmi tarihsel bağlamına oturturken ifade ettiği gibi, “Sermaye bir ilişkidir”. Bir sömürü ve tahakküm ilişkisidir ve ilişki biçiminin değişmesiyle ortadan kalkar. Ortadan kaldırmamak üzere bir strateji, politik bir duruştur: Sırtı sosyalizme, yüzü kapitalizme dönüktür.
Öcalan, sermayenin lağvedilmesine karşı duruşunun bir tür işçi sınıfı savunuculuğu olduğunu varsayıyor. Bunu açıklamak için “aşırı olmayan” bir diyalektik öneriyor: “Ancak klasik diyalektiğin bazı aşırılıklarının aşılması gerekir. Çelişkileri birbirini yok eden uçlar şeklinde değil, birbirini besleyen toplumsal olgular olarak görmek zorundayız. Çünkü komün olmadan devlet, burjuvazi olmadan proletarya olmaz. Dolayısıyla çelişkiyi yok edici bir mantıkla değil, dönüştürücü bir tarihsel perspektifle ele almak gereklidir.”
Aslında doğru: İşçi sınıfı ancak burjuvaziyle birlikte vardır. Tıpkı kölenin köle sahibiyle birlikte var olması gibi. Köle sahibi olmasaydı köle de olmazdı. İşçilerin ücret karşılığında çalıştığı kapitalist sınıf olmasaydı işçilik de olmazdı.
Ancak nesnel ilişkilerin ve kavramların bu diyalektiği, onların tarih boyunca var olduğunu göstermediği gibi sonsuza kadar da var olmasını gerektirmez. Kapitalist sömürü ilişkisi ve bu bağlamda sermaye ve işçi sınıfı; tarihin belirli bir döneminde belirli koşulların sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu ilişki işçi sınıfı için tahakküme, sömürüye, yoksulluğa, işsizliğe, iş cinayetlerinde ölüme, tüm hayatın çalışmaktan ibaret hale gelmesine neden olmaktadır.
Sermaye ilişkisinin lağvedilmesi kapitalist sınıfın maddi temellerinin yanı sıra mevcut işçi sınıfının da ortadan kalkması anlamına gelir. Amaç da zaten bu olmalıdır. İşçi sınıfını aşağılayan, haysiyetini ayaklar altına alan, yeteneklerini kötürümleştiren, özgürlüğünü bastıran ve onu adeta köleleştiren bu ilişkinin ortadan kalkışı sadece sermayenin değil işçi sınıfının da lağvedilmesidir.
İşçi ve sermaye sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişki böylece yerini yeni bir çelişkiye; ayağa kalkmış ve kendi iktidarını kurmuş yeni bir işçi sınıfının köylülük, bürokrasi ve toplumun diğer unsurları (ve kendi içinde) ile çelişkisine/ilişkisine bırakır.
Sermayenin varlığı kendi başına bir diktatörlüktür ve lağvedilmeden diktatörlükten azat olunamaz.
Öcalan’ın sosyalizm çağrısı, diktatörlüğe karşı değil aksine onu varsayan, kaçınılmaz gören, böylece işçi sınıfını boyun eğmeye çağıran, kapitalizm içinde kalmayı savunan bir strateji önermektedir.
Elbette her kapitalizm aynı değildir. Faşizm de, burjuva demokrasisi de kapitalist temelde yükselir ve aralarındaki farklılık sosyalistler açısından önemsiz değildir. Bu bakımdan, Öcalan’ın “yeni sosyalizm”ine yönelik eleştiri, anadil, kimlik, kültür, barış talepleri ve bu talepler için mücadelenin anlamsız olduğu anlamına gelmez. Ancak, onun nesnel dayanaklarını ve ulusal hakların önemini kavrarken, sınırlarını ve kapitalizmin milliyetçiliği durmaksızın üreten ilişki biçimini de göz ardı etmez.
Sorun sosyalizmin tanımı sorunu mu?
Öcalan’ın Kürt halkı üzerindeki etkisi göz önünde bulundurulduğunda, onun sosyalizmi bir insanlık meselesi olarak tanımlayıp kendi demokratik toplum/kapitalizm projesini sosyalizm olarak isimlendirmesi neden sorun olsun?
Esas mesele isimlendirme, tartışma da “gerçek sosyalizm bu değil” tartışması değil.
Sorun, sosyalizm adı altında açıkça sosyalizmin reddedilmesinde.
Modern kapitalizmin neredeyse doğuşundan bu yana, ona yönelik en kapsamlı eleştiriyi içeren, yıkıcı ve kurucu bir toplumsal hareket olan sosyalist hareketin ufkunun kapitalizmin sınırları içerisine hapsedilmesi çabasındadır.
Her formülasyon indirgemecidir, ancak bazıları sorunun anlaşılması açısından işlevlidir: Sermaye ve tahakkümü varlığını sürdürecek mi, yoksa tasfiye edilip özgürlüğün nesnel koşulları mı inşa edilecek?
Temel soru budur.
Çünkü sosyalizmin tamamı değil ama olmazsa olmaz ilk adımı/hedefi sermayenin lağvedilmesidir.
Sonrası?
Sonrası inşadır, ilerletmektir, özgürlüğü ilke olmaktan çıkartıp hayata geçirmektir.
Öcalan’ın yaklaşımındaki sorun onun kapitalizmin sınırlarını insanlığın sınırı olarak görmesidir.
Güncel siyaset ve kuramın bükülmesi
Her şeye rağmen Öcalan’ın çerçevesi manasız değil.
Bir rasyonalitesi var.
Kuramsal çerçevesini, en genel manada Kürt ulusal hareketi ve PKK’ye biçtiği taktik platformun ihtiyaçlarına göre şekillendirmiş durumda.
Örneğin anarşist kuramcı Murray Bookchin’e referansla tüm tarihi devlet ve toplum (ya da komün) arasındaki mücadele merceğinden okurken, neredeyse, anarşist bir yorumu benimsemişti. Her türlü devleti reddetmiş, demokratik özerklik ve konfederalizm ile devletsiz, otonom topluluklar olarak örgütlenmeyi savunmuştu. Ancak güncel siyaset, kuramdaki devletsizliğe, ilginç bir “diyalektiği” uygulamayı gerektirdi: “Çünkü komün olmadan devlet, burjuvazi olmadan proletarya olmaz.” Böylece, artık, komünün var olması için devlet de var olmalıydı. PKK’nin silah bırakması ve devletle masaya oturması devlet-komün çelişkisini yok etmeyi gereksiz kılmıştı: “Dolayısıyla çelişkiyi yok edici bir mantıkla değil, dönüştürücü bir tarihsel perspektifle ele almak gereklidir.”
Kuramla pratik siyaset arasında uyum kendi başına bir problem değil aksine bir gereklilik. Ancak, 40 yılı aşkın bir süredir devam eden bir iç savaşın sonunda, bir ulusal örgüt ile devlet arasında çeşitli bölgesel ve iç politik nedenlerle, ayrıca emperyalist ve yerel çıkarların kesişiminde şekillenen çok özgün bir sürecin getirdiği pratik tutumun; devlet, sınıf, hatta komün gibi neredeyse insanlığın başlangıcına kadar götürülen bir kuramsal çerçeveyi baştan kurmak üzere kolayca bükmesi, örneğin devlet reddedilirken birden “dönüştürücü” perspektife geçilmesi, pratik siyaset açısından anlamlı olsa da kuramsal bir katkı olarak görülemez.
Kuramın dar pratiğe indirgenmesi, eklektizm ve tutarlılığın feshi anlamına gelir.
‘Sosyalizm’de ısrarın manası
Peki, neden Öcalan “sosyalizm”de bu kadar ısrarlı?
Bu, Kürt ulusal hareketinin tarihsel şekillenişi ve Öcalan’ın bu bağlamdaki konumundan bağımsız kavranamaz. Kürt ulusal hareketi, sosyalist hareketin yükseldiği bir dönemde, sosyalizm fikrinden etkilenerek ortaya çıkmış, “sosyalist Kürdistan” sloganı etrafında örgütlenmiştir.
1960 ve 70’li yıllar, sadece Türkiye’de değil dünyada da neredeyse her devrimci ve radikal hareketin sosyalizm şemsiyesini benimsediği bir dönemdi. Mesela Asya ve Afrika’daki anti-emperyalist, ulusal/milliyetçi devrimlere önderlik eden partiler/hareketler kendilerini sosyalist olarak tanımlıyorlardı. Tıpkı dini ideoloji üzerine kurulu Ortaçağ devletlerinde mevcut düzene karşı çıkan her hareketin dini bir formda (çoğu zaman dinde reformu da öngörerek) çıkması gibi 70’lerin PKK’si de sosyalist bir formda ortaya çıkmıştı. Ancak tarihsel Kürt coğrafyasında ulusal taleplerin güçlü bir karşılık bulması ile sosyalist form giderek biçimselleşti ve hareket daha ulusal bir forma büründü. Öcalan’ın perspektif metninde belirttiği gibi hedef bir bakıma “Kürtlerin ve haklarının tanınması” haline geldi.
Öcalan’ın “sosyalizmin” içinden konuşması, bu tarihsel şekillenişin getirdiği söylemsel bir çerçeve olmanın yanı sıra Öcalan’ın son çeyrek yüzyılda “yeni sosyalizm” iddiasıyla ortaya çıkan kuramcılardan beslenmesiyle ilgili. Bu bakımdan Öcalan’ın ifade ettiği kapitalizm içinde kimi demokratik özgürlüklerin tanınması ile mevcut devletle bir arada yaşam önerisi kuramsal bakımdan da “yeni” değildir. Hakkı Özdal’ın ifade ettiği gibi sosyalizmi “ekonomizmden kurtarma”, liberal demokrasiye uydurma ve bu bağlamda yeniden formüle etmeye çalışan çok sayıda düşünürce dile getirilmiştir.
70’li yıllardan bu yana etkili olan piyasa sosyalizmi, radikal demokrasi, çokluğun otonomisi, özerk komünler biçiminde “kapitalizmde çatlaklar yaratma” stratejileri büyük ölçüde kapitalizme entegre oldu. Sosyalizmin temeli olan üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve planlama fikrinden vazgeçerek sosyalizmi sözde savunma, gerçek niyet ne olursa olsun kapitalizme iltica etmeyle sonuçlandı.
Bugün, sosyalizm fikri, belirli bir yükseliş dönemine girdiği söylenebilse de kapitalist dünya ve Ortadoğu’da hâlâ büyük ölçüde marjinalize halde. 70’lerin sosyalist atmosferi “sosyalizm” vurgusunu neredeyse zorunlu kılarken bugün böyle bir koşullama yok. Hatta Kürt hareketi ve partileri uzun yıllar sosyalist iddiadan kasıtlı olarak uzak durmuş, kitlesel örgütlenme faaliyetlerinde -ulusal bir hareket açısından gayet olağan bir şekilde- ulusal talepleri öne çıkarmıştır. Ancak, anlaşılan o ki; Öcalan ve yıllarca devletle savaş halindeki bir hareket için “sosyalizm” söylemi hâlâ kurucu bir işlev ve yenilenme olanağı taşıyor.
İkincisi, Dem Parti içinde, Kürt sorununa duyarlı sol-sosyalist çevrelerde, Öcalan’la dayanışma gösteren uluslararası entelektüel kamuoyunda “sosyalizm” vurgusu hâlâ etkili ve Öcalan da bunu gözetmek istiyor.
Sorun Öcalan’ın Kürt olması mı?
Eleştiriler karşısında Öcalan’ın yaklaşımını savunan pek çok kişi, eleştirilerin üstenci olduğu, Kürtlerin sosyalizme kuramsal bir katkı yapma ihtimalinin dahi kabul edilemediğini, bunun epistemolojik bir ırkçılık içerdiğini ileri sürdü.
Türkiye’de Türk milliyetçiliği ve yer yer ırkçılığa varan Türkçü yüceltinin pek çok konuda böyle bir etkilenme ve üstten bakışa yol açtığı doğru. Yıllarca devam eden milliyetçi tahakküm ilişkilerinin Kürtleri belirli bir dışlamaya tabi tuttuğu, bunun kültür ve siyaset alanında da şu ya da bu ölçüde etkili olduğu söylenebilir. Ancak, buradan yola çıkarak Öcalan’ın sosyalizm iddiasına yönelik eleştirilerin otomatik olarak milliyetçi bir refleks ya da sömürgeci aydın bakışı içerdiği (kimilerinde bu söz konusu olsa da) söylenemez.
Sorun Öcalan’ın Kürt olması değil (Türk, İtalyan, Fransız versiyonlarının çokça eleştirilmesinden anlaşılabileceği üzere), kapitalizm sınırları içinde, sermayenin varlığı koşullarında bir “sosyalizm”, gerçekte ise demokratik bir kapitalizm önermesidir.
Her şeye rağmen Öcalan’ın, sosyalizmi, etkili olduğu çevrelerde ve Kürt halkı içerisinde yeniden tartışmaya açmış olması, sosyalist ideallere referans vermesi sosyalistlerin şikâyet edeceği bir şey olmasa gerek.
Elbette, eleştirerek, bunu sosyalizmi, işçi sınıfı ve ezilen halkların gerçek kurtuluşunu tartışmanın vesilesi haline getirmek şartıyla.
Çünkü, Türkiye, son çeyrek yüzyılda, iktisadi ve politik ortamıyla, sosyalist hareketin yeniden örgütlenmesi açısından belki de en uygun dönemini yaşıyor. (ARİF KOŞAR - EVRENSEL)
