Taraftarlık, fanatizm ve akıl tutulması: Futbol sadece futbol değildir...
Rakip takımdan birileri suçlamaya mı konu oldu, “Haydi Akın Gürlek arkandayız” deniliyor, kendi kulübünden bir isim alınınca ise “takımın önü kesilmeye çalışılıyor” cümlesine bu kez küfürler eşlik ediyor. Futbolun özünü kaçırıp uyuşmanın ve çürümenin parçası olunca, akıl da kalmıyor geriye. Oysa sihirli analizlere ihtiyaç yok bugünkü tabloda bir şeyleri yerli yerine oturtmak için. AKP iktidarının ve patronların yaptığı tüm operasyonların siyasi olduğunu kavramak o kadar da zor olmasa gerek...
Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol’un “Taraftar” bölümünde şöyle yazar:
“Maç bittiğinde taraftarlar tribünlerden ayrılmazlar ve ‘Ne gol yağmuruydu ama!’, ‘Canlarına okuduk!’ nidalarıyla zaferlerini ya da ‘Yine perişan ettiler bizi!’, ‘Hırsız hakem!’ gibi ifadelerle bozgunlarını dile getirirler. Biraz sonra güneş batar, taraftar da evine döner. Boşalan stadyumun üzerine gölgeler düşer. Sesler ve ışıklar yitip giderken çimento sıraların üzerinde cılız birkaç ateş kalır. Stadyum da, taraftar da kendileriyle baş başa kalırlar. ‘Biz’ yerine yeniden ‘ben’ olurlar. Taraftar uzaklaşır, dağılır ve kaybolur; pazar günleri karnaval sonrası, çarşamba günleri gibi hüzünlüdür.”
Mesele tam da o “biz”in parçası olmak; sonuç iyi ya da kötü fark etmeden…
Taraftarlık bu değil mi zaten?
Evet, taraftarlık “biz” olmaktır ama aynı zamanda o “biz”in dışında kalan şeylere de gözlerini açık tutmaktır. Gözler kapandıkça taraftarlık giderek içi boş bir fanatizme dönüşür.
İçinde yaşadığımız düzen, kökeninde kolektif bir akıl ve emek olan bu güzel oyunu “satmak” için giderek özünden, güzel olan tüm yönlerinden arındırdı.
Bugün futbol, paranın hüküm sürdüğü; hükmettikçe de çürüttüğü bir alana dönüşmüş durumda.
Ancak oyunun güzelliği bu dip noktasında bile kendini yeniden göstermeyi başarıyor.
Bunca çirkinleştirme girişimine rağmen milyonların gözü hâlâ o meşin yuvarlağın peşinde.
'Afyon işte' deyip geçecek miyiz?
Futbol sporun en güzel dallarından biri/ydi.
Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de adım adım çürütüldü.
Çürüme, sahnenin ana unsurlarıyla başladı: Futbolcular ve kulüpler.
Her ikisinin de ruhu, değerleriyle birlikte satın alındı. Her şey paraya indirgendi, patronların oldu.
Takımların isimleri ve mabet denilen stat adları bir bir değişti. Futbola dair her şeyin önüne ya da sonuna bir şirket adı eklendi.
Sadece Süper Lig’e bakın, 9 takımın isminin sonunda “A.Ş.” ibaresi var. Şu an bir takımın adı inşaatçı RAMS, bir takımın adı CORENDON, bir takımın adı TÜMOSAN, bir takımın adı ZECORNER, bir takımın adı İKAS, bir takımın adı HESAP.COM, bir takımın adı MISIRLI.COM.TR ön eki aldı bile…
Alt liglerde durum daha da vahim.
Peki, sadece bu mu?
Sevdiğiniz takımın formasına bir daha bakın. Renklerini seçebiliyor musunuz, yoksa çirkin bir reklam tabelasına mı bakıyorsunuz?
“Dönemin ruhu bu” deyip geçecek miyiz?
O hâlde devam edelim.
Stadyuma gitmek, takımını orada, yeşil sahada desteklemek asgari ücretli bir emekçi için ay sonunu getirememeyi göze almak demek. Hatta bazen göze alsa dahi ulaşılamayacak bir rüya demek.
Olsun, onlar sahada, ben ekran başındayım da diyemiyorsunuz…
Bugün bir maç yayınını takip etmek için ya aylık yüzlerce liralık abonelik ücreti vereceksin, veremiyorsan da 5 dakikada bir kapanan kaçak maç yayını yapan sitelere yöneleceksin.
Tam bir eziyet.
Yetmiyor; diyorlar ki, takımını desteklemek mi istiyorsun, 5 bin liraya forma al, asıl taraftar bunu yapar.
Banka kartın bizden olsun, takımın kazansın.
Bahis oyna, takımın kazansın.
Tüket, sürekli olarak tüket, daha fazla tüket…
Sonuç?
Daha da yoksullaş, çürümenin parçası ol ve takımın kazansın; hiçbir değer, erdem ve ahlak taşımadan, sadece kazansın işte!
Taraftarlık ve çürüme
Takımların taşıdığı tarihsel, kültürel değerler, hepsi satılığa çıkmış durumda, futbolun kendisiyle birlikte.
Bunca eziyete rağmen kurulan takım bağları, o “biz” olma duygusu, bir şekilde tüm bu engelleri aşmayı başarıyor.
Fakat aşılan bunca engelin ardından o çok sevilen oyuna değil, sanki artık eski tadı kalmayan yeni, çirkin bir versiyonuna katlanmaya çalışıyoruz.
Bunu da kimse itiraf edemiyor, zor geldiğinden belki…
Bu uzun girişin ardından şimdi güncele, bugün yaşadıklarımıza gelelim.
Türkiye bir süredir bahis ve uyuşturucu operasyonlarıyla gündemde.
Yukarıda tarif ettiğimiz çürümüşlüğün bu arızaları üretmeme imkânı yok, bu kesin.
Kir her yere yayılmış durumda.
Ancak atılan adımlara, bu adımların arkasındaki isimlere bakınca bazen uzun uzun analiz yapma ihtiyacını rafa kaldırmak gerekmiyor mu?
“Fenerbahçe hedef alınıyor, Galatasaray’ın önü kesilmek isteniyor, Beşiktaş’a karşı yapılanlar ortada, Trabzonspor hep haksızlığa uğruyor…”
Sürekli bunları duyuyoruz, sürekli.
Hatta o kadar gürültülü şekilde bunları duyuyoruz ki, başka bir şey duyamaz hale geliyoruz.
Herkes, tüm takım taraftarları asıl hedef olanın kendileri olduğunu düşünüyor, “biz” giderek daralıyor, herkes düşman haline geliyor.
Asıl düşman dışındaki herkes!
Tam da bu düzenin ihtiyaç duyduğu şekilde.
İşte futbol tam da bu noktada aptallaştırıcı bir afyon etkisi gösteriyor.
Rakip takımdan birileri suçlamaya mı konu oldu, “Haydi Akın Gürlek arkandayız” deniliyor, kendi kulübünden bir isim alınınca ise “takımın önü kesilmeye çalışılıyor” cümlesine bu kez küfürler eşlik ediyor. Futbolun özünü kaçırıp uyuşmanın ve çürümenin parçası olunca, akıl da kalmıyor geriye. Oysa sihirli analizlere ihtiyaç yok bugünkü tabloda bir şeyleri yerli yerine oturtmak için. AKP iktidarının ve patronların yaptığı tüm operasyonların siyasi olduğunu kavramak o kadar da zor olmasa gerek…
Futbolun içine düştüğü bahis çukuru da, uyuşturucu çukuru da kaynağını bu düzenden, bu düzenin temsilcisi olan siyasetten ve patronlardan alıyor. Her yere kirlerini bulaştırdılar, yaşadığımızın özeti budur.
Bunu çok açık şekilde söylemek gerekiyor, lafı hiç dolandırmadan.
Tarihe bakmak
Hatırlayalım bazı şeyleri, hep birlikte.
Galatasaray tarihinin tartışmasız en büyük ismi Metin Oktay, futbolu en büyük rakibi Fenerbahçe ile oynanacak bir jübile maçıyla bırakmak istediğinde, sarı lacivertlilerin tek şartı, “10 dakikalığına da olsa Fenerbahçe formasını giyer misin?" olmuştu.
Düşünsenize bunun şimdi yapıldığını, nasıl bir kıyamet kopardı.
Hepsi bahis şirketi reklamlarıyla program yapan fanatik "futbol yorumcuları" nasıl da asıp keserdi Metin Oktay’ı.
Dönelim Metin Oktay’ın yanıtına: Şeref duyarım!
Fazla mı romantik şimdiden bakınca?
Peki, AKP iktidarının uzattığı tüm havuçlara büyük bir şevkle koşup ardından sopa yemek daha mı gerçekçi?
Bir gün Akın Gürlek dolayımıyla iktidarı övüp, ertesi gün "operasyoncu" demek mi büyük fotoğrafı görmek?
“Büyük Başkan Ali Koç milyonlarca dolar harcadı cebinden, karşılıksız aşkı Fenerbahçe için”, “Dursun Başkan çok büyük fedakarlıklar yapıyor Galatasarayı için…”
Bu mu sahiden olan, gerçekten mi?
Söz konusu isimlerin biriktirdikleri servet kimin üzerinden elde edildi, bu isimlerin bu köklü camialarla kurduğu bağlar onlara hangi kapıları açtı, hiç mi sorgulamayacağız?
İşçileri üç kuruşa çalıştırıp devasa servet biriktiren patronların, halka türlü adaletsizlikleri yaşatan iktidarların oyuncağı mı bu köklü kulüpler?
Yenilen tokatlar ve çıkış
Yıllardır bu halkın “biz” tarifinin içinde yer alan değerleri taşıyor bu takımlar.
Bu nedenle buralara hoyratça dokunmak, istedikleri gibi şekillendirmek istedikleri her seferde beklemedikleri bir tokat yiyorlar.
O patronlar çok düzgün, temiz isimler oldukları için değil bu tepkiler, o kulüplerin yıllardır hafızalara kazınan değerleridir asıl kaynak.
İşte çürütülmek, un ufak edilmek, giderek daha da çiğ hale getirilmek istenen bu değerlerdir.
Unutuyoruz bazen ama hatırlayalım.
O çok kudretli günlerinde Erdoğan’ın ilk yuhalandığı yerlerden biriydi Galatasaray’ın stadı. O şoku unutmadılar, biz unuttuk mu?
Eski ortaklarıyla birlikte Fenerbahçe’yi hedef tahtasına oturtup diledikleri gibi şekillendirmek istedikleri operasyonları, operasyonlara karşı sokağa dökülen taraftarları unuttuk mu?
Peki, Gezi’de TOMA’ya karşı POMA’yla direnen Çarşı’yı?
Bu düzene karşı bu takımların sahip olduğu ilerici tüm değerleri savunmanın yolu mücadeleden geçiyor, unutmayalım.
Bu takımlara gerçekten sahip çıkmak istiyorsak AKP’nin de patronların da bu renklere daha fazla çökmesine izin vermeyecek bir mücadelenin, aklın parçası olmak zorundayız.
Diğer türlü fanatizmin yolundan gidilecek ve bu derin çürümeye esir düşülecek.
Başka yolu yok! (ALİ UFUK ARİKAN - SOL.ORG)

