Endonezyalaşma riski

Son olarak Akın Gürlek gibi gözünü karartmış bir militanın Adalet Bakanı, fanatik bir dincinin İçişleri Bakanı yapılmasının bir anlamı olsa gerektir. Bu devlet nelere hazırlanmakta olduğunun mesajını bize daha nasıl versin?


“Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur” diye bir atasözü vardır Türkçe’de. Bu söz nedense Türkiye solunun ‘siyasi öngörü yeteneğini’ hatırlatır her zaman bana. Yakın tarihi şöyle bir gözümüzün önüne getirelim: Gelmekte olanı zamanında görerek kendisini ve kitleleri buna önceden hazırlamayı başarmış herhangi bir örnek bulabilir miyiz? Buna karşın iş işten geçtikten sonra “Biz zaten demiştik…” böbürlenmesiyle boy göstermeyenimiz var mıdır? Üstelik bağıra bağıra gelene en hazırlıksız yakalananlardan duyarız en çok bu ‘mazeret teorisi’ni.  

12 Eylül bunun tipik örneğidir. O askeri faşist darbe karşısında sergilenen genel pejmürdeliği mazur göstermeye çalışmakla yetinmeyip ilerleyen yıllarda bir de üste çıkmaya yeltenenlerin sarıldıkları ana tez “Darbenin gelişini biz önceden görmüştük” tezi oldu. “Madem öyle, önlem olarak ne yaptınız” sorusuna verilen yanıtlar işin gerçeğini ele verir. Ortada bir öngörünün falan olmadığını hayat göstermiştir zaten. Güç ve olanaklarının büyüklüğü açısından başta gelen örgütlerin istisnasız hepsinin 6 ay içinde çökertilmeleri her şeyi açıklar. 

Karşılaşılabilecek muhtemel gelişmelere ilişkin olarak ciddi bir öngörü, ona hazırlık kapsamında alınan önlemlerde cisimleşir. Kendisine güvenen, kitleler ve tarih karşısında sorumluluk duyan devrimci bir tutumla ‘söylemekle’ yetinen lâf ebeliği arasındaki farkı da bu oluşturur zaten. Bu hem fırsatlar hem de tehlikeler için geçerlidir. 

Bugün devrimci öngörüye en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir tarihsel kesitteyiz. Dünyada da bulunduğumuz bölgede de Türkiye’de de belirsizlik ve kaos kol geziyor. Bu bulanıklığın kendisi yarın nelerle karşılaşabileceğimize dair isabetli öngörülerde bulunma ihtiyacını büyütüp yakıcılaştırıyor; gel gör ki bu toz-duman ortamında önümüzü iyi-kötü görebilmek geçmiş dönemlerden daha zor. Dolayısıyla geçmişte edindiğimiz alışkanlıklara, ölçü ve reflekslere dayalı siyaset tarzıyla bu çelişkinin üstesinden gelemeyiz. 

Yönümüzü ve yolumuzu şaşırmamak için en başta tarihsel ufuk çizgimizi gözden kaçırmamamız gerekir elbette. Fakat tek başına o yetmez. Gözümüzü yıldızlara dikelim derken önümüzdeki çukurlara düşmek istemiyorsak, en son Rojava ve Venezüella’da tanık olduklarımızdan ders alıp olası gelişmelerin işareti belirtilere daha fazla dikkat etmeliyiz. Bunlar her zaman çok açık ve net olmayabilir. Günlük gelişmelerin hay huyu içinde gözümüze ‘teferruat’ olarak görünebilir. Dahası benzerleriyle bugüne dek çok karşılaştığımız için kanıksama yaratmış olabilir. Zaten tehlike de bundan kaynaklanır. 

Sınıf mücadelesinin temel bir yasasının, tarihsel süreçlerin gelişim seyrinin diyalektik materyalist karakterini gözden kaçırmak yatar bunun temelinde. Her gelişme ve adımın kendisini çevreleyen somut tarihsel koşullar bütünlüğüyle ilişkisi içinde ele alınması zorunluluğu unutulur. Öncesinde defalarca tanık olduklarımıza benzerliğinden hareketle bu sefer gördüklerimizin farkını fark edemeyiz. Bunların başka belirtilerle bağını da kurarak ne anlama geldikleri ve ne gibi sonuçlar doğurabilecekleri konusunda isabetli öngörülerde bulunabilmemiz haliyle olanaksızlaşır.

Son 1,5 yıldır Türkiye’nin gündeminde devletin “Terörsüz Türkiye” olarak tanımlamakta ısrarlı olduğu stratejik bir yönelim var. Sol içinde hatırı sayılır bir kesim dahil demokrat kamuoyu bu süreci devletle Kürt hareketi arasında cereyan eden bir ‘pazarlık süreci’ olarak görme eğiliminde. İyimser yorumlar bunun Kürtlere sınırlı bazı hak kırıntıları tanınmasıyla yeni bir Anayasa ittifakına zemin oluşturacağı düşüncesinde. Lakin bu süreçten de bir şey çıkmayacağı karamsarlığı Kürtler arasında bile yüksek. Sonuç olarak bütün tahmin ve öngörüler bu süreci Kürtlerle devlet arasında İmralı-Ankara hattında cereyan eden, bu anlamda kendilerinin ‘dışında’ bir süreç olarak görmekte birleşiyor. Onunla ilişkileniş de sahiplenmekle karşı olmak, omuz vermekle eleştiri sınırları içinde kalıyor.

Halbuki bu sürecin Kürt-Türk ayrımı yapmaksızın, öte yandan devrimci sosyalist olsun olmasın mevcut tek adam diktatörlüğüne şu ya da bu düzeyde muhalif olan bütün güç ve kesimleri kesen bir özelliği var. O özelliği, en başta devletin bu süreçten muradına dair tanım ele veriyor: “İç cephenin sağlamlaştırılması”. 

Bununla neyin kastedildiği ise karşımıza her gün yeni bir belirtiyle çıkıyor. Devletin kurucu partisi CHP’nin dahi “milli güvenlik sorunu” olarak tanımlanıp tamamen çökertilemese bile içten çözülmesini hedefleyen pervasız bir siyasal saldırganlık öncelikli yöntem. ESP’ye yapılan son “kazıma” operasyonu sıranın devrimci-sosyalist yapılara da geldiğini gösteriyor. Fakat “iç cephenin sağlamlaştırılmasını” salt siyasal muhaliflerin yoğun bir baskı altına alınıp sindirilmesine indirgemek eksik kalır. Merkezinde bu olmakla birlikte “iç cephenin sağlamlaştırılması”, toplumu iktidardaki İslamcı faşizmin istediği kalıplara sıkıştırarak sindirmeyi hedefleyen bütünlüklü bir toplumsal mühendislik/hegemonya projesidir. Her kim onun bu asıl amacını gözden kaçırıyorsa büyük bir aymazlık içinde demektir. 

Farklı alanlardan herbiri akla ve vicdana sığmaz görünen son bir yılın kimi uygulamalarını şöyle bir gözümüzün önüne getirelim: Demirtaş ve Kavala’nın AİHM ve AYM kararlarına rağmen her seferinde yeni bir bahane uydurularak rehin tutulmaya devam edilmeleri, 30 yıldır zindanda yatan tutsakların tahliyelerinin “pişmanlık belirtisi göstermedikleri” ya da “topluma uyum sağlayamayacakları” gibi gerekçelerle engellenmesi, Murat Çalık ya da Tayfun Kahraman gibi ağır hastalıklarla boğuşan tutuklular ve ailelerine herkesin gözü önünde çektirilen eziyet, Ayşe Barım gibi siyasetle de Gezi’yle de ilgisiz bir figürün ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılmak istenmesi, uyuşturucu baronları mafya şefleri içişleri bakanlarıyla poz poz fotoğraf çektirirken kamuoyunda tanınan ya da kerameti kendilerinden menkul yetişkin kadın ve erkeklerin uyuşturucu kullanıp birbirleriyle cinsel ilişki kurdukları gerekçesiyle son aylarda dalgalar halinde gözaltına alınıp tutuklanmaları, Boğaziçi gibi seçkin bir üniversitenin sistematik bir plan dahilinde felç edilip çökertilmek istenmesi, İstanbul’da belediyenin açtığı kreşleri kapatmak için elden gelen yapılırken 4-6 yaşındaki çocukları anaokulu görünümü altında Kur’an kurslarına kaydetme projeleri, dünyaca ünlü Heavy Metal gruplarının konserlerinin “örf ve adetlerimize aykırılık” gerekçesiyle yasaklanması, sosyal medyada “Cumhurbaşkanına hakaret” ya da “dini değerleri aşağılama” gerekçesiyle yapılan gözaltı ve tutuklamaların patlama yapması… saymakla bitmez.   

Peki bu kalıba girmeyi reddedip çizgiyi aşmakta ısrarlı olanları ne bekliyor? Onun belirtilerini de derin MHP’nin sesi Semih Yalçın’ın, Saray’ın kadrolu döneği Mehmet Uçum’un, ona buna tehdit savurmaktan başka Saray’da ne iş yaptığı belirsiz danışman Oktay Saral’ın, gazeteci ya da din adamı kılığındaki başka iktidar yalakalarının belirli aralıklarla tekrarladıkları tehditlerde görebiliriz. Bu tehditlerin içeriği hiç değişmiyor: “Akıllı olun!..”, “Makul olun!”, “Milli ve manevi değerlere saygılı olun!..”, “Muhalefet edecekseniz bile devletin hassas olduğu konularda çizgiyi aşmayın!..”, “…bundan sonraki hayatınızı tövbe istiğfar edin… sükut edin, oturun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin merhametine de, şefkatine de inanın, bunu gösterin, rüştünüzü ispat edin, bakın ondan sonra sizin hayatınızda da ne kadar müspet güzellikler ortaya çıkacak.”

Peki bu dayatmalara pabuç bırakılmayacak olursa ne olur? Mehmet Uçum onu da açık açık söylüyor: “Bir hukuk düzenini tanımayan o hukuk düzeninden doğan haklardan adeta feragat etmiş gibi olur. Gayri meşru duruma düşer.” Yani hukuk-mukuk beklemeyin!.. Semih Yalçın daha açık sözlü: “Bu işin şakası yok! Herkes ayağını denk almalıdır!.. Kendiniz almazsanız devlet aldırmasını bilir!..”

Belirli aralıklarla tekrarlanan ve dozu giderek şiddetlenen bu tehditleri bölgemizde ve dünyadaki gidişin ışığında değerlendirdiğimizde insanın aklına ‘Endonezyalaşma’ olasılığı geliyor ister istemez. (*)

Son olarak, Akın Gürlek gibi gözünü karartmış bir militanın Adalet Bakanı, Kemalizm ve Cumhuriyet düşmanı fanatik bir dincinin İçişleri Bakanı yapılmasının bir anlamı olsa gerektir. Bu devlet nelere hazırlanmakta olduğunun mesajını bize daha nasıl versin?

Bu olasılık (Endonezyalaşma) bazılarına abartı olarak görünebilir. Mümkündür. Yalnız şunu da unutmamak gerekiyor: “Kedidir kedi” yaklaşımıyla derin bir rehavet uykusuna dalmaktansa “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh” meseline uygun davranarak en kötüye hazırlıklı olmak evladır. Bu nedenle karşılaşılabilecek olasılıklar tartışılırken rehaveti değil uyanıklığı artıracak bir miktar abartının zararı olmaz kanımca. 

Kaldı ki güncel belirtilerle yetinmeyip biraz daha derine inmeyi deneyecek olursak, bu riskin o kadar da yabana atılmaması gerektiğini düşündürtecek dip etkenler çıkar karşımıza. Bunların başında iktidarın yaşadığı sıkışma, manevra alanının düne kıyasla daralması, toplumu geleneksel yöntemlerle denetim altında tutma olanaklarının zayıflaması gelir. Emek-sermaye çelişkisinin keskinleşmesine paralel olarak yıllardan beri ne yapsalar boyun eğdiremedikleri katılaşmış toplumsal muhalefet dinamiğini besleyip güçlendirecek yeni dinamiklerin devreye girmesini, dolayısıyla “ipin ucunu kaçıracak olursak…” korkusunun büyümesini ikinci önemli etken olarak görmeliyiz. “İç cepheyi sağlamlaştırma” ihtiyacını büyüten üçüncü temel etkeni ise yeni bir kaos evresinin eşiğine gelinen Ortadoğu’da Irak ve İran’a yönelik operasyonların olası yan etkileri ve artçı sarsıntılarından duyulan ürküntü şeklinde tanımlayabiliriz. İç politikada da dış politikada da güç kullanımının ‘doğallaşıp meşrulaştığı’ dünyadaki politik iklimin cesaret verici özelliğini de ‘takviye edici’ bir etken olarak bunlara ekleyebiliriz. 

Öte yandan “Endonezyalaşma” riskinin varlığı o katliam pratiğinin aynısının aynı şekilde yaşanabileceği anlamına gelmez elbette. Bu benzetmeyi yaparken dikkatleri asıl olarak önümüzdeki süreçte rejimin kendisine muhalif güç ve örgütlenmelerin üzerine klasik yöntemlerle gitmenin ötesine geçebileceğine çekmek amacındayız. “Muhalefet sorununu kökünden çözme” yönelimi, IŞİD ve El Kaide çetelerinin Suriye ve Irak’ta yaptıklarına benzer bir dalga biçiminde de yaşanabilir; 12 Eylül’e gidiş sürecinde Maraş, Çorum, Malatya katliamlarında gördüğümüz gibi zamana yayılmış nokta vuruşlar şeklinde de karşımıza çıkabilir. Öte yandan bu niyet pratiğe dönüşecek olursa devletin resmi güçlerinden daha çok onların yönlendirdiği cihatçı güruhların kullanılması olasılığı çok güçlüdür.

Bu noktada sorun, bizlerin süreci nasıl algılayıp gelmekte olanı ne ölçüde görebildiğimizle Ahmet Kaya’nın “Hep sonradan gelir aklım başıma…” şarkısını söylemekten kurtulmayı samimi olarak isteyip istemediğimizde düğümlenmekte. Yarın yine her şey olup bittikten sonra -tabii hayatta ve ayakta kalmışsak- “Biz görmüştük”, “Ben söylemiştim” avuntularıyla teselli bulmaya çalışanlardan olmak istemiyorsak tutmamız gereken yol, yapmamız gerekenler açık aslında. Detaylandırmak ayrı bir konu, farklı bir zeminin işi. Ama işin özü iki ana ilkede toplanıyor: Kendi güçlerimizden başlayarak bütün ilerici-demokrat kesimler içinde öz savunma bilincini canlandırıp dinamize etmeye çalışmakla yetinmeyip hızla bunun somut örgütsel ve pratik ayaklarını örmeye yönelmek; iki, tehlikenin büyüklüğüyle herbirimizin mevcut güç ve olanaklarının sınırlılığını dikkate alarak en azından bu tarihsel sorumluluğun hakkını vermeye hazırlık kapsamında daha fazla oyalanmadan yan yana gelmek. (H. SELİM AÇAN - SENDİKA.ORG)

Dipnot:

(*) “Endonezyalaşma” kavramıyla Endonezya’da 1965 Ekim’inin ilk günlerinde  başlayıp 1966’nın ilk aylarına kadar süren ve komünistler başta olmak üzere bütün muhalifleri ortadan kaldırmayı hedefleyen katliamlar serisini hatırlatmak istiyoruz. 25 Eylül 1965 günü girişilen başarısız bir askeri darbe girişimi çok önceden planlanıp hazırlanıldığı sonradan açığa çıkan bu kıyımı başlatmanın bahanesi oldu. ABD ve İngiliz gizli servislerinin desteği ve yönlendirmesiyle hareket eden ordu ve polis güçleri yanında sivil ölüm mangaları tarafından yürütülen katliamlar dizisi sırasında resmi rakamlara göre en az 500 bin kişi katledildi. Komünist parti kapatılıp yasaklanmakla kalmadı siyasi ve sosyal hayattan adeta silindi. Adalardan oluşan ülkenin dört bir yanında önceden hazırlanmış listelere dayalı olarak yürütülen bu ‘muhalif avı’, 1968 yılında hazırlanan bir CIA raporunda bile “20. yüzyılın ABD destekli en büyük katliamlarından biri” olarak tanımlandı. O süreçte işbaşına getirilen General Suharto adındaki katil, sonrasında her “seçim”den galip çıkarak tam 31 yıl işbaşında kaldı. “Dünyanın en kanlı diktatörlerinden biri” olmanın yanı sıra “dünyanın gelmiş geçmiş en yolsuz yöneticilerinden biri” olarak ün yaptı. İktidardan düşürüldükten sonra -yaşı ilerlediği için- kendisi ev hapsine, oğlu ise 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Blogger tarafından desteklenmektedir.