"Çatlı'ya bağlı çetenin verilen paraları bölüşemedikleri için kavgaya tutuştuklarını, ölülerin cebinden para çalacak kadar alçaldıklarını anlatırsanız, bakış değişir"

Söz Abdullah Çatlı'yı anlatan filme de geldi. Tahincioğlu film için "Çatlı gibi bir figürün filmi çekilebilir mi? Elbette çekilir,  ama böyle bir kahramanlık destanı gibi hakikati eğip bükerek değil. Bu, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek değil midir?" diyor.


GÖKÇER TAHİNCİOĞLU: "ÇATLI FİLMİ HALKI KİN VE DÜŞMANLIĞA TAHRİK DEĞİLSE NEDİR?"

Toros. Renault marka otomobillerin bir modeli. Türkiye’de ise otomobilden fazlası. Özellikle beyaz rengi. Faili meçhullerle dolu karanlık bir dönemin adı “Beyaz Toroslar”.

Toplumsal hafızada vahşi ölümlerle ve cezasızlıkla anılan Beyaz Torosların “hayaleti”, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 12 Temmuz’daki “Devletin bazı yanlış uygulamalarının da payı vardı. Beyaz Toroslar bunlardan biriydi” sözleriyle yeniden aramıza geldi.

Peki Beyaz Toros ya da Beyaz Toroslar, gerçekten tarihe karışmış mıydı, yoksa hiç gitmemiş miydi?

2023’te Bursaspor tribünlerinde “Yeşil” lakaplı JİTEM tetikçisi Mahmut Yıldırım’a atıfta açılan pankartlar, 2015’te dönemin Başbakanı Davutoğlu’nun “AK Parti iktidardan indirilirse buralarda Beyaz Toroslar dolaşacak” sözleri, sosyal medyada Kürtlere yönelik tehditlerde bu sembolün kullanılması ve son olarak bir savcının masasındaki Beyaz Toros maketi, bu soruyu canlı tutuyor.

Beyaz Toros’un “hayaletleri” hâlâ aramızda dolaşırken, gazeteci-yazar Gökçer Tahincioğlu’nun 13 yıl önce kaleme aldığı “Beyaz Toros: Faili Belli Devlet Cinayetleri” kitabı, güncellenmiş baskısıyla yeniden raflarda. Çatlıların, Yeşillerin kahramanlaştırılmak istendiği bir atmosferde Türkiye’deki faili meçhul cinayetlerin izini süren Tahincioğlu, İletişim Yayınları'ndan çıkan kitabında öldürülenlerin hikâyelerine, bu cinayetlerin perde arkasına ve cezasızlık kültürünün nasıl kurumsallaştığına odaklanıyor.

Tahincioğlu, bugün geçmişi ve hafızası kaybettirilen ve neredeyse bir popüler kültür "ürünü" haline gelen Beyaz Toros konusunda geçmişi ve hakikati ısrarla anlatmanın önemini "Yeşil de bir katil, Çatlı da bir katil, Beyaz Toros da bir cinayet aracı. O insanlar suç işlemiş olsa dahi ulu orta kullanamayacağın bir cinayet sembolü. Devletin bir ayıbı. Bunu ısrarla anlatmak gerekiyor" sözleriyle vurguluyor.

Ayrıca Abdullah Çatlı'nın adeta bir kahraman gibi gösterildiği film için "Çatlı gibi bir figürün filmi çekilebilir mi? Elbette çekilir,  ama böyle bir kahramanlık destanı gibi hakikati eğip bükerek değil. Bu, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek değil midir?" diyor.


Beyaz Toroslar yeniden gündemde; tribünlerde, hediyelik eşyalarda, hatta bir savcının odasındaki makette karşımıza çıkıyor.  Türkiye tarihinde bambaşka bir anlamı varken bugün neredeyse bir popüler kültür sembolü haline geldi. Bu nedenle şunu merak ediyorum: Faili meçhullere ve Beyaz Toros’a bakış 2013’te nasıldı, bugün nasıl? Bu değişim, kitabı yeniden yazma ya da hazırlama motivasyonunuzu nasıl etkiledi?

Tümüyle motivasyon kaynağı buydu diyebilirim. Meslek hayatımın ilk bölümünde gazetecilik üzerine kitaplar yazdım ama bir süredir aslında edebiyatta da ilerlemeye çalışıyorum. Fakat Beyaz Toroslar üzerinden olup bitenleri görünce bu hafızanın yaşaması gerektiğini düşündüm. Kitabın üzerinden 13 sene geçti. Bir de son dönemde popüler bir figür ve tartışma nesnesi haline gelmesinden ziyade Beyaz Toros konusunda bir sınırın aşıldığını fark ettim.

Nedir o sınır?

13 sene önce bu kitabı yazdığımda Beyaz Toros adı geçtiğinde en azından yalanlama ya da reddetme vardı. Kabul edildiğinde bile ayıp sayılırdı. Ama bugün gelinen noktada durum çok farklı. Kitabın duyurusunu yaptığımda gelen tepkilerden birini unutamıyorum. Biri üşenmeden, “Yine mi mağdur oldular?” demiş. Tabii Beyaz Toroslar denilince aklına sadece Kürtler geliyor. Sonra devam etmiş: “Bitmedi mağduriyetleri, biraz daha onları dinleyeceğiz. Ne yapsaydı devlet? Gerekeni yaptı. Umarım bu kitap nedeniyle siz de mağdur olursunuz.”

Sosyal medyada da toplumun her alanına yayılmış nefret dilinin yansımalarını görüyoruz. Siz nasıl yorumluyorsunuz sosyal medyanın dilini?

Sosyal medyanın Türkiye’deki kullanımı, gerçekten dünyadaki en kötü örneklerden biri. Mağdur ile zalim arasındaki sınırın çirkin biçimde belirsizleşmesine yol açabiliyor. Sanki “bazılarına” bütün kötülükler müstahakmış gibi yorumlar yapılıyor. İnsanlar bazıları için yalnızca acı ve ölümü hatırlatan kişileri, isimleri ya da Beyaz Toros gibi simgeleri kullanabiliyorlar. Nitekim sizin de söylediğiniz gibi, bir devlet savcısı masasına Beyaz Toros maketi koyarak mesaj verebiliyor. Oysa o makamın görevi hukuku korumak. Ağzınızı açtığınız anda “sarı torbalar” tehdidiyle karşılaşabiliyorsunuz. Bir çocuk öldüğünde bile "Zaten büyüdüğünce terörist olurlar" gibi cümleler görüyoruz. Bütün bu zalimliğin ve kötülüğün olduğu ortamda ben ısrarla gerçekleri ve yaşananları anlatma yükümlülüğümüz olduğunu düşünüyorum.

Tüm bu yorumlar, nefret söylemi içeren ifadeler siyasetin dilinden bağımsız değil aslında.

Evet ve şunu da fark etmek gerekiyor. Zaman içinde başka başka kuşaklar; farklı iklimlere doğuyorlar. Siyaset dili son derece belirleyici. Toplum çoğu zaman siyasetin dilini tekrar ediyor; siyaset nasıl konuşuyorsa toplum da o dili satın alıyor. Türkiye gibi milliyetçi söylemlerin kolayca rağbet gördüğü bir ülkede dil aracılığıyla zehirlemek de çok kolay oluyor. Tam da bu nedenle, o dile karşı başka bir dili büyütmek ve duyurmak gerektiğini düşünüyorum.

"Neyi, nasıl anlattığınız belirleyici"

Simgeler, semboller ve “kahramanlaştırılanlar”... Abdullah Çatlı’nın filmi vizyona girdi. Bugünün siyasi atmosferinde, bu film neyi amaçlıyor, özellikle tarihi ve hakikati bilmeyen genç kuşak için nasıl bir karşılığı var?

Abdullah Çatlı'nın devlete millete karşı, asker ve polis öldürenler, bu vatanı yerle bir etmek isteyenlerle mücadele ettiği, onları öldürdüğü gibi bir söylem geliştirir ve bir yandan da Türkiye'nin sürekli tehdit altında olduğunu söylerseniz, bir genç bundan etkilenir. Etkilenmeme ihtimali yok.


Silahın, mafyanın, organize suçların ve suç örgütlerinin; onların deyimiyle gayrimeşru yaşamın yüceltildiği, bunların kötülüğe ve zalimliğe karşı bir mücadele ve başkaldırı biçimi olarak gösterildiği, yaptıkları her şeyin insanlık için, vatan millet içinmiş gibi sunulduğu; ana akım televizyonların temel unsuru olan bir kültürü zerk etmişseniz, toplumun özellikle de gençlerin bundan etkilenmesi çok normal. Tam da bu nedenle neyi, nasıl anlattığınız çok belirleyici.

Çatlı gibi bir figürün filmi çekilebilir mi? Elbette çekilir, ancak böyle mi çekilir? Böyle bir kahramanlık destanı gibi hakikati eğip bükerek olmaz. Bu, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek değil midir? Bu değilse nedir diye sormak lazım.

“Bir avuç slogana teslim olmuş haldeler”

Abdullah Çatlı'nın, Türkiye'ye uyuşturucu kaçakçılığı yaptıktan sonra kaçak yoldan geldiğini, güya örgüte yardım ediyorlar diye “ortadan kaldırılacak” Kürt iş insanları listelerinin verildiğini ve para verenlerin o listeden çıkabildiğini, yeterli derecede parası olmayanların listede kaldığını, insanların enselerinden kurşunla vurulduğunu, tellerle boğulduğunu, Çatlı'ya bağlı çetenin verilen paraları bölüşemedikleri için kavgaya tutuştuklarını, ölülerin cebinden para çalacak kadar alçaldıklarını anlatırsanız, bakış değişir. Tüm bunları yapmış biridir Çatlı. Şu an Çatlı ve Çatlı'ya bağlı terör örgütünün öldürdüğü, zarar verdiği insanlar ve yakınları, büyük bir acıyla olup biteni izliyor. Devletten bir kişi çıkıp, özellikle devlet diyorum, iktidarla sınırlamak istemiyorum, “Siz ne yapıyorsunuz?” demiyor. Bir avuç slogana teslim olmuş vaziyetteler. Böylece bu zehirli, hepimize çok zarar veren ortamın yeşermesine neden oluyorlar.

Tüm bunlar iktidarın yaydığı dilden ve yarattığı siyasal atmosferden bağımsız değil. Türkiye’de insan hakları mücadelesinin geldiği noktayı ve hukuk devleti ilkesindeki gerilemeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’deki insan hakları mücadelesi, 15 Temmuz, ardından gelen OHAL süreci ve aslında kaldırılmasından sonra da devam eden OHAL süreciyle, 12 Eylül'den bu yana tırnaklarla kazıyarak kazandığı tüm kazanımlarını kaybetti.

Yani şu oranda bir kayıptan bahsediyoruz: Biz artık bir biçimde hukuk devleti olabilmenin yollarını ararken, sadece kanunda yazılı olanların uygulanmasını beklediğimiz kanun devleti olma noktasına geriledik. “Bu kurumlar faili koruyor, bu kurumlar cezasızlık politikalarını yeniden üretiyor” derken, o kurumların iyi kötü çalışır olmasını diler noktaya geldik. Bütün bu ortamı yaratan elbette ki siyasal iklim ve tercihler.

Türkiye tercihini son derece baskıcı bir yönde kullandı. Demokratik hakları belli bir zümreye, belli kişilere uygun gördüğü ölçüde tanıyan, onun dışındaki insanları ise “halk bunu affetmez” diyerek dışlayan bir yaklaşım benimsedi. “Halk” dedikleri kesim bütünüyle kendilerine oy veren, kendileri gibi düşünenler. Aşama aşama, yavaş yavaş yapılan düzenlemelerle bunu kurumsallaştırmaya çalışan baskıcı bir yapı oluştu.


"Bu cinayetleri göstermek istediler"

Tekrar kitaba döneyim. İlk baskıdan sonraki süreçte yaşanan cinayetleri de eklediniz. Türkiye tarihine baktığımızda farklı zamanlarda, birbirinden farklı insanların öldürüldüğünü görüyoruz.

Bu cinayetler, 50’lerden önce de vardı. Ancak gladyovari yapıların Türkiye’de kurumsallaşmasıyla birlikte zaman zaman yöntemleri ve aktörleri değişti. Bu cinayetler neden işleniyor sorusunun yanıtı önemli. Sabahattin Ali’de de böyleydi, Hrant Dink’te de. Bazen toplum mühendisliği için, bir şeyleri kurgulamak amacıyla ya da bir şeylerin kurulmasını engellemek için toplumun gözü önünde işlenir. Hep söylüyorum; Sabahattin Ali’yi ormana gömselerdi, öldüğünü bile bilmezdik. Göstermek istediler. Katil olduğu söylenen kişi, öldürdüğünü söyledi. Aynı şekilde Hrant Dink’in sokak ortasında, güpegündüz öldürülmesinin de bir mesaj verme amacı vardır. Bunlar, toplumun hassasiyetlerinin ardına saklanarak işlenen cinayetlerdir. Sonuçları itibarıyla hepimiz için felakete yol açan cinayetlerdir.

Devlet nezdinde bu faili meçhul cinayetlerin, öldürülen isimlerin ortak noktası nedir?

Önce neden işlendiğine, hangi dönemde neden işlendiğine bakmak lazım.

60’lı ve 70’li yıllarda devrimci yapıları ve liderleri yok etme pratiğine baktığınızda, orada da bir toplum mühendisliği görürsünüz. Dönemin Sovyetler ile Amerika arasındaki Soğuk Savaş koşulları, Türkiye’nin stratejik konumu, sosyalizmin Türkiye’de kurumsallaşmaya başlaması, geniş halk kesimleri tarafından benimsenme ihtimali, o devrimci önderlerin bir biçimde halk nezdinde simgeleşebilmesi, bu yok etme pratiğine dönüşmüştür. Aynı zamanda Türkiye neoliberalizmin laboratuvarlarından birisidir. 12 Eylül Darbesi’ne giden yolların taşları itinayla döşenmiştir. Hiçbiri boşuna yapılmıyor, ama yöntemi değişebiliyor. 12 Eylül sonrasına baktığımızda artık o yok etme görevini doğrudan devletin kendisi eline almış durumda.

90’lara baktığımızda, “Devlet görünmesin ama bize bağlı unsurlar şunları şunları yapabilir, haydi eller serbest” anlayışı hâkim. 2000’lerle birlikte iktidarın değişmesi, Türkiye’de taşların yerinden oynaması, yeni iktidarın daha önce sistemin karşısına aldığı siyasal alanı, kendine meşruiyet aracı olarak AB’yi kullanabilmesi; orduyu, bürokrasiyi ve sınırlarını belirleyemediği bir noktada, doğal olarak bu cinayetlere dair sanki hesap soruyormuş, demokratikleşiyormuş gibi bir görüntü yarattı.

"Yok etme eğilimi her zaman var"

Ama 2010’dan sonra artık buna ihtiyaç duyulmaması ve bir iktidar yani bütün devlete hâkim olma mücadelesine girilmesi ve bunun için araçların seferber edilmesi söz konusu. 2015 ve 2016 sonrası ise artık o mücadelenin kazananı olduğunu düşünen tarafın, AB’nin ikiyüzlü politikaları ve “Orada ne olursa olsun yeter ki buraya göçmenleri gönderme ve istediğini yap” yaklaşımının, o kirli pazarlıkların sonucunda, artık bütünüyle elinin serbest olması ve bunu kurumsallaştırma çabası görülüyor. Yok etme eğilimi için yöntem değiştirilir, eğilip bükülür ama her zaman varlığını sürdürür.

Kitabın sonunda da değindiğiniz gibi, televizyonlarda ve haberlerde kullanılan dilin bu süreçte önemli bir rolü var. Medyada çoğu zaman failin neden yaptığını ya da arkasındaki ideolojik ve politik arka planı tartışmak yerine, olaylar sanki tekil ve münferit vakalarmış gibi sunuluyor. Bu da aslında sistemsel bir sorunu görünmez kılabiliyor. Siz medyanın kullandığı bu dil ve egemen söylemi yeniden üretme biçimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

90’larda ve 2000’lerde kullanılan dil de çok farklı değildi. JİTEM’ler, çeteler, örgütler, kirli paralar söz konusu olduğunda gazeteciler  bunu deşifre etme görevinizden azade olamaz.

Gazetecilerin görevi hakikati ortaya koymak. Bu ülkenin halkına, buna reva görülenlere, buna maruz kalanlara ya da umudu taşıyanlara taviz veremezsiniz. “Şu konuya girmeyelim, şu zarara göre hareket edelim” demek mümkün değil. Bu zaten cezasızlık anlayışını derinleştirmektir. Cezasızlık dediğimiz şey sadece failin —devlet adına ya da devletin gücünü kullanarak suç işleyen failin— cezasının ertelenmesi değildir. Aşama aşama ilerler.

Deşifre olmuşsa bile ceza almamasıyla ilerler. Ceza almışsa, neredeyse misafirhane gibi yerlerde tutulmasıyla ilerler. Daha sonra toplumda yeniden “makbul” kişi sayılmasıyla, mağdurların suçlanmasıyla ilerler. O da yetmez; işkence gören, öldürülen ya da hedef alınan kesimlerin tamamı düşmanlaştırılarak, itibarsızlaştırılarak süreç sürdürülür. Cezasızlık sadece “ceza verildi/verilmedi” boyutuyla işlemez. Bir kültürdür bu. O kültürün iktidarlardan azade olarak zaman zaman daraldığını, zaman zaman genişlediğini görüyoruz. Bazı iktidarların bu alanı çok daha fazla genişlettiğini de gözlemliyoruz.

"Medya Türkiye'deki zehirli iklimin ana aktörlerinden biri"

Medya buna hizmet eder; en önemli meşruiyet araçlarından biridir. Türkiye’de medya buna gönüllüdür, buna zorla yönlendirilmesine her zaman gerek kalmaz. Ama genel olarak Türkiye’de ana akım medya kalmadı. Ana akım olduğu söylenen medya, haberleri ve bildirileri olduğu gibi aktarmaktan ibaret olduğu için çok dar bir alana sıkışmış durumda. İnternetin yaygınlaşmasıyla bazı engeller ortadan kalktı ama medya hâlâ tam anlamıyla işlevini yerine getiremiyor. Çok küçük bir kesim hâlâ hakikatin peşinde koşmaya çalışıyor; tamamen yok diyemeyiz. Ama diğer tarafta, bildirime dayalı, öğretilmiş bir “yeni ana akım” medya anlayışı var.

Türkiye bir hamaset ülkesi. Ne kadar hamaset yaparsanız o kadar görünür olursunuz. Ne kadar bayrağın arkasına saklanır, keskin ve sloganvari konuşursanız o kadar takdir görürsünüz. Medya da bunun sözcülüğünü yaptı, yapıyor. Aynı zamanda bu zehirli iklimin ana aktörlerinden biridir; zehirli söylemin taşıyıcılarından biridir.

"Yeşil de Çatlı da katil; Beyaz Toros da bir cinayet aracı"

Türkiye’de cezasızlık kültürü ve toplumsal hafıza arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz; hakikat anlatısı bu kültürü dönüştürebilir mi?

Maalesef Türkiye’de şu var: Karşı tarafa yapılan siyasal faydacılık bana olmadığı sürece “karşı taraf yok olsun” anlayışı. Bana göre zaten zehirli ortamın kendisi bu; benden olmayanı yok edelim anlayışı. Bu, Türkiye’de kurumsallaştı. Ama bu yol uzun bir yol.

İstanbul’da öğrenciler demokratik haklarını kullanarak eylem yaparken (İmamoğlu'nun gözaltına alınmasını protesto eden üniversite öğrencileri) yalnızca o barikatı yıkmadılar. OHAL’den bu yana sokağın terörizm olduğunu söyleyen bir anlayışı benimseyen yaklaşımı da yıktılar. 12 Eylül’den sonraki dönemdeki gibi mücadele etmek, hakikati anlatmak gerekiyor. Karşı tarafın söylemi ne olursa olsun, isterse bir tribün dolusu olsunlar, korkmadan hakikati, gerçekleri söylemek gerekiyor. Yeşil de bir katil, Çatlı da bir katil, Beyaz Toros da bir cinayet aracı. O insanlar suç işlemiş olsa dahi ulu orta kullanamayacağın bir cinayet sembolü. Devletin bir ayıbı. Bunu ısrarla anlatmak gerekiyor. (ILGAZ GÖKIRMAKLI - AGOS)

Blogger tarafından desteklenmektedir.