Devletin hangi olayları açıklığa kavuşturduğu, hangilerini kavuşturmadığı ideolojik bir meseledir

Çürüme, kimyanın değişmesidir, bir daha eski haline gelmemesidir. İktidardan muhalefete herkesin sığındığı bu içi boş kavram, analitik bir teşhis değil, pasif bir sızlanmadır bugünün Türkiyesi’nde. “Çürüme” edebiyatı, iktidarın tam da arzuladığı gibi toplumu umutsuzluğa, eylemsizliğe ve melankoliye hapsediyor. Karşı karşıya olduğumuz şey doğanın bir kanunu değil, politik bir sömürü tercihidir; bizi çürütmüyorlar, bizi planlı bir kötülükle eziyorlar. Haliyle yüzleşmek, olabilecek en uzun erimli mücadeledir.

Kürtçe "Gülistan nerede?", (Fotoğraf: Ekmek ve Gül)

SEÇİCİ ŞEFFAFLIK, SÜREKLİ KARANLIK

Gülistan Doku cinayetinde yıllar sonra yeni gelişmeleri endişe-umut ve merakla izliyoruz.

Gündem olması, sorumluların tutuklanması, cinayetin çözümü için kapıların açılması başta aile olmak üzere adalet arayışında olan hepimiz için şüphesiz iyi gelişmeler. Dilerim sonuca da ulaşılır.

Bu kısmını geçerek, gündemin de yakıcılığı ile üç-dört temel bağlamın altını çizmek istiyorum. Çünkü bu dava bize bir değil, binlerce şey söylüyor.

İlki, adı geçen vali ve dönemine dair akılları zorlayan pratikleri. Bir çeşit tanrısal imaj çizerek, geçtiği yerlerde ayağa kalkmayanları dövdürtecek kadar tedrisatlı biri olarak akıllarda kaldı. Usulsüzlükleri için bir tarama yapmanız yeterli.

Fakat en önemlisi, kendisi bu dönemde bir “kayyım” idi. Kayyım olmasına bence ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü kayyımlık tam da böyle bir şey. Her şeyi yaptığınız, devletin size karışmadığı, insan ortadan kaldırdığınız, her şeyi yapabildiğiniz bir rejim demekti. Cizre, Silopi, Yüksekova, Bağlar, Mardin… Buralarda neler neler oldu!

Maalesef, büyük bir emekle DEM Parti Yerel Yönetimlerin hazırladığı raporları kimse okumadı. Tüm dehşet, kayıtlara geçirilmiş durumda. Bu insanlar Firavun’dan daha yüksek yetkilere sahipti. Sınır yoktu, neden ortadan kalkmıştı, sadece keyfiyet ve şiddet vardı. Yaşayandan mezarda olana dek uzanan bir pratikler silsilesi bu… O anlamda bugün bu vali ve etrafındaki ağı tartışırken kayyım olayının da bu olduğunu hatırlamak gerektiğini düşünüyorum.

İkincisi, devlet denen aygıt ve yarattığı dilin, gerçekleri kavramak için değil; onları değiştirmek, çarpıtmak ve üzerlerini örtmek için doğduğunu hepimiz biliyoruz. Nietzsche’ye atfedilen “Devlet, örgütlenmiş ahlaksızlıktır” sözünü önemsemek gerekiyor. Devlet çözümlemesi açısından en güvenilir analistlerin başında gelen ABD’li düşünür Charles Tilly’ye göre devlet, toplumun üzerinde duran tarafsız bir hakem değil; örgütlü şiddeti tekelleştiren, rakip güçleri tasfiye eden ve bu gücü meşruiyet diliyle kalıcılaştıran tarihsel bir örgüttür. Bu yüzden devlet yalnızca yasa yapan bir kurum değil; güvenlik adına kaynak toplayan, koruma vaat eden, kimi zaman tehdidi bizzat üreten bir güç mekanizmasıdır. Tilly “Devlet, haraç toplayan organize bir suç/mafya örgütüdür,” der. Tilly’nin gözünde devlet, şiddetin çıplak gücünü meşru düzen diliyle topluma kabul ettiren örgütlü iktidardır. 

Buradan şuraya varmak istiyorum: Gerek Gülistan meselesi olsun gerek Narin gerekse Rojin. Devletin neredeyse tüm kanallarıyla bir ahtapot gibi tek bir insana nasıl saldırdığını görmek gerek. Herkesi, her şeyi ile etrafını sarıp varlığını hiçe sayıyor. Bu dehşet bir durum. Kastik katil tartışmalarını ve içeriğini de tam da buralardan yeniden okumak gerek.

Seçici alandan gerçekçi yüzleşmeye

Üçüncüsü, buradan hareketle şunu net ifade etmek gerekiyor: Devletin hangi olayları açıklığa kavuşturduğu, hangilerini kavuşturmadığı ideolojik bir meseledir. Mesela Hrant Dink davasını, Roboskî’yi, JİTEM davalarını, 6-8 Ekim’i, faili meçhulleri, Soma’yı vs. açar mı? Açmaz, açamaz. Çünkü Gülistan, Narin, Rojin ya da Rabia Naz devletin “siyasetine” dokunan dosyalar değil, devlet açısından “sapma” olabilecek olaylardır. Failleri bireyseldir. Üstüne de o rahatlıkla gidilir. Ve devlet içinde “birileri” rahatlıkla feda edilebilir. Bunda beis yoktur. Çünkü “biri” devre dışı kalmıştır ama “sistem” korunmuştur”. Burada demek istediğim, devletin “yapıya” dair bir icrada bulunmadığı. Tersine, devlet seçici bir şeffaflık - seçici bir hakikate gidiyor. Böylece kendine dair bir görüntü oluşturuyor toplum gözünde. Bu da devlet açısından kendini “yeniden meşrulaştırma” tekniğidir. Dönemsel bir ihtiyaçtır. Soruşturma süreci, sosyal medyada ve birçok kanalda bakanı parlatma işi olarak pazarlanıyor. Örgütlü kötülük bu şekilde tekil meseleler üzerinden erteleniyor. Devleti seçici alandan gerçekçi yüzleşmeye zorlamak gerek. İşin bir yüzü de budur.

Dördüncüsü, tüm bu hikâyeler (okul katliamları dahil) “toplumsal çürüme” değildir. Toplumsal infial yaratan olaylar veya sonuçları ortaya çıktıkça (Narin ve Gülistan örneklerinde olduğu üzere) toplum çürümüş dememize gerek yok. Toplum dediğimiz sabit bir form değil. Büyür, değişir, yıkılır, yeniden doğar, biçim değiştirir vs. Çürüme, doğal bir süreçtir; oysa maruz kaldığımız vahşetin mimarları apaçık ortadadır. Toplum çürüdü dediğinizde özneyi ortadan kaldırırsınız. Gülistan Doku dosyasını sumen altı eden devlet hiyerarşisi, annelere evlatlarının kemiklerini kargoyla yollayan zihniyet veya tarikat yurtlarındaki karanlığı besleyenler “çürüyen” değil, örgütlü bir suç düzenini bilinçli şekilde “işleten” faillerdir. Özneleri bellidir. Karşımızda bozulan bir yapı yok; bizzat egemenlerin ve ayrıcalıklıların çıkarına tıkır tıkır çalışan bir sistem var. O anlamda çürüyen değil, çalışan bir sistem var. Sistematik zulmü ahlaki bir “yozlaşmaya” indirgemek ve hiç var olmamış hayali bir “saf geçmişe” ağıt yakmak, en hafif tabirle politik tuzağa düşmek olur. Geçmiş temiz değildi ki bugün çürük olsun. Çürüme, kimyanın değişmesidir, bir daha eski haline gelmemesidir. İktidardan muhalefete herkesin sığındığı bu içi boş kavram, analitik bir teşhis değil, pasif bir sızlanmadır bugünün Türkiyesi’nde. “Çürüme” edebiyatı, iktidarın tam da arzuladığı gibi toplumu umutsuzluğa, eylemsizliğe ve melankoliye hapsediyor. Karşı karşıya olduğumuz şey doğanın bir kanunu değil, politik bir sömürü tercihidir; bizi çürütmüyorlar, bizi planlı bir kötülükle eziyorlar. Haliyle yüzleşmek, olabilecek en uzun erimli mücadeledir. (SEYDIXAN BOZKIR - BİANET)

Blogger tarafından desteklenmektedir.