Page Nav

HIDE
GRID_STYLE
FALSE

Devlet nefreti, devlet şiddeti!

Yoksullaştırdıkları, toprağı, ağacı, hayatı çalınmış insanlardan, iş-ekmek-aş-hak-umut için toplanmış insanlara eziyetten utanan yok. O başö...

Yoksullaştırdıkları, toprağı, ağacı, hayatı çalınmış insanlardan, iş-ekmek-aş-hak-umut için toplanmış insanlara eziyetten utanan yok. O başörtülü-türbanlı polisler, ne hissediyordu acaba, saç çekerken, “teyze”ye eziyetle ters kelepçe takarken? Nasıl bir devlet göreviydi bu, nasıl bir hınçtı! Kendileri, kökenleri gibi orta halli ya da yoksul ailelerin çocuklarına olan hınçları hangi telkinler, öfkeler ile beslenmişti acaba?


Başörtülü iki polis, kendilerinden yaşça epey büyük, hatta “yaşlı” bir kadına eziyetle “ters kelepçe” takıyor.

Başka bir başörtülü polis, önünden geçip gitmekte olan gazeteci kadının saçlarından çekiyor.

Bir erkek polis, önünden geçip gitmekte, dağılma yolunda olan genç bir kadının yüzüne gözüne çok yakından biber gazı sıkıyor.

Bir iki polis, 1 Mayıs’a katılmış bir genci yere yatırmışlar, biri boğazını sıkıyor.

Ve Akbelen’de, İkizköy’de jandarma, iktidar kankası holdingi kollamak için toprağı, ağacı korumak için direnen çadırları söküyor, köylüleri sürüyor ve o köyün ses veren kızı Esra kelepçeli, tutukluluğuna devam.

Bunları yapabilen “devlet görevlileri”nin iktidar devletinin valisi oğlunu kollamak için cinayet örtbasçısı mı çıkmış? Eski İçişleri Bakanı bu ülkenin epeyce karanlık yüzüyle aynı fotoğraf karelerine mi girmiş? Şaibeli ilişkiler yüzünden görevden alındıktan sonra nasılsa görevine devam edebilmiş, yükselebilmiş bir emniyetçi, evinde beş silah, oğluna poligonda atış talimi mi yaptırmış da, o çocuk o silahlarla okul basıp bir öğretmeni, dokuz çocuğu mu öldürmüş?

Önce utanırsın bir! Özür dilersin bütün bunlar için. Özür dilersin o “pamuk teyze”nin ak saçlarının arkasında canını acıta acıta takılan ters kelepçe için; o gazetecinin saçı çekildiği, o gencin yerde yatırılıp gırtlağı sıkıldığı, o genç kadının gözüne yüzüne çok çok yakından biber gazı sıkıldığı, köylüler yerlerde süründürüldüğü, toprağın ormanın sesi olmuş bir genç kız kelepçelendiği, hakları “teslim edilmeden önce” o madenciler hırpalandığı için.

Önce utanırsın bir! O 1 Mayıs günü, hani bayram ya, tatil ya; devlet zoruyla çalıştırılırken işyerinde ölen MESEM kurbanı çocuğu, aynı gün yine iş yerlerinde “kaza” denen cinayetlerde ölen sekiz işçiyi düşünür de utanırsın.


Öyle bir utanç yok. Yoksullaştırdıkları, toprağı, ağacı, hayatı çalınmış insanlardan, iş-ekmek-aş-hak-umut için toplanmış insanlara eziyetten utanan yok.

O başörtülü-türbanlı polisler, ne hissediyordu acaba, saç çekerken, “teyze”ye eziyetle ters kelepçe takarken? Nasıl bir devlet göreviydi bu, nasıl bir hınçtı!

Kendileri, kökenleri gibi orta halli ya da yoksul ailelerin çocuklarına olan hınçları hangi telkinler, öfkeler ile beslenmişti acaba?

O kadın polisler “başörtü sorunu” yıllarını bile yaşamamış yaştaydı muhtemelen. Yaşamış olsalar ne olur; çoktan çoktan değişmiş devir. O günlerde, ilk zamanlarında, gerçekten okullarına devam etmek isteyen başörtülü kızlar kapı dışarı edilirken, yanlarında, onlarla omuz omuza “solcu” öğrenciler, gençler de vardı. Ne inanç-inançsızlık meselesi, ne sağlı sollu ayrımlar; vicdanlarıyla oradaydılar “28 Şubat şiddeti”ne karşı.

O günlerde, İstanbul Üniversitesi İletişim’de ders verirken, arka sıralarda “Bu hoca da mı bizi dışarı atacak” diye endişeli duran üç, dört başörtülü öğrenciyi de diğer öğrencilerin arasına çağırmıştım. Üçünün yıllar sonra bile, şimdi 40’lı yaşlarında, bunu da unutmadığını, inançlarından veya kıyafetlerinden vazgeçmeden, boyun eğen-eğdiren bir dalgaya kapılmadıklarını, hatta itiraz ettiklerini biliyorum.

Ya da bir gün beni telefonla arayan, başörtülü olduğu için babasının hakkı olan orduevinin kapısından kovulduğunu söyleyen liseli bir kızın, ben bunu yazdıktan sonra, “Hukukçu olacağım sayenizde” dediğini… ve yıllar sonra arayıp dediği gibi hukukçu olduğunu ve “insan hakları savunucuyum artık” dediğini de hatırlıyorum.

Onlar, “öteki” sayılmanın ötesinde “öteki”ne düşman olmayan bir vicdan geliştirebilmişti. O yüzden genellemem ama “vicdansızlığı” Meclis’e, iktidar katlarına, başkalarını aşağılamaya, yoksulluğu veya mağdur çocukların maruz kaldıklarını “makul” göstermeye koşanlar da ortada. Saç çeken, “yaşlı” bir kadına, ömrünü yoksulların, işçilerin hayatlarına adamış bir kadına eziyet edenlerin ciddi vicdan sorunu var.

Devlet şiddetinin erkek aktörlerini saymıyorum bile. Yıllar önce Çeşme’de adliyenin önünde, “haklarımızın duyulması için” diyerek silahı başına dayayan polis Erol’un son mektubunu bulup okusalar keşke! Onların “insan hakkı” da işçilerin, çalışanların, emeklilerin, gençlerin, kadınların, çocukların hakları için meydanlara çıkan o genç kızın, o “yaşlı” kadının “vicdanı”ndadır mutlaka… Ama onu düşünmüyor, saçı çekiyor, ters kelepçeyi takıyor, gazı veya gırtlağı sıkıyor!

Kabul ediyorum, sadece bu ülkenin “kolluk” ya da “menfaatlerin özel güvenlikçisi” yapıldıklarında “kulluk” kuvveti olanlar böyle değil. Çok yerde, “devlet-iktidar nefret ve şiddeti” mütevazı veya yoksul ailelerin çocuklarına üniformayla birlikte o nefret ve şiddeti de giydiriyor. Yahut öyle bir hiddetle kuşanıyorlar silahı, copu, gazı, yumruğu, tekme tokadı.

Öyle ya, soyunma odası basmış bir kulüp başkanının başkan olduğu Futbol Federasyonu’nda, Soma katliamından sonra bir madenciyi, polislerin yardımıyla ve takım elbisesiyle tekmeleyen zamanın “başbakan danışmanı” şimdi Başdanışman olmuş. “Tekme” yerini bulmuş işte! Acılı bir insana vurulmuş “Tekme”nin kariyerine bakan, saç da çeker, gaz da gırtlak da sıkar! Çünkü ötekiler “çürük”, hem de “sürtük!”

Ama insansın ya, anan vardır, eşin vardır, çoluk çocuğun vardır… Bir düşünürsün. İster inancınla ister vicdanınla, ister sana emir komuta zincirinde uygulanan manevi-maddi şiddetin etrafında! “Yahu kimlerin kayırıldığı, kollandığı, servetine servet kattığı bir düzende, ben kimlerden ve kimler namına nefret ediyorum” diye! (UMUR TALU - T24)