Mutlak butlan kararı ve rejimin sınıfsal çelişkisinin arka planı
Bugün Türkiye’de emekçi sınıfların önündeki temel görev, parçalı ve savunmacı tepkilerin ötesine geçerek örgütlü bir toplumsal mücadele hattı kurmaktır. Çünkü rejimin saldırıları bireysel değil sınıfsaldır; dolayısıyla buna verilecek yanıt da kolektif olmak zorundadır. İşçi sınıfının bağımsız siyasal hattı güçlenmeden, hukuk alanındaki keyfiliğin sona ermesi de mümkün değildir...
Türkiye’de son yıllarda siyasal iktidarın hukuk alanına müdahaleleri, yalnızca teknik ya da Anayasal tartışmalar çerçevesinde değerlendirilemez. “Mutlak butlan” gibi hukuki kavramların siyasal alanın merkezine yerleştirilmesi, gerçekte rejimin kendi krizini yönetme biçimlerinden biridir. Çünkü hukuk, sınıflar üstü nötr bir alan değil; egemen sınıfın tarihsel çıkarlarının kurumsal ifadesidir. Bu nedenle herhangi bir “mutlak butlan” kararı da yalnızca bir yargısal işlem değil, belirli siyasal ve sınıfsal ihtiyaçların ürünüdür.
Marksist devlet teorisinin temel önermelerinden biri şudur: Devlet, egemen sınıfın ortak işlerini yöneten örgütlü güçtür. Hukuk ise bu örgütlü gücün meşruiyet aygıtlarından biridir. Türkiye’de bugün yaşanan süreçte de hukuk, sermaye düzeninin krizini yönetmek amacıyla yeniden biçimlendirilmektedir. Burada mesele yalnızca bir mahkeme kararı değil; siyasal iktidarın toplumsal muhalefeti bastırma, rejimi tahkim etme ve emekçi sınıflar üzerindeki denetimini artırma çabasıdır.
Türkiye kapitalizmi uzun süredir derin bir yapısal kriz içerisindedir. Yüksek enflasyon, işsizlik, yoksullaşma, güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve kamusal alanın tasfiyesi, geniş halk kesimlerinde ciddi bir hoşnutsuzluk yaratmaktadır. Egemen blok açısından bu hoşnutsuzluğun siyasal bir örgütlenmeye dönüşmesi büyük bir tehdittir. Bu nedenle rejim, yalnızca ekonomik araçlarla değil; hukuk, medya, güvenlik bürokrasisi ve ideolojik aygıtlar üzerinden de toplumu disipline etmeye yönelmektedir.
Mutlak butlan kararının bu bağlamda okunması gerekir. Kararın teknik içeriğinden bağımsız olarak önemli olan nokta, hukuk mekanizmasının siyasal alanı dizayn etmek için kullanılmasıdır. Çünkü burjuva hukukunda “istisna”, kriz dönemlerinde kural hâline gelir. Normal koşullarda hukukun temel prensipleri olarak sunulan kavramlar, siyasal ihtiyaçlar doğrultusunda esnetilir ya da askıya alınır. Bugün Türkiye’de yaşanan da tam olarak budur.
Rejim, kriz derinleştikçe daha saldırgan bir karakter kazanmaktadır. Bunun temel nedeni, sermaye birikim modelinin sürdürülemez hâle gelmesidir. İnşaat, rant, borçlanma ve düşük ücret politikalarına dayalı ekonomik model çökerken; ortaya çıkan maliyet emekçi sınıfların sırtına yüklenmektedir. İşçi ücretleri erirken sermaye grupları korunmakta, vergi yükü halkın üzerine yıkılmakta, kamusal kaynaklar sermayeye aktarılmaktadır. Böylesi dönemlerde devletin baskı aygıtları daha görünür hâle gelir. Çünkü ekonomik rıza üretilemediğinde zor mekanizması öne çıkar.
Antonio Gramsci’nin ifade ettiği gibi, hegemonya yalnızca zorla değil, rıza üretimiyle kurulur. Ancak Türkiye’de rejimin yaşadığı temel sorun, rıza üretme kapasitesinin giderek zayıflamasıdır. Geniş halk kesimleri artık mevcut düzenin kendilerine bir gelecek sunmadığını görmektedir. Genç işsizlik, barınma krizi, eğitim sistemindeki çürüme ve sürekli derinleşen yoksulluk, toplumsal öfkeyi büyütmektedir. İşte tam da bu nedenle iktidar, hukuku siyasal bir silah gibi kullanarak muhalefeti parçalamaya ve toplumda korku iklimi yaratmaya çalışmaktadır.
Mutlak butlan kararının ardından yükselen saldırı dili de bu stratejinin parçasıdır. Siyasal iktidar açısından mesele yalnızca belirli kişi ya da kurumları hedef almak değildir. Asıl amaç, toplumun geneline mesaj vermektir: “Rejimin sınırlarını zorlayan herkes tasfiye edilir.” Bu, klasik otoriterleşme süreçlerinin temel karakteristiğidir. Hukukun keyfileşmesi, siyasal alanın daraltılması ve muhalefetin kriminalize edilmesi birbirini tamamlayan süreçlerdir.
Burada dikkat çekici olan nokta, rejimin saldırı siyasetini sürekli bir “beka” söylemiyle meşrulaştırmasıdır. Oysa tarihsel olarak “beka” söylemi, egemen sınıfların kendi iktidar krizlerini toplumun ortak sorunuymuş gibi sunma yöntemidir. Sermaye düzeninin krizi, “devletin krizi” olarak paketlenmekte; emekçilerin hak arama mücadelesi ise “tehdit” olarak gösterilmektedir. Böylece toplumsal çelişkilerin üzeri milliyetçi ve güvenlikçi söylemlerle örtülmeye çalışılmaktadır.
Ancak tarih bize şunu gösteriyor: Baskının yoğunlaşması, çoğu zaman rejimlerin güçlendiğini değil, tersine kırılganlaştığını gösterir. Çünkü iktidar blokları, toplumsal desteği kaybettikçe zor araçlarına daha fazla başvurur. Türkiye’de de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Yargının siyasallaşması, medya üzerindeki baskılar, sendikal faaliyetlerin engellenmesi ve demokratik hakların sınırlandırılması; rejimin özgüveninden değil, krizinden kaynaklanmaktadır.
Sınıfsal perspektiften bakıldığında çözüm, yalnızca hukukun “normalleşmesi” değildir. Çünkü sorun tek başına hukuk sisteminin bozulması değildir; sorunun kaynağı, hukukun dayandığı sınıfsal düzendir. Kapitalist devlet, hangi biçime bürünürse bürünsün, nihayetinde sermaye egemenliğini koruma işlevi görür. Bu nedenle gerçek demokratikleşme, yalnızca anayasal reformlarla değil; üretim ilişkilerinin dönüşümüyle mümkündür.
Bugün Türkiye’de emekçi sınıfların önündeki temel görev, parçalı ve savunmacı tepkilerin ötesine geçerek örgütlü bir toplumsal mücadele hattı kurmaktır. Çünkü rejimin saldırıları bireysel değil sınıfsaldır; dolayısıyla buna verilecek yanıt da kolektif olmak zorundadır. İşçi sınıfının bağımsız siyasal hattı güçlenmeden, hukuk alanındaki keyfiliğin sona ermesi de mümkün değildir.
Karl Marx’ın çok temel bir saptaması vardır: “Egemen fikirler, egemen sınıfın fikirleridir.” Bugün medya düzeninden hukuk sistemine kadar pek çok alan, bu egemen fikirlerin yeniden üretildiği mekanizmalar hâline gelmiştir. Fakat tarihin akışı yalnızca egemenlerin iradesiyle belirlenmez. Toplumsal mücadeleler, kriz anlarında yeni siyasal olanaklar yaratır. Türkiye’nin geleceği de saray koridorlarında değil; fabrikalarda, üniversitelerde, mahallelerde ve emekçi halkın örgütlü mücadelesinde şekillenecektir.
Mutlak butlan kararı etrafında yürüyen tartışmaların gerçek anlamı burada yatmaktadır. Mesele yalnızca bir hukuk tekniği tartışması değildir. Mesele, kriz içindeki bir rejimin kendisini ayakta tutmak için hukuku araçsallaştırmasıdır. Bu nedenle yaşananları yalnızca “hukuksuzluk” kavramıyla açıklamak yetersiz kalır. Ortada daha derin, daha yapısal bir olgu vardır: Sermaye düzeninin otoriterleşerek ayakta kalma çabası.
Ve tarihsel gerçek şudur: Hiçbir baskı düzeni sonsuza kadar sürmez. Halkın birikmiş öfkesi, bir gün mutlaka yeni bir toplumsal yön arar. O yön bazen ağır ağır akan bir nehir gibi ilerler, bazen de fırtınaya dönüşür. Fakat sonunda tarih, sarayların mermer sessizliğini değil; emekçilerin , yoksul halkın direnişini yazar. (EFLAN TOPALOĞLU - SENDİKA.ORG)
