Metropolün kalbinde şehir gerillası: Devrimci şiddet, RAF ve örgütsel irade üzerine
Şehir gerillası yalnızca “kentte yapılan silahlı eylem” değildir. Şehir gerillası, metropolün sahte tarafsızlığına müdahaledir. Kentin bankalarında, medya binalarında, karakollarında, mahkemelerinde, askeri üslerinde ve şirket merkezlerinde kristalleşen iktidar ağını hedef alır. Devletin kalbine yönelir; ama bunu yalnızca askeri bir sonuç üretmek için değil, düzenin dokunulmazlık görüntüsünü parçalamak için yapar

Daniela Klette
Giriş: Klette’nin hatırlattığı şey
Şehir gerillasına her zaman ayrı bir sempatim olmuştur. Bunu saklamaya gerek duymuyorum. Şehir gerillası üzerine düşünmek, okumak, onun siyasal mantığını anlamaya çalışmak benim için yalnızca teorik bir uğraş olmadı; biraz da metropol denilen şeyin içindeki sahte huzura duyduğum güvensizlikle ilgiliydi. Çünkü şehir gerillası, devletin kendisini en güçlü, sermayenin kendisini en dokunulmaz, toplumun da kendisini en normal sandığı yerde ortaya çıkar. Dağda değil, kentin merkezinde; sınırda değil, vitrinde; uzakta değil, gündelik hayatın tam ortasında.
Otuz yıl yeraltında yaşadıktan sonra yakalanan Kızıl Ordu Fraksiyonu üyesi Daniela Klette’nin mahkemedeki savunması bu ilgiyi yeniden düşünmeme neden oldu. Klette’nin, “Hâlâ devrimci mücadelenin içindeyim. Hedef alınan ben değilim, devrimci hareket. Direniş oldukça umut da var. Gerçekten özgür olabilmemiz, herkesin özgür olmasıyla mümkün” sözleri, yalnızca bir sanığın mahkeme cümleleri gibi okunamaz. Burada başka bir şey vardır: Devletin kapattığını düşündüğü tarihin, beklenmedik bir anda yeniden konuşması.
Klette’nin duruşunda beni asıl etkileyen şey, kişisel kaderini örgütsel hafızadan ayırmamasıdır. Devlet onu bir dosya, bir sanık, bir suç geçmişi olarak görmek isterken; o kendisini hâlâ devam eden bir mücadelenin parçası olarak kuruyor. Otuz yıl sonra, yaşlanmış bir bedenle, mahkeme salonunda hâlâ aynı hatta durduğunu söylemek, romantik bir jestten ibaret değildir. Bu, örgütsel iradenin ne demek olduğunu yeniden düşündüren bir andır.
Şiddetin başladığı yer
Devrimci şiddet tartışmasının en kritik sorusu şudur: Şiddet nerede başlar?
Egemen anlatı, şiddeti daima ezilenin cevabıyla başlatır. Bir grev sertleştiğinde, bir halk ayaklandığında, bir örgüt yeraltına geçtiğinde, bir sömürge halkı silaha sarıldığında tarih birdenbire başlatılır. Ondan önceki yoksulluk, sömürü, işgal, işkence, polis cinayeti, hapishane, sömürgeci aşağılama, emperyalist savaş ve mahkeme kararları sessizce geriye çekilir. Böylece devletin şiddeti düzen olur; ona verilen cevap ise suç.
Oysa devrimci bakış açısından şiddet, devrimcinin eylemiyle başlamaz. Şiddet, düzenin kendisinde başlar. Bu düzen bazen sömürge karakoludur, bazen fabrika disiplinidir, bazen mahkeme salonudur, bazen polis ablukasıdır, bazen emperyalist savaş makinesidir. Modern devlet, kendi zorunu hukuk, güvenlik, kamu düzeni ve istikrar kavramlarıyla örter. Devrimci şiddet ise bu örtüyü yırtar. Onu egemenler için tehlikeli kılan yalnızca fiziksel etkisi değil, siyasal teşhir gücüdür.
Burada mesele, her şiddeti aynı kefeye koymak değildir. Ezenin şiddeti ile ezilenin karşı-şiddeti arasındaki tarihsel farkı görünür kılmaktır. Biri mevcut düzeni sürdürmek ister; diğeri o düzenin meşruiyetini parçalamak ister. Biri itaati örgütler; diğeri kopuşu. Bu yüzden devrimci şiddet, bireysel öfke patlaması ya da kriminal bir sapma olarak değil, kurulu şiddet düzenine verilen politik cevap olarak ele alınmalıdır.
Fanon: Sömürgeci düzen ve karşı-şiddet
Frantz Fanon’un önemi tam da burada başlar. Fanon, şiddeti dışarıdan bakan bir ahlakçının soğukkanlılığıyla değil, sömürgeci dünyanın içinden yazdı. Onun dünyasında sömürgecilik yalnızca ekonomik yağma değildir; insanın bedenini, dilini, hafızasını ve kendilik duygusunu hedef alan bir zor düzenidir. Sömürgeci, sömürgeleştirileni yalnızca yönetmez; onu eksik, geri, aşağı, yönetilmeye muhtaç ilan eder.
Fanon’da karşı-şiddet bu yüzden kör bir öfke değildir. Sömürgeci dünyanın insanı nesneleştiren, kişiliksizleştiren şiddetine karşı özneleşme hamlesidir. Elbette bu cümle kolay kuruluyor; gerçek hayatta kan, kayıp, bozgun ve yanlışlarla dolu bir alandan söz ediyoruz. Ama yine de Fanon’un açtığı yer önemlidir: Ezilenin şiddetini yargılamadan önce, onu o noktaya getiren düzenin şiddetine bakmak gerekir. Aksi halde tarih, egemenlerin mahkeme zabtına dönüşür.
1968 sonrası Avrupa’da ortaya çıkan silahlı örgütleri de buradan okumak gerekir. RAF, Kızıl Tugaylar, Doğrudan Eylem ya da başka örgütler gökten düşmedi. Bunlar öğrenci hareketinin, anti-emperyalist öfkenin, Vietnam Savaşı’nın, polis şiddetinin, faşist saldırıların, eski sol yapılara duyulan güvensizliğin ve metropol demokrasilerinin ikiyüzlülüğünün içinden doğdu. 1968’i “masum öğrenci talepleri” diye anlatan resmi bakış bu yüzden eksiktir. 1968’in içinde başından itibaren Vietnam vardı, Filistin vardı, Latin Amerika vardı, sömürgecilik karşıtı mücadeleler vardı.
RAF: Metropolde antiemperyalist hat
RAF, bu tarihsel atmosferin en sert biçimlerinden biri olarak ortaya çıktı. Onu yalnızca “Baader-Meinhof çetesi” diye adlandırmak, devletin dilini tekrar etmek olur. RAF, Batı Almanya’yı sıradan bir parlamenter demokrasi olarak görmedi. Ona göre Batı Almanya, Amerikan emperyalizminin Avrupa’daki cephe gerisiydi. Amerikan üsleri, NATO düzeni, Springer basın tekeli, polis, mahkemeler ve hapishaneler aynı bütünün parçalarıydı. Vietnam’da bombaları atan savaş makinesi ile Almanya’daki gündelik hayat arasında kopmaz bir bağ vardı. RAF, işte bu bağı görünür kılmak istedi.
Burada şehir gerillasının anlamı ortaya çıkar. Şehir gerillası yalnızca “kentte yapılan silahlı eylem” değildir. Şehir gerillası, metropolün sahte tarafsızlığına müdahaledir. Kentin bankalarında, medya binalarında, karakollarında, mahkemelerinde, askeri üslerinde ve şirket merkezlerinde kristalleşen iktidar ağını hedef alır. Devletin kalbine yönelir; ama bunu yalnızca askeri bir sonuç üretmek için değil, düzenin dokunulmazlık görüntüsünü parçalamak için yapar.
Benim şehir gerillasına duyduğum ilgi biraz da burada düğümleniyor. Kır gerillasında başka bir tarihsel romantizm vardır: Dağ, uzaklık, kuşatma, uzun yürüyüş, mevzi, geri çekilme… Şehir gerillasında ise başka bir gerilim var. Aynı sokaktan geçersiniz; biraz ileride banka, onun yanında karakol, karşısında gazete binası, arka tarafta mahkeme. Düzen bütün çıplaklığıyla oradadır ama normal görünür. Şehir gerillası, bu normalliği bozma iddiasıdır.
Tupamaros, Debray ve gerilla stratejisi
Tupamaros bu bakımdan RAF için önemli bir deneyimdi. Uruguay’daki Tupamaros, kenti devrimci bir sahne olarak düşündü. Eylemi yalnızca zarar verme biçimi değil, politik teşhir aracı olarak kullandı. Kentte yapılan eylem, düzenin sakladığı çelişkiyi görünür kılıyordu. Latin Amerika’da doğan bu deneyim, Avrupa’daki devrimciler için şunu gösterdi: Mücadele yalnızca dağda, ormanda, kırsalda değil; kentin tam merkezinde de kurulabilir.
Fakat burada Debray’i de devreye sokmak gerekir. Çünkü Debray, silahlı mücadeleyi yalnızca romantik bir cesaret meselesi olarak değil, politik ve askeri çizginin birleştiği bir sorun olarak düşündü. “Devrimde Devrim”de yaptığı önemli ayrımlardan biri “silahlı savunma” ile “devrimci gerilla savaşı” arasındadır. Silahlı savunma, belli bir alanı, belli bir kazanımı ya da belli bir topluluğu korumaya dönük kalabilir. Oysa devrimci gerilla savaşı yalnızca korunma değil, inisiyatifi ele alma meselesidir. Beklemek değil, tarihsel zamanı zorlamaktır.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü devrimci hareket yalnızca devlet saldırdığında kendini savunan bir yerde kalırsa, devletin belirlediği zamanın içine hapsolur. Devlet saldırır, sen savunursun. Devlet kuşatır, sen dayanırsın. Devlet belirler, sen cevap verirsin. Devrimci gerilla fikri ise bunu tersine çevirmeye çalışır: Kendi zamanını, kendi mekânını, kendi hamlesini yaratmak.
Ama Debray’in Che’nin Bolivya deneyimi üzerinden gösterdiği başka bir şey daha vardır: Cesaret yetmez. Öncü irade, toplumsal güçlerle bağ kuramadığında kendi kahramanlığının içinde yalnız kalabilir. Che’nin Bolivya’daki yenilgisi, yalnızca askeri bir yenilgi olarak okunamaz. Gerilla odağı ile sınıf güçleri, özellikle de maden işçileri arasında kurulması gereken bağ kurulamamıştır. Küçük motor çalışır ama büyük motorla birleşemez. İşte o zaman kahramanlık büyür, fakat siyasal sonuç daralır.
Bu nokta önemlidir. Çünkü devrimci şiddeti savunmak, onun her biçimini tartışmasız doğru kabul etmek değildir. Tam tersine, onu ciddiye almak demektir. Ciddiye almak da şunu sormayı gerektirir: Silahlı eylem hangi toplumsal güçle birleştiğinde tarihsel anlam kazanır? Hangi durumda yalnızca yankı üretir? Hangi durumda devletin maskesini düşürür, hangi durumda devletin güvenlik dilini güçlendirir?
Kızıl Tugaylar: Fabrikadan devlete
İtalya Kızıl Tugayları bu tartışmaya başka bir yerden girer. RAF’ın hattında antiemperyalist metropol savaşı fikri daha baskınken, Kızıl Tugaylar’ın kuruluş zemini fabrika, sınıf mücadelesi ve metropol proletaryasıydı. İtalya’da 1968 yalnızca üniversitelerde yaşanmadı; 1969’un “Sıcak Sonbahar”ına uzanan işçi hareketleri, üretim alanını siyasal çatışmanın merkezine taşıdı. Kızıl Tugaylar’ın doğduğu zemin de bu üniversite-fabrika hattıydı: öğrenci hareketinin radikalliği ile işçi sınıfının üretim alanındaki öfkesi aynı tarihsel momentte birbirine temas etti.
Kızıl Tugaylar açısından fabrika yalnızca üretim yapılan yer değildi; sınıf iktidarının her gün yeniden kurulduğu alandı. Patron, yönetici, teknokrat, sendika bürokrasisi, devlet, polis ve mahkeme aynı ağın parçalarıydı. Bu yüzden Kızıl Tugaylar’ın şehir gerillası anlayışı, RAF’tan farklı olarak sınıf savaşıyla daha doğrudan bağlıydı. Onlar metropol proletaryasının savaşan örgütü olma iddiasını taşıdı.
RAF ile Kızıl Tugaylar’ı aynılaştırmak doğru olmaz. RAF daha hızlı, daha sert, daha antiemperyalist bir kopuşla ortaya çıktı. Kızıl Tugaylar ise fabrika zemininden devlete doğru ilerleyen daha aşamalı bir çizgi geliştirdi. Ama ikisi de aynı büyük sorunun içindeydi: Gelişmiş kapitalist toplumlarda devrimci mücadele nasıl kurulacaktır? Parlamentonun, yasal solun, sendikanın, basının ve mahkemenin sınırları nerede biter? Metropolde devrimci özne nasıl ortaya çıkar?
Terörizm etiketi ve kitle sorusu
Elbette burada karşı argüman kendisini hemen dayatır: “Peki ya terörizm?” Devletin, liberal kamuoyunun ve çoğu zaman düzen içi solun en hızlı sığındığı kelime budur. “Terörizm” dendiği anda tartışma kapanır. Artık Vietnam yok, sömürgecilik yok, polis şiddeti yok, sınıf yok, emperyalizm yok. Geriye yalnızca kriminalize edilmiş bir fail kalır.
Bu kelimenin masum olmadığını düşünüyorum. Çünkü devlet kendi şiddetini hiçbir zaman aynı çıplaklıkla adlandırmaz. Bombardıman operasyon olur. İşkence sorgu olur. Hapishane infaz kurumu olur. Grev kırmak kamu düzeni olur. Siyasal davalar hukuk süreci olur. Ama devrimci şiddet söz konusu olduğunda bütün tarihsel bağlam silinir ve tek kelime kalır: Terör.
Bu, her eylemin aynı olduğu anlamına gelmez. Sivilleri hedef alan kör şiddet ile devletin belirli aygıtlarına yönelen politik şiddet aynı düzlemde tartışılamaz. Bu ayrım yapılmadığında devrimci şiddet üzerine düşünmek imkânsız hale gelir. Ama egemen dil zaten bu ayrımı istemez. Onun istediği şey anlamak değil, mahkûm etmektir.
Bir diğer itiraz da “kitlelerden kopuş” meselesidir. Bunu hafife almamak gerekir. Silahlı örgüt, eğer kitlelerin yerine kendisini koyarsa, giderek kapalı bir evrene dönüşebilir. Bunu görmek, devrimci şiddeti reddetmek anlamına gelmez. Aksine, onu daha ciddi düşünmek anlamına gelir.
Bence mesele öncünün varlığı değil, öncü ile kitleler arasındaki bağın nasıl kurulduğudur. Öncü, kitlelerin yerine geçen bir irade olduğunda sorun başlar. Ama kitlelerin dağınık öfkesini, sezgisini, kopuş arzusunu tarihsel bir hatta yoğunlaştırdığında başka bir rol oynar. Tupamaros, RAF ve Kızıl Tugaylar bu soruya farklı cevaplar verdi. Hiçbiri kusursuz değildi. Zaten devrimci tarih kusursuzların tarihi değildir. Hataların, kopuşların, acelelerin, cesaretlerin, yenilgilerin ve ısrarların tarihidir.
Klette’nin duruşu: Örgütsel irade
Burada Klette’nin savunmasına geri dönmek istiyorum. Çünkü bütün bu teorik tartışmanın içinde bazen en basit şey gözden kaçar: Zaman. Devletin zamanı ile devrimci hafızanın zamanı aynı değildir. Devlet yakalar, yargılar, cezalandırır, arşivler ve kapattığını sanır. Yeraltı ise başka bir zaman üretir. Görünmez ama sürer. Susar ama kaybolmaz. Bazen otuz yıl sonra bir mahkeme salonunda yeniden konuşur.
Klette’nin sözleri bu yüzden çarpıcıdır. “Hedef alınan ben değilim, devrimci hareket” dediğinde, devletin bireyselleştirme hamlesini boşa düşürür. “Direniş oldukça umut da var” dediğinde, yenilginin devlet tarafından ilan edilemeyeceğini söyler. “Gerçekten özgür olabilmemiz, herkesin özgür olmasıyla mümkün” dediğinde ise özgürlüğü kişisel kurtuluş olmaktan çıkarıp kolektif bir ufka bağlar.
Benim için şehir gerillası tartışmasının bugüne kalan tarafı da buradadır. Bu, yalnızca geçmiş örgütleri anlatmak değildir. Devletin şiddeti nasıl sakladığını, metropolün huzurunun neyin üzerine kurulduğunu, devrimci öznenin hangi koşullarda yeraltına indiğini ve bir davanın yenilgiden sonra bile nasıl sürdüğünü düşünmektir.
Devrimci şiddet gökten düşmez. Onu doğuran, düzenin kendisidir. Ama tarih yalnızca devletlerin tuttuğu zabıtlardan ibaret değildir. Tarih, yeraltında kalanların, hapishanede direnenlerin, yenilgiyi kabul etmeyenlerin, kendi adını egemenin suç sözlüğünden çekip alanların da hafızasıdır.
Klette’nin mahkeme salonunda bıraktığı soru bu yüzden hâlâ yerinde duruyor: Devletin kapattığını sandığı tarih gerçekten kapanır mı?
Bence hayır.
Çünkü direniş varsa, tarih de kapanmaz. (SİNAN CAN ŞAHİN - SENDİKA.ORG)
Kaynakça
Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri
Régis Debray, Devrimde Devrim
Régis Debray, Che’nin Gerillası
Anne Steiner & Loïc Debray, Kızıl Ordu Fraksiyonu: Batı Avrupa’da Şehir Gerillası
Isabelle Sommier, Devrimci Şiddet
Carlos Marighella, Şehir Gerillasının El Kitabı
Ulrike Meinhof, RAF metinleri ve savunmaları