Top Türkiye’deydi ama oyun Avustralya’daydı (Onur Özgen - Evrensel)
Bu takım Avustralya’ya yenildiği için kötü bir takım hâline gelmedi. Fakat bu yenilgi, Türkiye’nin iyi takım olma iddiasının kendi kendine yetmediğini gösterdi. Sahada üstün görünmekle maçı üstün oynamak aynı şey değil. Vancouver gecesi bunu sert biçimde öğretti.
Türkiye’nin Dünya Kupası’na dönüş gecesi, skor tabelasında yazan mağlubiyetten daha ağır bir his bıraktı. Çünkü bu yenilgiyi sıradan bir ilk maç kazası gibi anlatmak kolay değil. Top maç boyunca Türkiye’de kaldı, oyun uzun süre Avustralya yarı sahasında geçti, şut sayısı kâğıt üzerinde etkileyici göründü. Fakat maçın sonunda şu soruyla baş başa kalındı: Bu kadar çok topa sahip olan bir takım, rakibine nasıl bu kadar az korku hissettirebilir?
Futbolun en tehlikeli yanılgılarından biri burada başlar. Top sizdeyken oyunun da sizde olduğunu düşünürsünüz. Oysa topa sahip olmak, rakibin dengesini bozmadığınız sürece bir üstünlük değil, oyunun dekoru hâline gelir. Türkiye’nin Avustralya karşısındaki hali de buydu. Pas yaptı, döndü, bekledi, tekrar döndü, tekrar bekledi. Ceza sahasına yaklaştıkça fikir azaldı. Rakip savunma bloku geriye yaslandı, alanları kapattı, merkezde kalabalıklaştı ve Türkiye’nin ne yapacağını büyük ölçüde tahmin ederek oynadı.
Bu yüzden maçın en çarpıcı tarafı Avustralya’nın Türkiye’yi durdurması değildi; Türkiye’nin kendi hücumunu kendi elleriyle daraltmasıydı.
Yanlış yere yapılan ortalar
Avustralya’nın savunma profili belliydi. Fizikli, uzun, temas oyunundan kaçmayan, ceza sahasına gelen yüksek topları severek karşılayan bir stoper hattı vardı. Böyle bir savunmaya karşı Kerem Aktürkoğlu’nu merkezde kullanıyorsanız, oyunun mantığını ona göre kurmanız gerekir. Kerem’in en güçlü tarafı, sanıyorum Montella’nın da kabul edeceği gibi, iki kule stoperin arasında yüksek top kovalamak değil. Onun koşusu, çabukluğu, savunma arkasına sızma sezgisi, yerden ve hızla oynanan toplarda değer kazanır.
Türkiye ise uzun süre bu gerçeğin tersine oynadı. Kenarlara indiği anlarda bile topu çoğu kez Avustralya’nın en rahat savunacağı bölgeye gönderdi. Ceza sahasına yükselen her orta, rakibin kendini daha güvende hissetmesine yol açtı. Bir süre sonra bu ortalar hücum girişimi olmaktan çıkıp Avustralya savunmasının ritim bulduğu tekrarlar hâline geldi.
Barış Alper’in enerjisi değerliydi, fizik gücü yine önemliydi; fakat onun çizgideki varlığı da doğru kullanılmadı. Eğer hedef ceza sahasına yüksek top taşımaksa, içeride bu planı tamamlayacak başka bir yapı gerekir. Eğer hedef Kerem’le oynamaksa, çizgiden yerden kesilen toplar, savunmanın yüzünü kendi kalesine döndürecek koşular ve ikinci dalga destekleri gerekir. Türkiye bu iki oyunun arasında kaldı. Ne gerçek bir pivot düzeni kurdu ne de küçük, hızlı ve yerden hücumların gerektirdiği temizliği sağlayabildi.
Ritimsiz pas, sabırsız şut
Türkiye’nin pas trafiği ilk bakışta sabırlı görünüyordu. Fakat dakikalar ilerledikçe bu sabır, rakibi yormayan bir bekleyişe dönüştü. Pasların mesafesi kısaldıkça Avustralya’nın savunma bloku da rahatladı. Top bir oyuncudan diğerine geçti, fakat rakip savunmanın yerleşimini bozan kuvvetli yön değişimleri, hat kıran cesur paslar, merkeze girip çıkan koşular yeterince görülmedi.
Hakan Çalhanoğlu, İsmail Yüksek, Orkun Kökçü ve Arda Güler gibi dört orta saha oyuncusu aynı anda sahadayken topun daha kaliteli dolaşması beklenirdi. Bunun yerine top çoğu bölümde ayakta fazla kaldı. İlk kontrol, ikinci dokunuş, üçüncü düzeltme derken Avustralya her hamleye hazırlanacak zamanı buldu. Türkiye teknik kapasitesi yüksek bir orta saha kurmuştu; ne var ki o teknik kapasite, oyunu hızlandırmak yerine daha fazla kontrol arayışına sıkıştı.
Bu tip maçlarda tempo, pas sayısından daha önemlidir. Rakip düşük blokla bekliyorsa, onu açmanın yolu topu sürekli aynı metrajda dolaştırmak değildir. Bir anda hızlanmak, savunmanın bakış yönünü değiştirmek, beklenmeyen koşularla blok içi mesafeleri bozmak gerekir. Türkiye’nin topu ayağında tutma ısrarı, Avustralya’nın savunma konsantrasyonunu azaltmadı. Tam tersine, rakip her dakika kendinden daha emin hâle geldi.
Arda’nın cebi ve kaybolan genişlik
Arda Güler’in oyunu sevdiği bölgeler bellidir. Çizgiyle merkez arasındaki o küçük cepte top aldığında yüzünü döner, ritmi değiştirir, dar alanda çözümler üretir. Fakat bu maçta Arda’nın çok erken içe girmesi, sağ taraftaki yapıyı da karmaşıklaştırdı. Barış Alper çizgiye bastığında Ferdi Kadıoğlu’nun iç koridora yönelmesi, zaten kalabalık olan merkezi daha da kalabalıklaştırdı.
Türkiye’nin hücum genişliği teoride vardı; pratikte yeterince çalışmadı. Sol tarafta Ferdi-Barış ilişkisi daha doğal bir derinlik ve genişlik üretebilirdi. Sağda Zeki Çelik’in yüksek konumu ise sorunlu kaldı. Zeki’nin profilinden sağ açık gibi üretim beklemek, onun güçlü yanlarını geri plana itti. Bu durum hem sağ kenarı işlemez hâle getirdi hem de Arda’nın alabileceği yardım bağlantılarını azalttı.
Kenan Yıldız’ın ikinci yarının başında oyuna girdikten sonra top istemesi ve oyunu kendi tarafına çağırması, Türkiye’nin maç boyunca eksik kalan unsurunu hatırlattı: bire bir tehdit. Düşük bloklara karşı pas kadar tehdit de gerekir. Rakip savunmacı, karşısındaki oyuncunun onu eksiltebileceğini hissetmezse yerinden çıkmaz. Yerinden çıkmayan savunmayı da merkezde kısa pasla çözmek giderek daha zor hâle gelir.
Avustralya’nın sade planı
Avustralya bu maçı karmaşık bir futbol fikriyle kazanmadı. Tam tersine, sadeliğin gücüyle kazandı. Ne yapacağını biliyordu. Geriye yaslandı, ceza sahasını savundu, yüksek topları temizledi, ikinci toplarda direnç gösterdi, fırsat bulduğunda hızlı ve direkt çıktı. Türkiye’nin sabırsızlaştığı her an Avustralya’nın planı daha da değer kazandı.
Bu, turnuva futbolunun temel derslerinden biridir. Dünya Kupası’nda oyun kalitesi kadar plan sadakati de belirleyicidir. Daha yetenekli takım olmak yetmez. Daha doğru karar veren, zaafını ve gücünü bilen, maçın ruhuna uygun davranan takım avantaj kazanır. Avustralya, Türkiye’ye karşı tam olarak bunu yaptı.
Türkiye ise maçın içinde rakibin ne istediğini gördüğü hâlde kendi oyununu yeterince değiştiremedi. Avustralya’nın uzun ve direkt toplarla tehdit oluşturacağı belliydi. Buna rağmen savunma hattının atletik zaafları, ikinci top hazırlığı ve geçiş savunması konusunda yeterli güven vermedi. Merih Demiral ve Abdülkerim Bardakcı temas gücüyle ayakta kalmaya çalıştı, fakat Avustralya’nın fiziksel sertliği onları sık sık zorladı.
Montella’nın inatla kurduğu gerilim
Vincenzo Montella’nın Türkiye’ye kazandırdığı önemli şeyler var. Bu takımı büyük turnuva seviyesine taşıdı, oyuncu grubuna bir oyun kimliği verdi, özgüven duygusunu büyüttü. Bu yüzden bu yenilgiyi onun bütün dönemini çöpe atan bir hükme dönüştürmek çok büyük bir haksızlık olur. Fakat tam da bu nedenle Avustralya maçı daha ciddi bir uyarı anlamı taşıyor. Çünkü bu yenilgi, kötü oynanan herhangi bir maçtan ibaret değildi. Montella’nın en tartışmalı tercihlerinin en görünür biçimde işlemediği bir maçtı.
Santrforsuz oyun, doğru bağlamda bir avantaj yaratabilir. Rakip stoperleri alan dışına çekebilir, hareketli hücumcularla savunma düzenini bozabilir, merkezde sayısal üstünlük sağlayabilir. Avustralya maçında bunların hiçbiri yeterince gerçekleşmedi. Kerem merkezde kayboldu, Barış’ın fizik gücü doğru bölgeye taşınamadı, Arda’nın yaratıcılığı dar alanlara hapsoldu, Can Uzun gibi farklı bir bitiricilik ve ceza sahası tehdidi sunabilecek oyuncu oyuna girmedi.
Antrenörlerin başlangıç planı elbette tartışılabilir. Daha önemli mesele, maç başladıktan sonra o planın sahada neye dönüştüğünü görebilmektir. Montella bu noktada geç kaldı. Orta denemeleriniz sonuç vermiyorsa, merkezdeki pas trafiğiniz rakibi oynatmıyorsa, ceza sahasında çoğalamıyorsanız, o hâlde bir hamle yapmanız gerekir. Aynı fikri daha fazla tekrar etmek, çözüm değil, teslimiyettir.
İyi oynamak yanılgısı
Bu maçtan çıkarılacak en tehlikeli sonuç, “çok şut çektik, top bizdeydi, golü bulamadık” rahatlığı olur. Türkiye’nin sorunu bitiricilikten ibaret değildi. Üretim kalitesi tartışmalıydı. Şutların sayısı fazlaydı, fakat Avustralya savunmasının paniğe kapıldığı anların sayısı yok denecek kadar azdı. Kalecinin çok çalıştığı bölümler yaşandı; buna rağmen maçın genel hissi, Türkiye’nin rakibi çözdüğü yönünde değildi.
İyi oynamak, rakibin istediği alanlarda top çevirmek değildir. İyi oynamak, rakibi kendi düzeninden koparmaktır. Avustralya Türkiye’ye belli bölgeleri verdi, belli bölgeleri kapattı. Türkiye de uzun süre verilen alanlarla yetindi. Ceza sahası önü Türkiye’nin pas sahnesi oldu; ceza sahası içi Avustralya’nın kalesi gibi kaldı.
Bu yüzden mağlubiyetin duygusal tarafı kadar analitik tarafı da ağır. Türkiye kendini güçlü hissettiği araçlarla rakibin güçlü yanlarına hizmet etti. Topun kendisinde kalmasını üstünlük sandı. Rakibin oynamamasını, oyunu kontrol etmek gibi okudu. Oysa Avustralya’nın amacı tam da buydu.
Turnuva daha bitmedi
Yine de bu maç, turnuvanın tamamına yazılmış bir hüküm değil. Büyük turnuvalar, ilk gece yıkılan takımların yeniden ayağa kalktığı örneklerle doludur. Türkiye’nin oyuncu kalitesi hâlâ yüksek. Daha doğru bir planla çok daha fazlasını yapabileceği açık. Mesele yetenek eksikliği değil; yeteneği doğru sahneye yerleştirme meselesi.
Avustralya yenilgisi, Türkiye’ye acı ama değerli bir hatırlatma yaptı. Dünya Kupası’nda kimse sizi isminize, kadro değerinize, topa sahip olma oranınıza bakarak alkışlamaz. Burada her rakip kendi planına inanır. Her hata cezalandırılır. Her yanlış eşleşme büyür. Her geç müdahale pahalıya patlar.
Türkiye’nin şimdi yapması gereken, moral çöküntüsüne kapılmadan bu maçın içinden doğru dersleri çıkarmak. Daha fazla genişlik, daha net rol paylaşımı, daha hızlı pas ritmi, daha cesur bire birler, ceza sahasında daha gerçekçi bir tehdit ve gerektiğinde oyunu rakibe bırakmayı da bilen daha olgun bir strateji gerekiyor.
Bu takım Avustralya’ya yenildiği için kötü bir takım hâline gelmedi. Fakat bu yenilgi, Türkiye’nin iyi takım olma iddiasının kendi kendine yetmediğini gösterdi. Sahada üstün görünmekle maçı üstün oynamak aynı şey değil. Vancouver gecesi bunu sert biçimde öğretti.
Top Türkiye’deydi, ama oyun Avustralya’daydı. Şimdi mesele, bir sonraki maçta topu oyuna, oyunu da skora dönüştürebilmek. (ONUR ÖZGEN - EVRENSEL)
