"Ancak biz buradayız, seviyoruz ve terk etmeyeceğiz…"

Eğer ülkede kalsalardı bizimle aynı kaygıları taşıyıp, bizimle aynı duyguları paylaşacak olanların akın akın memleketi terk ettiği bir dönemde, Deniz Göktaş’ın hayatının en verimli çağında, zıpkın gibi zekasını ve güzel gülüşünü ülkede kalanların mücadelesine katık edişi müthiş rahatsız edici bulundu. Gün sektirmeden ülkeye dönme cesareti böyle cevaplandı.


GÖZALTILAR, TUTUKLAMALAR, ÜLKEDE KALANLAR VE DENİZ GÖKTAŞ

5 Temmuz Pazar sabahı saat 5 civarında uyandım. Uykuya dönebilmek umuduyla bir tarih belgeselini izlerken, 5.30’u geçerken kapım çalındı. Sık çalınmayan kapı zilimin böyle bir saatte çalınması gelenin kim olduğunu zaten belli etmişti. Kapıyı hemen açtım. Kimlik gösteren polis memurları ağabeyim Temel Demirer ve ablam/yengem Sibel Özbudun Demirer hakkında bir gözaltı kararı olduğunu söyledi. Geldikleri adreste yalnız yaşadığımı, aradıkları kişilerin burada oturmadıklarını belirttim. Ellerindeki evrakta ikinci sırada yazılmış olan adresimi göstererek sahip oldukları bilginin bu yönde olduğunu ve evde olup olmadıklarına bakacaklarını belirttiler.

Uygulama gereği bir şahit gerektiğini söyleyip, üç komşu kapısı çaldılar. Hemen açan olmadı. Uzun zil çalmalardan sonra evinde ağır hastası olan komşum ağır adımlarla benim katıma çıktı. Mahcubiyet içinde kendisine; “Seni de uyandırdık” dediğimde “Yok zaten ayaktaydım” sözleriyle cevapladı. Kural öyleymiş; polis memuru eve bakarken benim ve şahitlik yapan komşumun kendisini izlememizi istedi. Memur önde biz arkada evi dolaşırken yanı başımdaki komşuma mahcubiyet içinde “Biliyorsun işte, Türkiye halleri, kusura bakma” dedim. Tanıyanlar nazik olduğumu söyler, bu cümleyi mahcubiyet hissiyle aylardır hasta yakınına bakan komşuma söylemiştim. Amacım politik bir beyanda bulunmak olsa, bundan çok daha keskin cümleler kurabilirdim.

Sırtı bize dönük bir biçimde odadan odaya yürüyen polis memuru, hiç beklemediğim biçimde sözlerime cevaben; “Bir ülken olduğuna şükret” dedi. Doğrusu şaşırdım, hızla ağzımdan “Neye şükredeceğime ben karar veririm.” cümlesi döküldü. Niye öyle yaptığımı bilmiyorum ama aynı cümleyi bir kez daha tekrar ettim. Çok kısa süren bir sessizlikten sonra evi kontrol etmeye devam eden memur; “Git öyleyse bu ülkeden” dedi. Bu kez “Hiçbir yere gitme niyetim yok, burada yaşamaya devam edeceğim” dedim. Bunların hepsi bir-iki dakika içinde oldu. Ev zaten 2+1 apartman dairesi.

Aramızda bu konuşmanın geçtiği memur da dahil olmak üzere bütün polis memurları nazikti. İnsan onuruna aykırı bir davranış içinde değillerdi. Eve girmeden önce ayakkabılarını çıkarmalarını istediğimde yanlarında getirdikleri galoşları gösterdiler ama yine de ayakkabılarını çıkardılar. Daha sonra geçtiğimiz salon masasında tuttukları arama tutanağını imzalamadan önce okumamı sabırla beklediler. Belirtmem gereken bir diğer ayrıntı, kontrolü yapan memurun sadece aradıkları yakınlarımın evde olup olmadıklarına baktığı. Bunu hızla yaparken eşya, kitap, giysi, çekmece vb. hiçbir şeye dokunmadı, rahatsızlık vermedi. Bunları herhangi bir tedirginlikle değil, sosyalist ahlakım bunu gerektirdiği için yazıyorum. Merak edenlere geçmişte, ismi nam salmış yerlerde çok daha tatsız deneyimlerim de olduğunu söyleyebilirim.

Diğer memurlar masada tutanağı yazarken, ben de masada oturuyordum. Aramızda yukarıda bahsettiğim konuşma geçen polis memuru tekli koltukta, şahit komşum kanepedeydi. Bir A4 sayfanın tamamını, ikincisinin dörtte birini kapsayan tutanak aşağı yukarı 10 dakika içinde diğer polisler tarafından hazırlanırken, bu memur yalnız yaşayıp yaşamadığımı sordu. “Evet” dememin hemen ardından, evimi çok tertipli bulduğunu ve bu soruyu bunun için yönelttiğini belirtti. Belki laf olsun diye bu cümleyi kurdu, belki az önce aramızda geçen konuşmanın havasını dağıtmak istedi, bilmem mümkün değil. Ancak kesinlikle bildiğim, “Bir ülken olduğuna şükret” ve “Git öyleyse bu ülkeden” cümlelerinin yaygın bir algı çerçevesini yansıttığı. Bu cümleler, bir dönem MHP yandaşlarınca çok sık kullanılan “Ya sev ya terk et” sloganının resmi ortamda söylenebilecek biçimleriydi. Ülkeyi sevme ölçütü neye göre belirleniyor? Kim kimi nereden kovuyor? “Git öyleyse bu ülkeden” diyebilen kişi bu hakkı nereden alıyor? Sorular çok ancak tatmin edici bir cevap alabilmek hiçbir zaman mümkün olmadı.

Deniz Göktaş’a ilişkin yazılanlarda eksik kalan

Deniz Göktaş’ın hazin tutuklanma öyküsüne ilişkin çok şey yazılıp, söylendi. Ancak iki şey layığınca yapılmadı: Onu yetiştiren anne ve babasına fazlasıyla hak ettikleri hürmet ve şükran borcu ödenmedi ki bu köşede bu açığın kapatılması mutlaka gerekiyor. Bir de tutuklanmayla sonuçlanan bu süreçte, en az ‘Ölü Deniz’ başlıklı stand-up gösterisinde yaptığı şakalar kadar etkili olan ve belli kesimleri rahatsız eden hakkındaki soruşturmayı öğrenir öğrenmez hızla ülkeye dönmesi üzerinde yeterince durulmadı.

Eğer ülkede kalsalardı bizimle aynı kaygıları taşıyıp, bizimle aynı duyguları paylaşacak olanların akın akın memleketi terk ettiği bir dönemde, Deniz Göktaş’ın hayatının en verimli çağında, zıpkın gibi zekasını ve güzel gülüşünü ülkede kalanların mücadelesine katık edişi müthiş rahatsız edici bulundu. Gün sektirmeden ülkeye dönme cesareti böyle cevaplandı.

Özgürlüğünden, ülkesinden, işinden olmanın çok sık yaşandığı içinden geçtiğimiz günlerde, ‘gitmeler’i ve ‘kalmalar’ı bu yazının bütünü içinde çizilen çerçeve içinde düşünmek gerekiyor. İradesiyle terk etmiş olanların da terk etmek zorunda kalanların da ülkemizi sevdiğinden kuşku duymuyoruz ancak biz buradayız, seviyoruz ve terk etmeyeceğiz… (YÜCEL DEMİRER - EVRENSEL)

Blogger tarafından desteklenmektedir.