Kalkan-Çakır söyleşisi üzerine - Ragıp Duran (apoletlimedya.blogspot.com)

Çakır, Bağdat’a ilk giren gazeteci Cıvaoğlu gibi bu dönem Kalkan’la Kandil’de ilk söyleşiyi yapan gazeteci olarak basın tarihine geçti. Sorulması gereken soruları sorabilseydi, Kalkan’ın propagandacı söylemine set çekebilseydi iyi bir söyleşi çıkabilirdi. Ama Kalkan’ın da Çakır’ın böyle bir amacı ve niyeti yok ki...


Bugün Türkiye’de gerçek anlamda bağımsız, özgür gazetecilik yapılabiliyor mu? Söyleşinin, haber, yorum, incelemeden ne gibi farkları olmalı? Kalkan-Çakır söyleşisini değerlendirmeye çalıştım.

Ruşen Çakır’ın Medyascope’da yayınlanan Duran Kalkan söyleşisini yeni izleyebildim. Çakır, söyleşinin yarattığı tartışmalar hakkında da bilahare kısa bir video çekti ve bazı eleştiriler konusundaki görüşlerini yayınladı.

Konunun kalbine inmeden başlangıçta iki noktaya dikkat çekmek istiyorum:

Türkiye’de halihazırda, yani tüm medya organlarının neredeyse yüzde 90’ı iktidarın denetiminde iken, halen 13 gazeteci hapiste, onlarcası da kovuşturma altında iken, çok sayıda gazeteci de sürgüne çıkmak zorunda kalmışken, rejimden farklı düşünenler bir X mesajı nedeniyle sorgulanıp gözaltına alınıyorsa, Türkiye’de gazetecilikten söz edilemez. Çakır’ın söyleşisi iyi gazetecilik mi kötü gazetecilik mi tartışması bu bağlamda anlamsız. Rejimin izni, onayı, göz kapaması olmadan medyada gerçek anlamda ciddi bir muhalefet, sorgulama yapmak mümkün değil. Yaptığında önce Savcılık ardından Silivri devreye giriyor. Bu arada Çakır’ın söyleşisinin gerek devlet gerekse PKK açısından bir sorgulama, bir muhalefet diyalogu olmadığını, bunu Çakır da kabul ediyor, belirtmek gerek.

Yayınlanan malzemeye "Röportaj" (Röportage) deniyor. Yanlış. "Söyleşi" (Interview) demek lazım. Bu farkı şimdi burada açıklayıp zaman kaybetmeyelim. Ancak söyleşinin tanım ve amacına baktığımızda, "haber, yorum, inceleme gibi araçlarla ulaşamayacağımız bilgilerin, o konuyu bilen bir insana/yetkiliye soru sorarak sözkonusu bilgileri almak ve yayınlamak" olduğunu görüyoruz. Ve hemen şu soruyu sormak gerekir: Çakır-Kalkan söyleşisinde şimdiye kadar söylenmemiş, dolayısıyla yeni hangi bilgiler, hangi görüşler var? Bu söyleşiden manşetlik bir haber çıkar mı? Bu söyleşi ile PKK network’üne yakın medya organlarında çıkan söyleşiler arasında ne fark var?

Bu iki noktadan sonra, Çakır’ın söyleşi boyunca sürdürdüğü bir yanlışı saptayalım. Çakır, 41 yıllık gazetecilik deneyimine sahip olduğunu söylüyor. İyi güzel. Ama söyleşi yapan bir gazeteci (Interviewer) mikrofonu ve kamerayı olduğu gibi söyleşi yaptığı kişinin (Interviewee) emrine sunmaz. Aldığı yanıtlarda bir bilgi hatası, mantık atraksiyonu, yorum çarpıtması sezerse, keser hemen bir karşı soru ile söyleşinin Kalkan tarafından değil Çakır tarafından yönetildiğini gösterir.

Söyleşi evet münakaşa (Oriana Fallaci) zemini değildir. Ama muhatabın her söylediğini kayda geçirip yayınlamak da değildir.

Gazeteci sıradan bir mikrofon ya da hoparlör tutucusu olamaz. Gazeteci sorgular, deşer, çelişkileri sergiler hatta gerekirse yarayı kalemiyle kanatır (Albert Londres). Karşı tarafın tutarsızlıklarını, yanlışlarını teşhir eder. Ama "Ruşen arkadaş" bunların hiç birini yapmıyor. Gayet hoş, uyumlu bir muhabbet yapmışlar.

Yıllar önce, Güneri Cıvaoğlu, ABD’nin Irak’a yönelik ilk saldırısının başladığı gün yayınladığı haberde, manşette kendisini "Bağdat’a giren ilk Türk gazeteci" olarak sunmuştu. Okur da zaten en çok Bağdat’a önce hangi gazetecinin girdiğini merak ediyordu. Ne var ki haberin içeriğinde Bağdat’ın o günüyle ilgili hiç bir bilgi yoktu. Çünkü Civaoğlu da zaten bombardımanın başlamasıyla Irak başkentini terketmişti. Çakır da "Bir PKK yetkilisiyle kendi medya organlarının dışında ilk söyleşiyi yapan gazeteci" olarak övünüyor. So what?

Çakır-Kalkan diyalogunda dakika bir, gol bir. Kalkan daha ilk cümlede "Siz yanlış adrese geldiniz. Önce İmralı’ya gitmeliydiniz" diyerek tüm söyleşiyi baştan ofsayda düşürdü. Ayrıca "Ben bağımsız bir siyasetçi değilim. Ben Öcalan’ın müridiyim, o ne derse ben ancak onu tekrar edebilirim" demiş oldu.

Çakır, meselenin kökenine, beynine, yüreğine inen bir dizi soruyu sormadığı gibi Kalkan’ın tartışmalı açıklamalarını hiç kesmedi. Bu tutum 41 yıllık bir gazetecinin sıradan bir mesleki hatası olarak değerlendirilemez. Çakır, Kalkan’la iyi geçinmek istiyor. Muhattabını zora sokmak istemiyor. Çünkü zaten kendisi de süreç yanlısı.

Çakır, "Duran Kalkan’la her şeyi konuştuk" diyor ama onun sor(a)madığı tayin edici sorulardan birkaç örnek:

Devletin elinde esir bir kişi nasıl başmüzakereci olarak belirlendi?

Cemil Bayık, bir açıklamasında "Ateşkes kararını Başkan Apo veremez, biz veririz" demişti. Bu açıklama neden uygulanmadı?

Mustafa Karasu "Devlet Serok Apo aracılığıyla bize ahlaksız bir teklif iletti" demişti. Bu teklif bilahare nasıl sürecin temel motoru oldu?

Sizin eskiden bağımsız Kürdistan, Kürtlerin Anayasal hakları gibi temel tezleriniz vardı. Bugün sadece entegrasyon diyorsunuz. Neden ve nasıl değişti bu "paradigma"?

Türkiye, Tek Adam rejiminden çok çekiyor. Sizin örgütünüzde de Tek Adam yok mu? Sizin bu Öcalan bağımlılığınızın sebebi nedir? (Saydım, Kalkan 70 dakikalık söyleşi boyunca tam 36 kez Öcalan demiş. Yani 2 dakikada bir Öcalan!)

Birkaç örnek de kesilmesi, doğru istikamete yönlendirilmesi gereken Kalkan cevaplarından:

Bir dakika siz ’Apo’ya özgürlük’ mitingleri düzenliyorsunuz ama Öcalan ‘İmralı Avrupa’dan daha iyi’ diyor ve adada kalmak istediğini söylüyor.

"Başkan Apo toplumun çeşitli kesimlerine hitap edebilirse onları ikna eder" görüşü doğru ise 1978 ya da 1984’den bu yana özgür olduğu dönemlerde özellikle Türk kamuoyunu neden ikna edemedi?

Kalkan, CHP’nin içine düştüğü durumun sorumlusunun CHP yönetimi olduğunu iddia ettiğinde Çakır sessizliğini muhafaza ederek, rejimin CHP’ye yönelik saldırılarını Kalkan’la birlikte onaylamış oldu.

Kalkan, Demirtaş konusunda zigzaglı cümleler telaffuz ettiğinde Çakır, "Ama Demirtaş kamuoyu yoklamalarında Kürt siyasetçi olarak Öcalan’dan çok daha fazla puan topluyor" diyebildi mi?

Kalkan, Rojava’daki yenilginin sorumluluğunu Rojava yönetimine yüklerken, Çakır, bu yenilginin Ankara ve Öcalan’ın sayesinde gerçekleştiğini belirtebildi mi? Rojava yönetiminin Öcalan’dan bağımsız hareket edemediğini söyleyebildi mi?

Kalkan 36 kez Öcalan’ın adını anarken, belki 70 kez de demokrasi/demokratik sözcüğünü kullandı. Çakır, demokrasiye bu kadar bağlı olduğunu söyleyen bir siyasetçiye, kendi örgütü içinde ne kadar demokratik olduğunu sorabildi mi? Örgüt içi infazlar konusundaki iddiaları Kalkan’a sorabildi mi?

Kalkan sık sık "Türkiye’ye hizmet", "Türk toplumuna hizmet" ibarelerini kullandı. 1999 öncesinde hatta Terörsüz Türkiye süreci öncesinde PKK terminolojisinde ve söyleminde namevcut ibareler bunlar. Bu yeniliğin nedenlerini, gerekçelerini sorması gerekirdi Çakır’ın.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama gereksiz.

Çakır, söyleşi sonrası yapılan eleştiri ve değerlendirmeleri yanıtlamak için bir video daha yayınladı. Bence bu da gereksiz. Gazeteci yaptığı söyleşiyle ön plana çıkmalı. Sonradan yapacağı açıklamalarla değil. O işi medya eleştirmenleri ve medya akademisyenleri yapar. Ancak anlaşılan Çakır, eleştirilerden rahatsız ve kendini savunmak istiyor. Bağımsız ve özgür bir gazeteci olduğunu öne sürüyor ama söyleşiden önce "devlet yetkililerinin bu söyleşiden pek memnun olmayacaklarını" kendisine iletmiş olduğunu itiraf ediyor. Demek ki bir izin, onay hadi bilgilendirme diyelim mevcut. İkinci videoda Çakır, süreç yanlısı olduğunu açıkça ilan ediyor. Öcalan’ın da onaylayacağı yasanın çıkacağını, gerillanın da döneceği kesin bir dille açıklıyor. Nereden bu güven?

Çakır’ın bundan sonra Selim Çürükkaya, Ayşe Hür, Yektan Türkyılmaz gibi süreci eleştiren şahsiyetlerle de söyleşiler yapmasını beklersiniz değil mi? Bekleyebilirsiniz!

İkinci video sadece birincinin videonun ve Çakır’ın reklamı değil, Kalkan’ın ne kadar demokrat olduğunun, Kandil’in (Hava güzel, yemekler nefis, sivri sinek yok vs.) de reklamı. Çakır bu ikinci video da, Kalkan’ı aşarak "Gençler hala harekete katılıyor" iddiasında bulunarak PKK network’üne gaz veriyor. Oysa ki o network’ün kafası karma karışık. Genel kanının ve somut gerçeklerin aksine Çakır, "Süreç sayesinde Kürtlerin çok şey kazanacaklarını ve bir şey kaybetmeyeceklerini" iddia ediyor. Bu cümleler propaganda değilse nedir?

13 yıl önceki Kalkan söyleşisi yetmiyor 12 Eylül’de hapis yattığını da hatırlatıyor Çakır. Onun değerini bilmeyenler, red edenler için çok önemli bilgiler bunlar.

Kalkan ve Çakır, söyleşi boyunca iktidarı zora sokacak onu rahatsız edecek yaklaşımlara hiç prim vermiyor.

Sonuç olarak Çakır, Bağdat’a ilk giren gazeteci Cıvaoğlu gibi bu dönem Kalkan’la Kandil’de ilk söyleşiyi yapan gazeteci olarak basın tarihine geçti. Sorulması gereken soruları sorabilseydi, Kalkan’ın propagandacı söylemine set çekebilseydi iyi bir söyleşi çıkabilirdi. Ama Kalkan’ın da Çakır’ın böyle bir amacı ve niyeti yok ki… Geçmiş olsun. (RAGIP DURAN - SENDİKA.ORG)

Blogger tarafından desteklenmektedir.