Vozinha, Cesaria Evora, Galeano falan filan...
Futbol muhalif bir oyun. Sadece rakibe değil, insanlık tarihini yazmış “ellere” de karşı oynanıyor. Sevdalısı olduğumuz bu güzel oyun, zayıf olana başka hiçbir yarışmanın, rekabetin vermediği umudu veriyor. Bunun içindir ki, minicik Yeşil Burun’un toztoprak sahalarında çaputlardan yapılmış topların peşinde koşarak büyümüş çocuklar, kasım kasım kasılan güçlü rakiplere takkesini ters giydirebiliyor. Sanırım, bu kupayı en çok böyle hatırlayacağız...
İbrahim Altınsay bilgiyi okurun üstüne boca etmeden keyif veren ve tiryakilik yaratan “ters gardlı” yazılarına başlarken, Kupa’dan sonra aklımızda ne kalacağını soruyordu. Elhak, doğru soru… Her futbolseverin kendi meşrebince cevaplayacağı, kimi sayılarda boğulup istatistik listeleri çıkarırken, kiminin formalardan bahsedeceği, ama içinde mutlaka umut, coşku ve heyecan barındıran milyonlarca öykü çıkar dünya kupalarından. Yüz yıldır insanlığın yüzüne ayna tutan futbol, ruhumuzun en asil ve en süfli, en saf ve en şeytani köşelerini pat diye ortaya koyuvermek için birkaç haftalık bir yarışmadan daha iyi fırsat bulabilir mi?
Bu yıl da öyle oluyor hiç şüphesiz… Misal, “Bizim Çocuklar…” Hasan Şaş’ın topu Brezilya kalesinin tavanına mıhladığı gün, “Ingaaa” bile dememiş olanlar vardı aralarında. Futbolla yatıp kalkan bir milletin, bekleme odasında çeyrek yüzyılı bulan mesaisiyle iyice kabarmış hevesleri sırtlandılar. Yetenekli, heyecanlı ve arzuluydular da, hazır mıydılar? Cevabın “hayır” olduğunu anlamamız için iki 90 dakika yetti. Bir an önce unutmak isteyecekleri ama aslında bir sonraki sınav için hiç akıllarından çıkmaması gereken anılarla döndüler Los Angeles’tan. Bize de pek bir şey kalmadı. Futbolun en güzel yanı, hayal kırıklıklarını unutturacak sayısız fırsat sunması. Hemen, hiç bekletmeden…
Çoğunluk ne der bilmem ama “Siz hepiniz, biz Türkiye” marşıyla uğurladığımız Milli Takım, “Tekirdağ’ın üzümü salkım salkım / o yar selvi boylu ben kısa kaldım” türküsüyle yurda döndüğünden beri, benim favorim Yeşil Burun Adaları. Neden diyeceksiniz… Takımın kaptanı Ryan Mendes geçen sezonu Iğdırspor’da geçirdi, evet, bu bir kenara not edilebilir. En önemli futbolcularından (piyasa değeri 11 milyon Euro diyorlar) Wagner Pina’nın Trabzonspor’da oynaması, sempati kaynağı olabilir belki ama tam olarak o da değil. 40 yaşındaki Vozinha’nın, kalesini İspanya’nın şut yağmurundan kazasız belasız çıkardığı maçın ardından okuduğumuz haberleri hatırlatabilirsiniz. Hani gaddar Trump rejiminden annesine bile vize alamayan, maç sonunda bu yüzden gözyaşlarına boğulan, daha iki hafta önce sosyal medyada takipçi sayısı 50 binken, bugün milyonlarca insanın adını telaffuz ettiği kaleci… Nasıl da sıcacık bir hikâye, değil mi? Evet, yıllar önce üstat Eduardo Galeano’nun peşine takılmış biz futbol dilencileri, bu hikayelere bayılırız. Aşık olduğumuz oyunun içindeki insanı ararız. Onu en çok da bu hikayelerde buluruz. Taktikleri anlatan sayılarda, skorborda yazılan gollerde, ekrana yansıyan istatistiklerde değil, futbolun kalp çarpıntılarıyla gezindiğimiz tozlu arka sokaklarında.
Tüm bunları alt alta yazınca, Yeşil Burun maçlarında heyecanlanmak için yeterli veriye ulaşılıyor. Ama beni bu minicik ülkeyi önce merak etmeye, sonra sevmeye götüren ilk isim, futbolla hiç ilgisi olmayan biriydi: Cesaria Evora. 90’lı yılların ortalarında onun büyülü sesini ilk kez duyduğumda, usulcacık söylediği şarkılarla yüreğimi dağladığında, ne tuhaf, Galeano’nun “Gölgede ve Güneşte Futbol” kitabıyla da yeni tanışmıştım ve bir türlü elimden bırakamıyordum. Kitaba eşlik eden Evora melodilerini mırıldanırken, “Nereden çıktı bu kadın?” sorusunun peşine düştüm ve o güne kadar hiç duymadığım iki sözcük katıldı hayatıma: Cabo Verde. Yani Yeşil Burun. Hiç bilmediğim bir diyardan kopup gelen, her notasında yoklukla, yoksullukla, acılarla, ayrılıklarla hemhal olmuş bir kadının içime işleyen sesi, onu ve ülkesini daha fazla merak edip okumam için bir çağrı gibiydi. İki çocuğunu elleriyle toprağa vermişti Evora. Çocuk denecek yaştan itibaren şarkı söylemesine rağmen, sesini küçücük Mindelo kasabası dışında kimselere duyuramamış, çoğu gün karnını zor doyurabilmişti. Avrupalı prodüktörler tarafından keşfedilip ilk albümü piyasaya çıktığında 46 yaşındaydı ve o güne kadar doğru düzgün ayakkabısı olmamıştı. O yüzden “Çıplak Ayaklı Diva” dediler ona…
Çıplak Ayaklı Diva’yı, gerçekten de çıplak ayaklarıyla sahne aldığı Ortaköy Esmasultan Yalısı’nda 1997’nin yazında izleyebilen bir avuç şanslı insan arasındaydım. Fonda Boğaz, önde Yeşil Burun’dan kalkıp gelmiş bir kraliçe. Ömrümün sonuna kadar unutmayacağım olağanüstü bir gece.
O gece ile Yeşil Burun Adaları’nın Kamerun gibi bir futbol ülkesini geride bırakıp Dünya Kupası vizesini alması haberi arasında 30 yıl var neredeyse… 2011’de şarkılarını cennete götüren Cesaria’dan bugünün futbol takımına gelene dek adını duyduğumuz tek Yeşil Burunlu, Real Madrid basketbol takımında çadırın direği rolünde alkışlanan 2.20’lik dev Walter Tavares oldu. Toplam yüzölçümü 4000 kilometrekare olan on adaya yayılmış, nüfusu 530 bin olan (meraklısı için not: Sultangazi ilçesinin nüfusuna eşit) bir ülkeden sıklıkla dünya yıldızları çıkmasını bekleyemeyiz herhalde. 1975’te Portekiz sömürgesi olmaktan kurtulup bağımsızlığını kazanan Yeşil Burun da genelde iç karartan haberlerle dolu dünya gündeminin kıyısında kaldı. Sesi sedası duyulmadı.
Ne yalan söyleyeyim, Dünya Kupası’na katılan ülke sayısı 48’e çıkarıldığında biraz bozulmuştum; “Panayır mı bu yahu?” diyerek. Paragöz FIFA, “daha büyük, daha kalabalık, daha, daha daha…” diyerek dört yıl boyunca iple çektiğimiz bir kutsalımıza su katıyordu. Benimle aynı fikirde olanlar hiç az değildi. Mesela o vakitler İtalyan milli takımının başında olan Gennaro Gattuso “Afrika’dan 10 takımın Dünya Kupası’na katılacak olması hiç adil değil, Avrupa’ya haksızlık” diyordu. Başına gelecekleri hissetmiş anlaşılan… Afrika’dan gelen 10 takımdan dokuzu ikinci tur vizesini alınca, Gattuso’nun sosyal medyada sarakaya alınması da kaçınılmaz oldu.
FIFA, bizim gibi futbol romantiklerini hoş tutmak için değil, milyar dolarlarına milyar katmak için bu organizasyondaki takım sayısını arttırdı, kabul. Ama futbol her zaman yaptığı gibi arka sokaklarda öğrendiği çalımlarla, küçüğün büyüğün karşısına dikilebileceğini, yoksulun birkaç günlüğüne de olsa zenginle aynı masaya oturabileceğini, garibanın kibirli ağabeylere takkesini ters giydirebileceğini gösterdi bize. Figüran olması beklenen Kongo’lar, Paraguay’lar ve tabii Yeşil Burun’lar “Hele bir durun bakalım” dedi. Binbir türlü eziyete maruz kalan İranlı sporcular, elendi ama başı dimdik döndü ülkesine… Bu keyfi bize yaşatabildiği için, mazlum uluslara da şans verebildiği için sanıyorum bu kupayı daha çok seviyorum şimdi. Ve gelecekte, bu seneden en çok bu sahneleri hatırlayacağım.
“Futbol neden bu kadar popüler?” sorusuna cevap arayan yüzlerce makale okumuşsunuzdur. Futbol sadece rakibe değil, insanlığın tarihini yazan, kuralları belirleyen her şeye karşı oynanan bir oyun… Yani muhalif bir oyun.
Şöyle düşünün: Kaleciyi dışarıda bırakırsak, futbolda insan vücudunun en yetenekli kısmını kullanmak yasak. Ademoğulları ve Havvakızları, insanlık tarihini elleriyle yazdılar. Yaratarak, üreterek, biçim vererek, icat ederek. Hayatımıza yön veren her şeyi ellerimizle kullanıyoruz: Silah, direksiyon, neşter, kalem, klavye, telefon, çatal, kaşık... Türümüzün övündüğü ne varsa… Futbol topu bu listeye girmez. Ona ayakla, yani el kadar becerikli ve bize sadık olmayan bir uzuvla yön vermek durumundayız. O yüzden hedefi şaşırabilir, kaval kemiğimize çarpabilir, olmadık yere sekebilir. İhanet eder, yeteneği yetmeyeni rezil eder. Basketbolda veya hentbolda olduğu gibi bir kamyon dolusu gol izleyemez futbolda tribünler… Oyunu kuran değil, bozan kazanır çoğu zaman; yaşadık gördük. Bekleyen, sabırla olgunlaştıran galibiyete daha yakındır. Çabucak büyümek, yükselmek isteyenler, çok fazla sayıya alışmış olanlar istediklerini alamaz bu güzel oyundan… Bazen sıfır sıfıra bile sevinilir.
Bu ve benzeri cümleleri uzatabilirim. Sözün özü; futbol zayıf olana başka hiçbir yarışmanın, rekabetin vermediği umudu verir. Bunun içindir ki, minicik Yeşil Burun’un toztoprak sahalarında çaputlardan yapılmış topların peşinde koşarak büyümüş çocuklar, bu gece bir süper ülkenin teknoloji ürünü 65 bin koltuklu stadında, son Dünya Kupası’nın şampiyonuna karşı mücadele edecekler. Kazanabileceklerine ihtimal veren var mıdır? Sanmam. Ama ben, Cesaria Evora’yı dinleyerek maç saatini bekleyeceğim. Size de tavsiye ederim. (YİĞİTER ULUĞ - T24)

