Erdoğan tehlikenin farkında: Halk direnişiyle durdurulmadıkça durmayacak

İktidar isyan bastırma hazırlığında. “Hangi isyan?” diye itiraz eden olabilir. Ziyanı yok. İktidarını korumak zorunda hissedenler, halkın isyan ve direniş kapasitesini, muhalefetten daha iyi hesaplıyor. Çünkü işçi sınıfının öncülüğünde gelişen ve kendini düzenin tarif ettiği sınırlara hapsetmeyen bir halk direnişi çizgisi, iktidar adayı bir parlamenter aktör kadar kolay etkisiz hale getirilemeyeceği gibi Saray’ın toplumsal destek temelini çok daha etkili bir şekilde eritecek, siyasal özgürlük mücadelesine ve mücadelenin sürekliliğine gerçek bir güvence kazandıracaktır...


Tayyip Erdoğan liderliğindeki faşist iktidar koalisyonu, Türkiye siyasetini emperyalist-kapitalist çıkarlar doğrultusunda ve kendi iktidarı etrafında baştan aşağı yeniden şekillendirmek üzere başlattığı özel saldırı programını kararlılıkla sürdürüyor. Emperyalizmin yeni savaş düzenine ve sermayenin bütün bir yaşamı hedefe koyan sömürü ve yağma programına hizmet ettiği ve kendini alternatifsiz kıldığı ölçüde sırtının sağlam olduğunu düşünüyor. Sırtını emperyalizme ve sermayeye yaslarken halkı karşısına aldığını, mevcut koşullarda halkın çoğunluğunun desteğini sağlayamayacağını muhalefet kadar o da biliyor. O sebepten halk içindeki desteğini artırmaktan çok halkı seçeneksiz bırakmaya ve halkın direnişini bastırmaya yönelik adımlar atıyor. Devletin kurucu partisini fiilen kapatacak, istediğini tutuklatıp istediğine kayyum atayacak, yasal demokratik alandaki bütün olanakları kısıtlayacak araçlara sahip. Ama her seferinde geçici olarak bastırsa da yok edemediği bir şey var ki esas meydan okumayı orada görüyor: Çeyrek asırdır teslim alamadığı halkın yer yer isyancı biçimler de alan, sınıfsal dinamikler öne çıktıkça düzen içi geleneksel muhalefetin nicel ve nitel sınırlarını aşarak ilerleyen ve bütün bir yaşamın içinden süzülerek devam eden direnişi.

NATO, Erdoğan’ı kurtarmaya gelmedi

7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinde ABD Başkanı Donald Trump dahil bütün Atlantik ittifakı liderlerini Saray’da toplayan Erdoğan, başkentte fiili bir sıkıyönetim ilan etti. Halka karşı yürüttüğü savaşta, emperyalizmin desteğine güvendiğini daha iyi sembolize edemezdi.

Trump başta olmak üzere eli kanlı haydutların ve çocuk istismarcılarının övgülerini alırken elbette bunun manevi yükünden çok maddi getirisiyle ilgiliydi. ABD’nin CAATSA yaptırımlarını kaldırması, F35 uçaklarının teslimi, KAAN uçakları için gerekli motorların tedariği, NATO’nun yeni dönem planlarında etkin rol alarak bölgesel güç statüsünü tescilletmek, askeri harcama bütçesinden pay almak, Türkiye silah şirketlerine kârlı bir gelecek garantilemek…

Trump sıcak mesajlar vererek Erdoğan’ın beklentilerini karşılayacağını da ima etti. Ne var ki sırtını sıvazladığıyla kaldı. Rusya’ya 1,3 milyar dolar ödenip hangara kaldırılan S400 füzeleri bir başka ülkeye gönderilmeden yaptırımlar kalkmayacak, Trump’ın vaatleri yerine gelmeyecek. F35 programından çıkarılmanın Türk ekonomisine uzun vadeli ekonomik maliyeti kimi hesaplamalara göre 11 ilâ 27 milyar dolar. Giden gitti. Şimdi bari parası (1,4 milyar dolar) ödenmiş beş F35 uçağının teslimi gerçekleşsin istiyorlar. Onlar da hala ABD’de bekletiliyor.

S400’leri bir başka ülkeye göndermek için Rusya’nın onayı lazım ama ABD ile ilişkilerini daha da sıkılaştıran Erdoğan iktidarı Rusya ile de mesafeyi açıyor. Rusya’nın ABD’ye daha sıkı yanaşan ve savasta Ukrayna’yı daha etkin bir şekilde desteklemeye başlayan Erdoğan iktidarının işini kolaylaştırmak gibi bir önceliği yok.

NATO’nun silahlanmayı ve silahlanma harcamalarını tırmandırma kararlarını hem silah şirketlerinin yüzünü güldüreceği hem de NATO bütçesinden pay kapılabileceği beklentisiyle tartışmasız destekleyen Erdoğan iktidarı, burada da umduğunu bulamadı. NATO’nun ilk aşama olarak ayırdığı 27 milyar doların dağıtılacağı ülkeler arasında Türkiye’nin adı geçmiyor. Oysa Türkiye, İspanya’nın yekten reddettiği, diğer bazı Batı Avrupalı hükümetlerin de direnç gösterdiği, askeri harcamaları 2035’e kadar Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın yüde 5’ine çıkarma konusundaki kararı koşulsuz desteklemişti. Bugün için bütçeden askeri harcamalara ayrılan pay 48 milyar dolarla yüzde 2,5 civarında. Bunun 10 yıl içinde ikiye katlanmasını isteyenler kesenin ağzını Türkiye’ye açmıyor. Emperyalist savaşlara hizmet yolunda silah şirketlerinin kasasını doldurmak üzere harcanacak söz konusu kaynağın, kamusal harcamalardan yapılacak kesintilerle sağlanması bekleniyor. Yani kamu kaynakları ABD’nin bölgedeki hakimiyetini korumak ve damat Bayraktar’ın kârına kâr katmak için kullanılırken biz Ali Babacan’ın öğütlediği gibi çocuğumuzu okutmak için neyimiz var neyimiz yoksa satmak zorunda kalacağız. Türkiye yangın söndürme uçağı yerine SİHA üretecek, öğretmen atamak ya da emekli maaşlarını artırmak yerine paralı asker olarak kullanılan cihatçı çetelere maaş ödeyecek. Tarımın desteklenmesine, sağlığa, sosyal hizmetlere, sosyal konut projelerine ayrılabilecek kaynaklar silaha ayrılacak. Türkiye’nin silah sanayiinde bir yer edinerek bundan ekonomik fayda elde edeceği propagandası da yanıltmasın. NATO’nun belirleyici güçleri Türkiye’ye silah sanayi üretim zincirinin (en iddialı olunan İHA, SİHA vb. araçlar da dahil olmak üzere) ucuz üretim halkası olarak rol biçiyor.


Bölgesel güç olma hayalleri de ABD’nin İran ile arabuluculukta Pakistan’ı, nükleer program başlatma konusunda Suudi Arabistan’ı, Doğu Akdeniz’de de Mısır-İsrail-Yunanistan ittifakını tercih ettiği gerçeği ile sınırlanıyor. Dışarıdan gelmesi beklenen mali olanaklarda da öncelik bu tercihlere göre belirleniyor.

NATO ne Türkiye’nin güvenliğini sağlamak ne de Erdoğan’ı kurtarmak için geldi. Eli zayıfladıkça, deliğe süpürülmemek ve desteklenmek için emperyalizmin hizmetine kendini daha sıkı adayan bir iktidara daha zorlu görevler vermek için geldi. Türkiye’nin şimdi NATO’ya bağlı Adana merkezli çokuluslu bir kolordu ve Karadeniz’de yine NATO ile koordineli çalışacak uluslararası deniz komutanlığına ev sahipliği yapmanın yanı sıra Basra Körfezi’nde ve Kızıldeniz’de Suudi Arabistan liderliğinde oluşan Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı’na da katılacağını açıkladı. ABD, NATO ve müttefiklerinin İran liderliğindeki Direniş Ekseni ve Rusya’ya karşı savaşında Karadeniz’den Kafkaslara, Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya görev ve risk üstlenmiş bir Türkiye var. Özetle NATO Türkiye’yi ateşe atmaya geldi. Ülkenin kasasını boşaltan, kendi toplumsal desteğini tüketen ve artık kendisi karşısında sistem içi iktidar alternatiflerinin de çıktığını gören Erdoğan ise kendi çaresizliğini, bir uluslararası diplomatik başarı diye sunmaya çalışıyor. Alınan kararlar Türkiye’yi çevreleyen savaşları ve ülke içindeki sınıfsal çelişki ve çatışmaları harlamaktan başka bir şey vadetmiyor.

Emperyalist-kapitalist sistem kendi tıkanıklıklarını askerileşme yoluyla aşma kararlılığını ortaya koyarken bütün dünya savaşa hazırlanıyor. Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde bir İran gemisini vurması, ABD’nin, Rusya’nın, İsrail’in, Ukrayna’nın ve İran liderliğindeki Direniş Ekseni’nin doğrudan, NATO ve Çin’in dolaylı olarak dahil olduğu iki savaşın birleşme olasılığına işaret ederken Türkiye, iplerini ABD’ye ve NATO’ya teslim etmiş bir iktidarın elinde, “bölgesel güç” palavralarıyla savaşa sürükleniyor.

Erdoğan savaşı “iç savaşa” tercüme ediyor

Saray merkezli AKP-MHP faşist iktidar koalisyonu Türkiye siyasetini iki yıldır, yeni savaş gerçekliği karşısında “iç cepheyi tahkim” söylemiyle yeniden biçimlendirmeye, muhalefeti etkisizleştirip uyumlulaştırmaya çalışıyor. Böylece emperyalist-kapitalist sistemin, düzen dışı ya da yeni savaş düzeniyle uyumsuz güçlerinin sisteme entegre edilmesi ve halkların sistem karşıtı isyan ve direnişlerinin bastırılması siyasetine hizmet ederken, kendi iktidarını tehdit eden unsurları da bertaraf ediyor. Cumhuriyetin kurucu partisinin fiilen kapatılması ve Kürt hareketinin silahsızlandırılıp, pasifize edilip sisteme entegre edilmesi başka bir anlam taşımıyor.

Mutlak butlan kararıyla devletin kurucu partisi CHP fiilen kapatıldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ya da Özgür Özel’in bundan sonra ne yapacağından bağımsız olarak iktidar cephesinin elde ettiği bir sonuç var: Bugün devletin sahibi olan parti AKP’dir ve istediği partiyi etkisiz hale getirebilir. Yeni bir parti kurmak bu anlamda bir şey değiştirmiyor. Belediyelere yönelik operasyonlar üç büyükşehir belediyesini de hedefe koymuş bir şekilde sürdürülüyor. İstanbul ve Ankara’da operasyonlar yoğunlaştı. Yalnızca İmamoğlu’na yakınlığıyla bilinen Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş değil Kılıçdaroğlu CHP’sinde kalmaya karar veren Ankara Etimesgut Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu da operasyon yedi. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı'nın AKP’ye geçmesi bekleniyor. Hedefe konan Özgür Özel ve arkadaşlarının dokunulmazlıklarının kaldırılıp tutuklanmalarının önünde sistem içi bir engel yok.

Tek bir engel var. O da halkın direnişi: 19 Mart 2025 günü Ekrem İmamoğlu gözaltına alındığında devrimci gençliğin devirdiği barikatın ardından Saraçhane’ye akan kitlelerin direnişi mesela. Basitçe Ekrem İmamoğlu için değil, seçimi kurtuluş olarak gördükleri için değil, saldırının doğrudan kendi geleceklerini hedef aldığını gördükleri ve çözümün sokakta olduğunu bildikleri için. O direniş İBB’ye ve CHP’ye yönelik operasyonu frenletmiş, Özgür Özel de direniş çizgisini sahiplendiği ölçüde inandırıcı bir seçenek haline gelmişti. Erken seçim, adil ve tutuksuz yargılama talepleri dile getiriliyor, talepler yerine getirilmediğinde bütün Türkiye’nin sokağa çağrıldığı ve sonuç alıncaya kadar sokağın terk edilmeyeceği Tahrir benzeri eylemler yapılacağından söz ediliyordu. Özel bu sözleri kenara itip odağını AKP’nin belirleyeceği biçim ve zamanda gerçekleşecek bir seçime girebilme hedefine ve olağan seçim çalışmalarını andıran miting ve buluşmalara daralttıkça, operasyonlar da bir engele takılmadan devam etti ve nihayet parti “mutlak butlan” kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu ekibine teslim edildi. Devamında gerçekleşen TBMM yürüyüşü ve Güvenpark buluşması, sokağın ve halk direnişinin muhalefete inandırıcılık kazandıran ve varlık şansı tanıyan tek güvence olduğunu hatırlatsa da Özel, egemen sınıfları ürkütmeyecek şekilde belli bir sınırın ardında durmaya ve iktidarın muhalefete başarı şansı tanımadığı seçim düzlemini esas almaya devam ediyor. Parlamenter umutların bir anda tükenmesinin öfkeyi sokağa taşıracağını bilen iktidar da bu çelişkili halden beslenen özgüveniyle operasyonunu zamana yayarak işletmeye devam ediyor.


İktidar Kürt hareketine yönelik “silahsızlandırma süreci”nde de iki yıldır hiçbir şey vermeden hareketi “aktif muhalefet” pozisyonunun dışında tutmayı başardı. Silahlı hareketin bütünüyle tasfiye edildiğine ikna olduğunda, örgüt üyelerinin “öldürme suçu"na karışmamış olanlarının yasal-demokratik alanda mücadele etmesine imkan tanıyacak ve Öcalan’a bir statü belirlenecek. Beklenti bu. Ortada hukuk, demokrasi ya da yasal-demokratik alan diye bir şeyin kalmadığı gerçeği bir yana, bugünlerde Meclis’e gelmesi beklenen “çerçeve yasa”da tam olarak ne bulunduğuna dair kamuoyunun ve dediklerine bakılırsa Kürt hareketinin temsilcilerinin de bilgisi olmadı. Ancak iki aylık görüşme engelinin ardından DEM Parti heyetiyle görüştürülen Öcalan, 21 Temmuz’da kamuoyu ile paylaşılan "Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz" sözü ile olumlu bir beklenti yarattı. DEM Partili yetkililer de kendilerine gösterilmediğini söyledikleri “çerçeve yasa”nın çıkacak olmasını bile başlı başına bir ilerleme olarak sayıyor. İran savaşının yeniden kızışması ile Kürt sorununu çevreleyen uluslararası dinamiklerin iktidarı adım atmaya zorladığı ancak iktidarın en ufak bir taviz görüntüsü vermek istemediği koşullarda, gerilim Kürt hareketinden gelen bir basınçtan değil bölgesel gelişmelerden ve faşist iktidar koalisyonunun iç çelişkilerinden kaynaklanıyor. Kürt hareketi her ne olursa olsun masayı deviren taraf olmama kararlılığında. Bunun fiili karşılığı da etkin muhalefetten uzak durma olunca, Türkiye’de toplumsal demokratik bir çözümün gerçek muhatabı olabilecek ve şu an Saray iktidarı ile sert bir çatışma içinde olan toplumsal kesimlerle ilişkilerinde soğuma ve mesafelenmeye yol açıyor.

İktidar bu tedbirleri neden alıyor?

İktidar isyan bastırma hazırlığında. “Hangi isyan?” diye itiraz eden olabilir. Ziyanı yok. İktidarını korumak zorunda hissedenler, halkın isyan ve direniş kapasitesini, muhalefetten daha iyi hesaplıyor. “Terörsüz Türkiye” sürecini, Kürt hareketinin de olanca ılımlı tutumu ile ilerleten yani kendi deyimiyle “terörün sonunu getirmek” üzere olan iktidar, 81 ilde “Terör Suçları Soruşturma Büroları” açıyor. Ne için? Yasal düzenleme sonrası Türkiye’ye dönmeyi bekleyen PKK’liler için mi? İktidarın Kürt hareketinin silah bırakması ile yetinmeyeceğini ve silahsız siyaset alanında da önemli bir potansiyele sahip olan hareketin elini rahat bırakacağını beklemek hayalcilik olur. NATO zirvesi öncesi silahlı örgütle iltisak suçlamasıyla tutuklattığı “TEMA’cı teyzeler” için mi? İktidar, bir süredir maden şirketlerinin canını sıkan bu direniş dinamiğini “teyzeler” diye küçümsemek yerine, hakkını vererek ciddiye alıyor olabilir mi? Ya da artık milyonların bir anda sokakları doldurabildiğinin görüldüğü bir ülkede, en ummadık kişilerin isyancı olabildiğini görmüş bir iktidarın, en ummadık kişileri “terör” suçlamasıyla gözaltına alması, tutuklaması, izlemesi kendi mantığı içinde tutarlı ve akılcı değil mi?

2013 Gezi ve 2014 Kobanê direnişlerinden ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bu yana “isyan bastırma” iktidarın sürekli bir gündemi ve “seferberlik hali”ne ilişkin yasal çerçeve neredeyse her yıl güncelleniyor. Seferberlik hali ilan etme yetkisi Cumhurbaşkanı’na verildi, iktidar karşıtı eylemleri bastırmada yetkiler ve cezasızlık hali genişletildi. Mayıs 2024’te, 34 yıllık bir aradan sonra değişen “Seferberlik ve Savaş Hali Yönetmeliği” ile “ayaklanma, kuvvetli ayaklanma, eylemli kalkışma” halinde de seferberlik ilan etme yetkisi tanındı. Aynı düzenlemede, daha önce Bakanlar Kurulu’nda olan seferberlik ilan etme yetkisi, Cumhurbaşkanı’nın tek başına kullanabileceği bir yetkiye dönüştürüldü. 2025 baharında yönetmelik bir kez daha güncellenerek seferberliğe katılacak yedek personelin kapsamı genişletildi.

Bir başka güncel gelişme internet erişimine yönelik kısıtlamalarla ilgili. İktidar kendi kontrolü dışında geniş kitlelere erişim imkanı olan bütün kişileri ve onların iletişim araçlarını itibarsızlaştırıcı operasyonlar gibi dolaylı ya da sansür ve kapatma gibi doğrudan müdahalelerle engellemeye çalışıyor. NATO zirvesi öncesinde sosyal medya platformlarında muhalif kişi ve kurum hesapları kitlesel dalgalar halinde kapatıldı. Bu hal de yetmemiş olacak, ilgili yasada değişikliğe gidildi ve internetin içerik, platform, oyun, ağ ve altyapı katmanlarına ilişkin yetkiler Siber Güvenlik Başkanlığı'nda birleştirilerek mevcut rejimi aşan, sınırları belirsiz yeni müdahale yetkileri veren düzenleme kanunlaştı. Özeti şu: iktidar artık canı istediğinde, herhangi bir mahkeme kararına ihtiyaç duymadan, istediği mecrayı engelleyebilecek.

Yine NATO zirvesi öncesi başlatılan bazı olağanüstü hâl uygulamalarının zirve sonrası kalıcılaştığı görüldü. Kentleri herhangi bir mahremiyet hakkı tanımayacak şekilde sürekli iktidarın gözetim, denetim ve kontrolüne açan elektronik izleme sistemleri yaygınlaştırılıp kalıcılaştırılıyor.

Kimi zaman birkaç yüz kişiyi bile toplayamayan eylem çağrıları karşısında onbinleri karşılamak üzere hazırlanan polisin yeni hareket biçimi dahil tüm bu tedbirler, Erdoğan’ı durdurabilecek o tek ve gerçek tehdide karşı alınıyor: Halk direnişi. Yasal demokratik alanı muhalefete bütünüyle kapatmayan ancak kendisinden başkasının kazanmasına imkan tanımayacak şekilde düzenleyen Erdoğan, bu durumu değiştirebilecek tek gerçek tehdidin halkın isyan ve direnişi olduğunu biliyor.

Halkın direnişi bu kaba sığmaz

Erdoğan, hem emperyalistlerle girdiği ilişkiler hem de ekonomik gidişat açısından halkın öfke ve hoşnutsuzluğunu daha da artıracak bir yolda ilerlemektedir. Emperyalistlere ve sermayeye verilen sözler gereği, ücretleri daha da düşürmeyi, kent ve doğa yağmasının önünü sonuna kadar açmayı, köprüler ve yollar gibi elde kalan son kamusal varlıkları da satmayı, kamu harcamalarını kısıp silah harcamalarını tırmandırmayı hedeflemektedir. Türkiye enflasyonda ilk sıraları dünyada kimseye bırakmazken enflasyonun ve faizlerin yüksek seyredeceği, nitelikli istihdam yaratılamayacağı görülmektedir.

Tüm baskı atmosferine ve muhalefet güçlerini meşgul eden “yüksek” gündemlere rağmen, yönünü Ankara’ya dönen işçi direnişlerinin giderek çoğalması ve ülke çapında çok geniş bir toplumsal yankı yaratıyor olması boşuna değildir. Eğitimde şiddete karşı eğitim emekçilerinin eylemleri, maden işçilerinin Ankara yürüyüşleri ve Kurtuluş Parkı direnişi, enerji işçilerinin Ankara yürüyüşü, Öğretmen Sendikası’nın NATO sürecinde, öncesinde ve sonrasında Ankara gündeminini ilk sıralarında yer alan “taban maaş” ve “mülakat mağduriyetinin giderilmesi” talepli direnişleri, dört yanda giderek çoğalan ve yer yer kolluk güçlerinin şiddet uyguladığı görüntülerle gündeme gelen kent ve doğa mücadeleleri, proleterleşmiş Türkiye toplumunun Saray’a isyanının ayak sesleri, yaklaşan büyük depremin öncü sarsıntılarıdır.

Sınıfsal çelişki ve çatışma düzlemlerinden yükselen direnişler, parlamenter düzlemdeki saflaşmalardan bağımsız bir gelişim seyri izlemekte, yönünü giderek daha sık ve doğrudan biçimlerde Ankara’ya çevirmektedir. İktidarın doğrudan sermayenin temsilcisi olarak hareket etmesi, sermaye karşısında gelişen emek, kent-doğa ve bütün toplumsal hak mücadelelerinin politikleşme olanaklarını yükseltmekte ve parçalı direnişleri birleştirecek bir pratik-politik hatta işaret etmektedir. Mücadele edenler “tekil” mücadelelerle başarıya ulaşamayacaklarını görmekte, işçi sınıfınının parçalı kesimleri arasındaki kendiliğinden dayanışma eğiliminin yanı sıra, sermaye saldırısının bütünselliği karşısında, bütünsel bir mücadeleyi zorunlu kılan gelişmeler de yaşanmaktadır. Doruk Madencilik işçilerinin direnişiyle gündeme gelen Yıldızlar SSS Holding aynı anda maden, enerji, ekoloji alanında çok sayıda direnişin konusu olmaktadır. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, “taban maaş” için yürüttükleri mücadelelerinde, “özel sektör öğretmenleri” ile sınırlı bir mücadeleyi geride bırakarak alanın bütün muhataplarına doğru genişleyen bir harekete doğru evrilmektedir. Bunlar en göz önündeki örneklerdir. Türkiye haritası bir sınıf savaşları haritası olarak düşünüldüğünde, Ankara’nın, örgütlenmeyi, harekete geçirilmeyi ve iktidar mücadelesinde birleştirilmeyi bekleyen dinamiklerle kuşatıldığı da görülecektir.

İktidarın tercihi halkın beklentilerinin parlamenter düzlemin çıkmaz sokaklarında ve düzen siyasetinin çürümüşlüğü içinde harcanması, sınıf eksenli bu mücadelelerin yalıtılarak siyasetin dışında tutulmasıdır. Çünkü işçi sınıfının öncülüğünde gelişen ve kendini düzenin tarif ettiği sınırlara hapsetmeyen bir halk direnişi çizgisi, iktidar adayı bir parlamenter aktör kadar kolay etkisiz hale getirilemeyeceği gibi Saray’ın toplumsal destek temelini çok daha etkili bir şekilde eritecek, siyasal özgürlük mücadelesine ve mücadelenin sürekliliğine gerçek bir güvence kazandıracaktır.

Kimse düzenin tarif ettiği sınırlar içinde muhalefet etmeyi bir mecburiyet diye sunamaz. Bunun alternatifi yenilginin kabulünün bir başka ifadesi olan sınıf ve kitle mücadelelerinden kopuk “kahramanlık”lar da değildir. Bağımsız bir halk direnişi gerekli ve mümkündür. Saraçhane’de, 1 Mayıslarda, NATO zirvesi sürecinde faşizme karşı meydanı boş bırakmayan ve barikatı zorlayan devrimci irade, Saray’a karşı gelişen sınıf temelli hoşnutsuzluğu seferber edebildiği, ortak bir mücadele programı etrafında birliğini sağlayabildiği ölçüde halk direnişini bağımsız devrimci bir odak olarak somutlayabilecektir. (SENDİKA.ORG)

Blogger tarafından desteklenmektedir.