Page Nav

HIDE

Grid

GRID_STYLE

Reviews

SHOW_BLOG

Sarp Kuray: İmamoğlu'na 'Tarihin eli omuzunuzda, acele etmeyin, CHP'de liderlik kavgasına girmeyin' demiştim, erken atakla hata yaptı

Sarp Kuray: İmamoğlu'na 'Tarihin eli omuzunuzda, acele etmeyin, CHP'de liderlik kavgasına girmeyin' demiştim, erken atakla h...

Sarp Kuray: İmamoğlu'na 'Tarihin eli omuzunuzda, acele etmeyin, CHP'de liderlik kavgasına girmeyin' demiştim, erken atakla hata yaptı... "İmralı açıldığında Öcalan beni çağırırsa tabii ki giderim, arkadaşım o benim. Biz kurbanlık koça döndük, ‘Tutuklanır mıyım?’ diye düşünmem..."


Bazen siyasal gündeme değse de asıl hikmeti on yılların muhasebesini duyma ve aktarma olasılığında yatan söyleşiler kısmet olur gazetecilere. Türkiye’deki devrimci hareketin 68 kuşağı liderlerinden Sarp Kuray ile yaptığımız bu konuşma umarım bir siyasî arkeoloji çabası olarak ülkedeki antiemperyalist mücadelenin devinimini çalışan ya da merak eden okurlar için dikkate değer olacaktır. 

81 senelik ömrünün önemli bölümünü sürgünde, hatırı sayılır diğer bölümünü ise cezaevinde geçiren Sarp Kuray, bugün kendisini elbette hâlâ “devrimci” olarak tanımlıyor ama “Cumhuriyet çocuğu” olduğu vurgusunu atlamadan. Ankara Hukuk Fakültesi'nin ardından Deniz Harp Okulu'ndan mezun bir deniz teğmeni olarak devleti içinden bilip gördükten sonra devrimciliği seçtiğini hatırlatmak lazım. Valilik yapan bir babanın, Yassıada başsavcılığı yapan bir dayının oğlu olduğunu, “sınıftan gelme bir devrimci” olmadığını her daim açık yüreklilikle anlatmış ve tam da bu yüzden -bürokratik bir aileye doğduğu için- devrimci mücadele yoluna düştüğünü izah etmeye çalışmış bir adam Sarp Kuray.

12 Mart 1971 öncesi dönemin etkili kitle örgütü Dev-Genç’in damga vurduğu sol dalga içinde yetişen Sarp Kuray, darbeden sonra oluşturulan sıkıyönetim mahkemelerinde 24 yıl hapse mahkûm edildi, fakat 1974 genel affından yararlanarak serbest bırakıldı. İleriki yıllarda işçi sınıfının örgütlü mücadelesini savunmak için yurtdışında kurduğu ‘16 Haziran Hareketi’ni 1988’de kendi kararıyla feshetti. Sonrasında mücadelesini siyasal alana yönlendirmek için çaba içine girdi. 2008’de bir grup devrimci arkadaşıyla birlikte Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) saflarına katıldı. Ancak 2009’da ‘16 Haziran Hareketi’nin kurucusu ve yöneticisi olmak, örgüt adına 1986-1990 yılları arasında gerçekleştirilen öldürme, yaralama ve bombalama gibi 30 eylemin talimatını verme iddialarıyla yeniden tutuklandı. 7 yıl 8 ay süren bu son tutukluluğun ardından 2016’da tahliye edildi. 

Cezaevinden çıktıktan sonra rotayı bir kez daha meşru siyaset alanına kırdı. Haziran 2017’de CHP’ye katıldı, rozetini dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu taktı. Yıllarca sert biçimde eleştirdiği ve Türkiye’de demokratik devrimin tamamlanamamasının ana aktörlerinden biri olarak gördüğü CHP’ye katılımını, 2017’deki başkanlık referandumuyla birlikte Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlarda mücadelede CHP’nin “lokomotif güç haline gelmesi”yle izah etti. Hatta diğer devrimcilerin de CHP’ye katılımı için mücadele edeceğini ilan etti. 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de keza aynı çizgiyi sürdürdü. 

Uzun süredir sağlık sorunlarıyla cebelleşiyor, bu söyleşinin aylardır planlanmasına rağmen çok kez ertelenmesinin nedeni de geçirdiği tedavilerdi. Nispeten toparlandığı bir an gelip de beni evine davet ettiğinde, karşı karşıya olduğumuz yeni siyasi tabloyla ne kadar az ilgili olduğunu hemen fark ettim. Bugün artık ne Kemal Bey’de kalan CHP ile ne de Özgür Özel liderliğindeki Yeni Parti ile pek az ilgileniyor. Bütün enerjisini Abdullah Öcalan’ı takip etmeye ve çözüm sürecinin bu sefer bir biçimde, daha önceki denemelerde atlanamayan o eşiği atlaması ihtimaline vermiş durumda. 

Annesinin Atatürk ile fotoğrafından Öcalan’ın kitaplarına ve notlarına uzandığımız, Osmanlı ve Cumhuriyet’in kuruluşuna dair kitaplardan bölümler okuduğumuz hayli renkli bir gün geçirdik Sarp Kuray ile. Bu çalışmayı lojistik desteğiyle mümkün kılan genç meslektaşım Sertaç Çelik’e özel teşekkürlerimle… 

“12 Eylül 12 Mart’ın tamamlanması operasyonudur, kuvvetli bir direniş olmazsa cephe gerisine çekilmek lazımdı” 

“Arafat’a haber gönderdik ‘Dayanışmaya hazırız’ mesajı gelince Bekaa’ya çekildik” 

-PKK gerçeği ile ne zaman ve nasıl tanıştınız?  

1979 sonu, 1980 başıydı… 12 Eylül'ün geleceği artık belliydi. Biz 12 Mart'ta bazı işleri yarım bıraktıklarını ve onu mutlaka tamamlayacaklarını biliyoruz. Zaten 12 Eylül, 12 Mart'ın tamamlanması operasyonudur. 12 Mart'ın şartlarını biliyoruz, nelerin üstüne gidemediklerini biliyoruz. Bu konuda bir tamamlama yapacaklardır, onu biliyoruz. O nedenle de bizim bir hazırlanma görevimiz vardı. Devrimciler içinde de bir tartışma vardı o sırada. Bizim zamanımızdan daha geniş bir devrimci hareket var, direniş komiteleri mahallelere kadar girmiş. Dev-Yol kitleye ulaşmış. Bir sürü başka hareket var. O zaman bizim görevimiz de bir direniş cephesi açılması durumunda o direnişin içinde yer almak olmalıydı. Bir direniş olmaması koşulunda ise cephe gerisini dikkate almak lazım olacaktı. Yani bir yere çekilip güçleri toplamak lazım olacaktı. Ben o zaman bir sendika başkanıyla Yaser Arafat'a bir haber yolladım. 

-Hangi sendika başkanı mesajınızı Arafat’a iletti?  

DİSK Basın-İş Başkanı Burhan Şahin. Size şu an anlattığım gibi ihtimalleri koydum ortaya. İkinci ihtimal olduğu takdirde, yani kuvvetli bir direniş olmadığı takdirde kuvvetlerin olabildiğince cephe gerisine taşınması ve oradan bir direniş hattı kurulması gerektiğini söyledim. Arafat da bize “Buyurun, dayanışmaya her zaman hazırız” yanıtı gönderdi. Ve biz böylelikle Bekaa Vadisi'ndeki maceramızın temelini atmış olduk. Türkiye'de 12 Eylül öncesinde mahallelere kadar direniş örgütleri kurulmuş olmasına rağmen ciddi bir direniş olmadı. Bunun neden olamamış olduğunun da ayrı olarak tartışılması gerekiyor. Ama biz sonuçta Bekaa Vadisi'ne çekildik. Arafat dayanışma ruhu içinde hakikaten bize müstakil bir kamp yeri verdi. Oraya yerleşen ilk grup biz olduk, toparlayabildiğimiz kadar arkadaş toplayarak gittik. İşte Kürtlerle tanışmam o vadiye indiğim zaman oldu. 

“Öcalan’ın Dev-Genç’e olağanüstü sempatisi var ama Mahir Çayan’ı ayrı yere koyar” 

-Orada ilk kiminle tanıştınız?  

Abdullah Öcalan ile tanıştım ilk, ilk onu gördüm. 

-Öcalan’ın kendi anlatımlarından PKK’yı örgütlerken sizlerin de parçası olduğunuz Türkiye devrimci hareketinden çok etkilendiğini biliyoruz. Hatta bir çeşit hayranlığı var SBF yıllarında yakından izlediği devrimcilere karşı. Ve siz yıllar sonra Bekaa’da tanışıyorsunuz. Nasıl davrandı size ilk karşılaşmanızda?  

Dev-Genç’e olağanüstü bir sempatisi var. Kitaplarında da bunun temelini koyuyor. Siyasal Bilgiler’de okurken 68 hareketinin ruhu onu etkiliyor. 68'in içinde de kendine göre bir ayrım yapıyor, Mahir Çayan’ı öne koyuyor. Mahir Çayan’a büyük sempatisi var. Mahir Çayan'ın hayatının, onun mücadele anlayışının kendisini kökten etkilediğini söylüyor. 68 hareketinden gelen bir insan olduğumuz için bize karşı her zaman saygı ve sevgi dolu oldu. Bir kere çok zeki bir insan. Kendi davasına olağanüstü bir yoğunlaşması var. Tabii biz kendisini tanıdığımızda Suriye’ye çekilmişti, 84 olayları daha yaşanmamıştı. O zaman öyle bir kuvveti yoktu yani. 


“1984’ten önce PKK’nın Suriye’de öyle binlerle tarif edilecek bir kuvveti yoktu” 

-Bekaa’daki Apocular 1980 başında kaç kişilik bir gruptu hatırlıyor musunuz?  

Henüz daha toparlanma konağındaydılar. 

-Yüzlerle mi, binlerle mi ifade edilebilecek bir gruptular?  

Yok öyle binler falan yok. İnanan bir ana kadro var fakat halk içinde henüz daha büyük bir karşılığı yok. Ama bir hazırlık yaptığı belli. Konuştum ve bende olumlu bir etki bıraktı. Bir kere Türklerle beraber olmada Kürt hareketleri içinde en aktif olan bu. Başlangıçta Kemal Pir var, Haki Karer var. Daha önce Öcalan İstanbul THKO’nun içinden bir grupla birlikte DDKO’da deniyor biliyorsunuz. Denizlerin idamından sonra bir ayrışma oldu. Fakat Kürtlerin Türklerle birlikte direnişi anlamında başka böyle bir deneme yok. Bugün de hâlâ PKK'nin üst yönetiminde Türkler var. Türk damarına bu kadar kıymet veren başka bir Kürt örgüt yoktur. 

“Resmi tez ‘Türkmen damarı’ üzerinden anlatıldı, Osmanlı kurulurken Türklerin ve Kürtlerin halk hareketi anlamında nasıl yan yana geldiklerini anlatmadılar” 

-Zaten herhalde devlet de işin bu yanının farkında olduğu ve buna değer verdiği için bunca yıldır kaçıncı kez Öcalan’la uzlaşmayı bu kadar zorluyor, değil mi? 

Şimdi biz Osmanlı tarihini aşağı yukarı kendi çapımızda araştırmış adamlarız. Fuat Köprülü’ydü vesaire Türkiye'deki tezin ne olduğunu biliyorsunuz: “Türkler Orta Asya'dan hareketlendiler. Türkmenistan'a geldiler. Erenlerle tanıştılar. Ahmet Yesevi bunları Şamanlıktan Müslümanlığa taşıdı. Sonra Anadolu'ya girdiler ve de Osmanlı İmparatorluğu'nu kurdular.” Bu tez tabii bizim kafamızdaki kardeşlik fikrini tam karşılayamıyor. Fuat Köprülü bunu daraltıp, dönemin milliyetçi havası içinde sadece Türkmen damarı olarak anlatmış. Biz bir girdik coğrafyaya, tarihe, bir baktık Babai isyanları var, Vefai diye bir tarikat var. Vefai, Kürt önderin kurduğu bir tarikat. Ayfer Karakaya, Vefai tarikatı üzerine iki önemli kitap yazmış. Vefai hareketine girdiğiniz zaman karşınıza Dede Garkın, Baba İlyas ve Baba İshak çıkıyor bakın. Bunların hepsi Vefai ve dönemin en büyük isyanını çıkarıyorlar. Konya'ya iniyorlar ve Konya'da Selçuklular Frenk askerlerini yanına alarak bunları bitirmeye çalışıyor. Ama bitmiyorlar, Anadolu'ya gidiyorlar, 400 tane ocak yapıyorlar. Ve bu 400 ocak Osmanlı’nın kuruluşunun altyapısını hazırlıyor. Şeyh Edebali de bunlardan. Bu damar Kürt ve Türk kardeşliği anlamında en kuvvetli damar. Bu damarı anlatmadılar Türkiye’de. Kürtlerin ve Türklerin halk hareketi anlamında yan yana gelişlerini bilmediğimiz için de bugüne kadar bu iş hep devlet altında beraberlikle anlatıldı. 

“Türkiye bugün üçüncü toplanma konağının sancılarını çekiyor, o tarafa bu tarafa savrulmanın sebebi bu” 

-Bugün de yine “Terörsüz Türkiye” dedikleri projeyi kurgulayanların meseleyi yine “aynı devletin çatısı altında yaşama” şeklinde çerçevelemeye çalıştığını izliyoruz. “Türk-Kürt kardeşliği” vurgusuna neden olan şey de Türkiye Cumhuriyeti devletinin bölgesinde karşı karşıya kaldığı güvenlik riskleri. Masanın karşı tarafındaki Öcalan “demokratik toplum” hedefinden bahsetse de devlet tarafının hiç de böyle bir derdi varmış gibi durmuyor. Yani aslında işin halklar arası boyutu yine geri plana atılmış durumda değil mi? 

Bakın tabii şimdi Öcalan’ın “bin yıllık kardeşlik” diyerek tarif ettiği “demokratik toplum” muhtevasını anlamamız için nerede olduğumuza bakmamız lazım. Türkiye bugün üçüncü toplanma konağının sancılarını çekiyor. O tarafa bu tarafa savrulmanın sebebi bu. 

“Osmanlı’da aşiret ilkel komünden kalma bir teşkilatlanmadır, toprak beyliği değildir; Öcalan komün gerçekliğini bildiği için doğru okuma yapıyor” 

-Okuyucularımızın “üçüncü toplanma konağı” tanımıyla neyi kastettiğinizi anlamaları için sizin tarih okumanıza göre ilk iki “toplanma konağı”nın Türkiye tarihinin hangi aşamaları olduğunu hatırlatır mısınız?  

Birinci toplanma konağı Osmanlı’nın kuruluşudur, ikinci toplanma konağı da Cumhuriyet'in kuruluşudur. Osmanlı’nın kuruluşunun da doğru tarif edilmesi lazım. Bakın, Türkiye'de en büyük eksiklik kimsede bir tarih bilinci olmamasıdır, buna Türkiye'deki devrimcileri de katıyorum. Kaç sene evvel Marks ve Engels yazışıyorlar, “Burada bir kolektif mülkiyet var” diyorlar. Komün gerçeği bilinmeden kolektif mülkiyetin tarif edilmesine imkân yok. Bence Abdullah Öcalan’ın en büyük özelliklerinden bir tanesi komün gerçeğini biliyor olması. O komün gerçeği aslında Vefai tarikatının temsil ettiği damar. O damardır Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran. Osmanlı’nın ilk kuruluşunda toprakta özel mülkiyet yok. Bir de o dönemki tarikatların halk teşkilatları olduğunu görmek lazım. Aşiretin de bir toprak beyliği olmadığını görmek lazım, aşiretin ilkel komünden kalma bir teşkilatlanma olduğuna dair belli tespitler yapmak lazım. 

“Kürt isyanları toprak düzeni bozulduğunda çıkmış” 

-Osmanlı’daki toprak düzeni de emek ve eşitlik kavramlarıyla ters bir makasta ilerlemiyor mu?  

Halkın o gün teşkilat, işçi sınıfı falan arayacak hali yok. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk kuruluşundaki toprak düzeninin ve devlet düzeninin iyi bilinmesi lazım. Çünkü bunlar bozulduğu anda muazzam isyanlar çıkıyor. Önce Şeyh Bedrettin ayaklanıyor, arkasından Celali ayaklanıyor. Niye ayaklanıyorlar? Çünkü topraktan kendilerine eşitlik hakkı verilmiş, adamlar bunu kaybettikleri anda ayaklanıyorlar. Demek ki sonradan bu toprak düzeni bozulduğu anda isyan ediyor Celali ve Bedrettin hareketleri. Başta Osmanlı’nın kuruluşunda, yani birinci toplanma konağında oradalar. Bunun hakkını vereceğiz bir kere. Bu devlet beraberliği değil, bu halk beraberliği. Aşağıdan tarikatlarla, aşiretlerle temsil edilmiş, çoğu konargöçer olan o insanların, komünel özellikler gösteren kitlelerin bu kuruluştaki hakkını vereceğiz. Bin yıllık kardeşliğin temelinde yatan bu olayı bilmiyoruz biz. Sol bu dönem için “feodalizm” deyip geçmiştir. Yani burada bir açılım lazım. Bir tek Doktor Hikmet Kıvılcımlı bu sürecin üzerine ciltlerle kitap yazmıştır. 

İmralı açıldığında Öcalan beni çağırırsa tabii ki giderim, arkadaşım o benim” 

-Bu sonbaharda Öcalan ile devam eden müzakere süreci başlayalı iki sene olacak. Süreç başladığından beri Öcalan’ın farklı toplum kesimleriyle, bazı gazetecilerle ya da sembol isimlerle görüşmek istediğini dile getirdiğini biliyoruz. Size Öcalan'ın sizinle görüşmek istediğine dair herhangi bir mesaj geldi mi?  

Yani çağırırsa tabii ki giderim, İmralı açıldığı takdirde tabii giderim. Arkadaşım o benim. 

"Biz kurbanlık koça döndük, ‘Tutuklanır mıyım?’ diye düşünmem"

-Tabii onu ziyarete gidenin “tutuklanmaması” için başka yasaların da çıkması gerekiyor. Zira biliyorsunuz şu anda yürürlükte olan yasal çerçeve milletvekilleri dışında kimseye o anlamda bir dokunulmazlık sağlamıyor. Yine de risk alır gider misiniz çağırsa?  

Biz kurbanlık koça döndük. Hiç oraları düşünmem. 

“Kürtlerin Osmanlı’nın kuruluşunda asli rolleri var, Atatürk 1924’e kadar bu tarih bilinciyle yürüyor” 

-“İlk toplanma konağı” olarak Osmanlı’nın kuruluşunu anlatırken Kürt aşiretlerin ve tarikatların doğal bir akışta bu kuruluşun bir parçası olduğunu ama tarih yazımında bunun doğru anlatılmadığını savunuyorsunuz. Yani size göre “Türk ve Kürt kardeşliğinin halklar düzeyindeki derinliğinin teslim edilmesiyle ilgili çok büyük fırsat kaçırılmış.” Aynı fırsat sizin “ikinci toplanma konağı” dediğiniz Cumhuriyet'in kuruluşundan hemen sonra da kaçmamış mı?  

Şimdi… 1918’de Atatürk Filistin-Suriye Cephesi'nde 7. Ordu Komutanı. Filistin cephesine İngilizler bakıyor. Burada direnme imkânı yok. Mustafa Kemal ne yapıyor? 40 bin kişilik kuvveti alıyor ve Afrin bölgesine götürüyor. Kendisi de orada bir Kürt ileri gelenin evine yerleşiyor. Orada Kürtlerin içinden direniş örgütleri kuruyor çünkü. Kürtlerin o tarihsel beraberlik içindeki yerini biliyor. Ve bunu yaparak İngilizlerin saldırılarına karşı başarı kazanıyor. Mustafa Kemal Paşa'nın ikinci toplanma konağında Kürtlerle ilişkisinin çok açık bilinmesi lazım. Nasıl birinci toplanma konağı anlatılırken ulusalcı çevrelerde “tarihçi” diye ortaya çıkan adamlar Vefai tarikatını bypass ederek bir tarih anlatıyorsa, ikinci toplanma konağındaki bu zenginlikler de bilinçli biçimde bypass ediliyor. 

Erzurum Kongresi’ni toplamadan 7 Haziran 1919’ta Diyarbakır ve Mardin eşrafına telgraf çekiyor. Orada tarihi bir Kürt-Türk kardeşliğinden söz ediliyor. Çünkü Atatürk’ün tarih bilinci var ve biliyor ki “Kürtler bu kardeşlik damarı üzerinden Kurtuluş Savaşı içinde yer almadığı takdirde kurtuluşun yapılmasına imkân yok. Bu yüzden de 1921 Anayasası ile Kürtlere “muhtariyet” veriyor, değil mi? Hatta “muhtariyet”in merkezi hükümette olan ilişkilerini tarif ediyor. İkinci toplama konağının en büyük karakteristiği bu; yani Güney Doğu Anadolu dediğimiz o “Kürdistan” denilen coğrafya, işin içine giriyor. Demek ki ikinci toplanma konağı Kürtlerle kardeşlikle başlıyor. Erzurum Kongresi sonunda Kürtlere yapılan tebliğ ile tekrar kardeşlik gündeme geliyor. Ve Atatürk 1924'e kadar bu kardeşlik üzerinden yürüyor. Hatta 1923'ün sonunda biliyorsunuz Eskişehir-İzmit konuşmalarında gazeteciler tarafından kendisine sorulunca, “Kürtler Anadolu'ya doğru yayılmışlardır. Buna bir sınır çizmek toprağımız için felaket olur. Yoğun yaşadıkları bölgelerde özerklik vermek lazım” diyor. Kazım Karabekir biliyorsunuz 1923 sonu tesadüfen istasyonda yapılan toplantıya katılıyor. Burada vahim bir olayla karşılaştığını anlatıyor; “Bunlar hala Kürtlere özerklik verilmesini anayasaya koymaya çalışıyorlar. Demek ki Atatürk'ün bir çabası var” diyor. 


“Kopma Atatürk’ten gelmiyor, işi bozan Cibranlı Halil Bey; Öcalan da ‘Bir Halkı Savunmak’ kitabında anlatır” 

-Ama Atatürk bu söylemini 1924’ten sonra devam ettirmiyor ya da ettiremiyor.  

Bunu kim bozdu, onu da ayrı tartışmak lazım. Ama bana kalırsa Miralay Cibranlı Halid Bey bozdu. Hatta Muş Milletvekili İlyas Sami Erzurum’a kadar geldi onunla konuşmaya. Arada akrabası Binbaşı Kasım da vardı. Bir isyan durdurulmaya çalışıyor. Halid Bey’e teklifler yapılıyor, bazısı kendisine milletvekilliği teklif edildiğini bazısı komutanlık teklif edildiğini söyler. Demek ki Atatürk bu isyanı durdurmaya çalışıyor. Abdullah Öcalan'da “Bir Halkı Savunmak” kitabında Cibranlı Halid Bey’i bu konuda eleştiriyor. Bunun bir değerlendirilmesinin yapılması lazım. Kürtlerin iki toplanma konağında da, yani hem Osmanlı kuruluşunda hem Cumhuriyet'in kuruluşunda, asli bir unsur olarak görevleri var. Sonra nerede kopmuş? Bu kopma Türkiye'ye ne bedel getirmiş? Abdullah Öcalan'ın söylediklerine göre takip ettiğimiz zaman başka bir gerçektir. Ben de kopmanın Atatürk'ten geldiği kanaatinde değilim. Atatürk’ün bir çabası var, Türkiye’yi toplamak için bir çabası var. Şimdi demek ki biz bugün tekrar Türkiye'nin toplanmasını dert edenler olarak bu iki toplanma konağının karakteristiğini iyi anlamalıyız. “Bin yıllık kardeşlik” söyleminin kökenini iyi bilmeliyiz. 

“Ben cezaevindeyken 98 CHP milletvekili ziyaret etti, bizi sahiplendiler” “Cezaevinden çıktıktan sonra 2017’de Veli Ağbaba daveti getirince CHP’ye katıldım” 

-Bugün Türkiye’nin bir anlamda Osmanlı ve Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki üçüncü kritik evrede olduğunu düşündüğünüzü anlıyorum. Bu size göre de bir “rejim değişikliği” aşaması mı yoksa rejimi de aşar biçimde sınırlara da etki edebilecek bir aşama mı?  

Ben 2016'da hapishaneden çıktığımda arkadaşları topladım ve yeni toplanma konağında nasıl bir pozisyon izleyeceğimizi konuşmaya başladık. Bizim gücümüz yok bunu yönlendirmeye falan. Ama biz kendi tercihlerimizi söyleyeceğiz ama. O konuşmaların sonucunda biz Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılma kararı aldık. 2017’de CHP’den bir çağrı yaptılar bana, ben de karşılık verdim. 

“Ben devrimci adamım, CHP’li olmama imkân yok” “Ama devrimcinin minimum programları vardır, maksimum programları vardır” 

-Daveti size hangi CHP’li getirmişti?  

Veli Ağbaba, Kılıçdaroğlu’nun yanından arayarak davet etti. “Seni burada görmek istiyoruz” dediler. Şimdi her şeyi doğru anlatmak lazım. Ben hapishanedeyken 98 CHP milletvekili ziyaretime geldi. Veli Ağbaba bunlardan biriydi. Yani cezaevinde bana bir sahiplenmeleri oldu. Sonra 2017’de davet geldiğinde onlara şunu söyledim: “Benim Cumhuriyet Halk Partili olmama imkân yok. Ben devrimci bir adamım, hep de öyle kalacağım. Ha bugün ‘devrim olacak’ diye bir strateji yapmaya imkân yok. Devrimcinin de minimum programları var, maksimum programları var.” 

“CHP’ye iktidarı değiştirmek için tarihsel bir sorumluluk düştüğü için katıldım, devrimcilik çıtasını mecburen indirdim” 

-Devrimcilik çıtasını indirmek zorunda kaldınız yani…  

Mecburen indirdim. Türkiye'nin zaten temel sorunu demokratik devrimini tamamlayamamış bir ülke olması. Bizim devrimciler olarak yorumumuz şudur; demokratik devrimin tamamlanması için atılacak her adım bizim için onurlu ve arkasından gidilebilecek bir potansiyel taşır. O zaman onlara da söyledim; ben Cumhuriyet Halk Partisi'nin tüzüğüyle bilmem nesiyle meşgul olmam. Ama onlara tarihsel bir sorumluluk düştüğünü düşündüm. O tarihsel sorumluluk Türkiye'yi tekrar derlemek toplamaktır. CHP’nin yapacağı örgütlenmeyle Türkiye'de iktidarı alma potansiyeli taşıdığını düşünüyordum. Herkesin kendi inançlarına göre böyle bir ittifaka gelmesi, ufkunu anlatması gerektiğini düşünüyordum. Ben de kendi kararımca devrimci gelenek içinden gelen birikimi buraya taşımayı düşündüm. Benim CHP içindeki faaliyetim bu çizgide oldu. Onun tarihi fonksiyonlarını desteklemek için girdim. Orada bir çaba oldu işte, Altılı Masa bir araya geldi. İlk defa oldu bu. Kürtlerin de bu çabanın içine alınması gerektiğini düşündüm. 

-Nitekim Kürtler de o siyasi mimarinin bizzat içinde olmasalar da yanında ya da çeperinde oldular. Kemal Kılıçdaroğlu 2023’te cumhurbaşkanı adayı olarak bazı Kürt illerinde batı illerinden fazla oy aldı. Hatta aynı yan yana gelme hali 2024’teki yerel seçimlerde de “Kent Uzlaşısı” üzerinden oldu. CHP onun için de bedel ödedi, ödemeye devam ediyor. En çarpıcı örneklerden biri mesela Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in hâlâ görevine iade edilmemiş olması değil mi?  

Bu olay eksiğiyle fazlasıyla bir yere kadar geldi. Ondan sonra yapılacak çaba bu birikimi dikkate alarak yapılması gereken bir çabadır. Yani tartışılacak olan olay parçalanma değil, aksaklıkların tespit edilerek giderilmesidir. 

-O hâlde siz Türkiye bu “üçüncü toplanma konağı”na doğru giderken Kürtlerin muhalif partiler ve muhalif toplum kesimleriyle birlikte hareket etmeye devam etmesi gerektiğini mi düşünüyorsunuz?  

Bugün içinden geçtiğimiz toplanma konağında, Kürtlere bu konağın karakteristiğine göre yaklaşılmasını düşünüyorum. 

“Cumhurbaşkanı'nın hedefi başkaysa oyuna gelmeyeceksiniz yani” 

-Ama biliyoruz ki Cumhurbaşkanı Erdoğan tam tersini hedefleyen bir oyun planı kurdu. Hayat boyu başkanlıkta kalmasının önünü açacak anayasa değişikliği için Kürt seçmeni muhalif bloktan kopartma hedefiyle hareket etmiyor mu?  

Ama oyuna gelmeyeceksiniz yani. 

“Öcalan oyuna gelmez, prensip adamı, üçüncü toplanma konağına prensipli şekilde geliyor” “Argümanları ortadayken ‘İktidar ile anlaşma yapar’ sonucuna varamayız” 

-Size göre Öcalan “oyuna gelir” mi?  

Gelmez. Öcalan prensip adamı. Bu ülke Öcalan'ı tanımıyor. Öcalan üçüncü toplanma konağına prensipli bir şekilde geliyor. “Bu mücadele yok olma durumuyla karşı karşıya kalan Kürtlüğün varlığını ispat etme mücadelesidir. Ve burada bir sonuç çıkardık. Kürtlüğün kaybolmak üzere olan varlığını ispat ettik. Şimdi yeni bir aşamaya geldik diyor. Bundan sonra iki toplanma konağına uygun olarak üçüncü toplanma konağına girerken özgürlükler ve federasyon teklifi yapmayacağım” diyor. Tarihi arka planı işin içine oturtarak yapıyor bunu. Bu ortadayken kalkıp onun için “İktidar ile böyle bir anlaşma yapar” sonucuna varamayız. Yazdıkları ortada. Ülkenin demokratik bir yapıya kavuşmasını temel argüman olarak koyuyor. Ama bunlar tartışılmıyor, bambaşka bir tartışma var ortada. 

“68 ruhunun hâlâ devam ettiğini düşünüyorum, Saraçhane’de de üniversite kapılarında da bunu gördüm. “68 devrim stratejisi falan değildi ama bir devrimin tahayyüllerde olabileceği düşüncesini Türkiye’ye kazandırdı” 

-Eğer Öcalan ülkenin topyekûn demokratik bir yapıya kavuşmasıyla bu kadar ilgiliyse, neredeyse bu sürece paralel olarak 19 Mart 2025’te başlayan Türkiye’nin ana muhalefetini yargı eliyle çökertme operasyonları konusunda nasıl bu kadar nötr kalabiliyor sizce? Bunu soruyorum çünkü geçen seneki Saraçhane protestolarından beri bu işin toplumsal boyutunu sanki görmezden geliyor gibi bir hali oldu. Bu arada Saraçhane’de tutuklanan gençler arasında gazeteci kızınız Zeynep Kuray’ın da olduğunu hatırlatmış olayım 

Evet, içindeydi. O gençlerin üniversitelerden çıkıp o direniş ruhunu alanlara taşıması 68 ruhunun hala devam ettiği fikrini uyandırdı bende. İkincisi, Denizlerin, Mahirlerin ölüm günlerine ve anılarına sahip çıktılar. Bakın 68 bir feda hareketiydi, bir devrim stratejisi falan değildi. Arkadaşları idam edilmekte olan insanların fedaya yürümeleridir. Bunda da komün dürtüleri vardır. Arkadaşlarını kurtarmak için orada şehit oldular. Şimdi bu Türkiye'ye bir şey kazandırdı; bir devrimin tahayyüllerde olabileceği gerçeğini koyduk. İkincisi de bu tahayyüllerin gerçekleşmesi için öncü kadroların her şeyi göze alarak kendilerini feda etme pahasına bile olsa önde yürümeleri gerekir. “İcap ederse önde yürüyenler kendilerini feda ederler” düşüncesi Türkiye'de tutmuştur. Öcalan'ın ülkenin demokratikleşmesi konusunda yazdığı binlerce sayfalık kitabı var. Ancak bu kitapları üzerinden yapılmış kapsamlı bir eleştiri ya da değerlendirme göremiyoruz. 


-Siz Saraçhane’de bunu mu gördünüz? 
 

Hem Saraçhane’de hem de üniversite kapılarında bunu gördüm. Bütün o kargaşanın içinde devrimci önderlere ve onların anılarına sahip çıkmaları çok önemli kazanım. 

“Bizi artık bu toplumun hafızasından söküp atma ihtimalleri artık yok” 

-68 kuşağının devrimci önderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan idamlarının 53’üncü yılında, yani geçen seneki anmalarının Saraçhane protestoları dönemine denk gelmesinden ve her senekinden daha kalabalık olmasından bahsediyorsunuz.  

Evet, tabii o anma yapıldı. Binlerce çocuk Dolmabahçe'ye gitti. Amerikalıları denize döktüğümüz yere geldiler, yemin ettiler. Abilerinin açtığı yolda yaptılar bunu. Bizi artık bu toplumun hafızasından söküp atamazlar. Biz bu önder arkadaşlarımızın önde yürüyüp kendilerini feda etmelerinin karşılığı olarak toplumun hafızasında bunu yarattık. Artık bizi sökme ihtimalleri yok yani. Bakın bu önemli. Yalnız evlatlarımıza değil, halkımıza aktardığımız bir gelenek direniş. 

“Öcalan Türkiye devrimci hareketini çok asil biçimde kucaklamıştır” 

-Siz bugün Türkiye toplumunda bütün kısıtlamalara rağmen bir biçimde devam eden protesto geleneğinin siz devrimcilerin ektiğiniz tohumların sonucu olduğunu düşünüyorsunuz.  

Elbette. Ayrıca Abdullah Öcalan'ın bu birikime olağanüstü saygılı olduğunu görüyorum. Abdullah Öcalan Türkiye devrimci hareketini çok asil biçimde kucaklamıştır. 

“CHP’nin Kasım 2023 kurultayında devrimcilerin temsilcisi olarak PM’ye aday oldum, orada ne oldu da seçilmedim bilmiyorum” 

-Siz CHP’nin “mutlak butlan” kararıyla yok sayılan Kasım 2023 Kurultayı’na katılmıştınız değil mi?  

Oradaydım, kongreye de bir boyutuyla da dahil oldum. 68'den ve 78'den kalmış devrimciler, bu toplanma konağına bir üyemizle birlikte katılmayı uygun gördüler Parti Meclisi’nde benim olmamı istediler. Ama ben Cumhuriyet Halk Partisi'yle hiçbir pazarlık yapmış bir insan değilim. Ben namuslu bir biçimde sadece birikimimi aktarmak isterim. Yoksa ben Türkiye'yi toplayacak adam değilim bir kere, kendimi toparlamayla uğraşıyorum. Cumhuriyet Halk Partisi içinde müdahale edeceğim bir emeğim yok, devrimciyim ben. Sonra orada neler oldu bilmiyorum, fazla da girmek istemiyorum o işlere. Yine de 200 oy aldım. Sonra bunlar kendi aralarında ayrıldılar. O zaman biz taraflara “ayrım yapmayın” dedik. Önemli olan yenilginin geldiği noktayı bulmaktı. Kendi birikiminizi doğru değerlendirip doğru yere kanalize etmek gerekliydi. Ama onun yerine bir Genel Başkan çıkıyor kongrede “Hançerlendim” diyor. Bunun bir kavga çıkaracağı belli. Biz bu kavgaya girmedik. 

-“Biz” dediğiniz kaç kişiydi, delegeler içindeki “devrimciler”?  

Yaklaşık 200 delege oy verdi bana. 

“CHP’den ayrılanlar henüz Kürt meselesiyle ilgili lafını söylemedi, etrafında dolaşıyorlar” 

-Kemal Bey'in bu yaptığıyla Türkiye'ye zarar verdiğine inananlardan mısınız yoksa bu yorumları abartılı mı buluyorsunuz?  

Ben beş sene birlikte mücadele ettiğim bir adama bugün sokaklarda “hain” gibi laflara karşıyım. Bizim için esas kriter bütün bu kavgalar, gürültüler, itişmeler bittiği andan itibaren Türkiye'nin toplanma konağı konusunda edecekleri laf. Daha bu ayrışmanın Türkiye'nin toplanma konağına dair son lafları etmediğini de biliyoruz. Bu ayrışma bizim için toplanma konağına yönelik söyledikleri sözle ciddi bir anlam bulacak. 

Abdullah Öcalan'ın Kürt meselesinde yapmış olduğu açılıma karşı bir cevap var şimdi. Devlet Bahçeli’nin burada bir inisiyatifi var ve ben bu inisiyatifi takdir ediyorum. Cumhuriyet Halk Partisi'nde böyle bir şey yok, etrafında dolanıyorlar. Şafağın sahibi, “Ben varlığı ispat ettim. Şimdi bu varlığı bundan önceki iki toplanma konağına göre mevzilendiririm” diyor. Bu taraftan tek kelime yok. Şimdi Kürt vilayetlerini ziyaret etmekle kapanacak bir iş değil bu. 

-Bunu Özgür Özel'e mi söylüyorsunuz?  

Hepsine söylüyorum. Yani oraya gidip öyle misafirlik yapanlara söylüyorum. Bizim bunlardan ayrıldığımız nokta bu. 

“CHP’den ayrılanların tarihsel misyon açısından ne yapacaklarını henüz izliyoruz” 

-CHP içinde bahsettiğiniz ayrışma nihayetinde Özgür Özel liderliğinde 91 milletvekilinin Yeni Parti’yi kurmasıyla sonuçlandı. Bu siyasal gelişmeyi Türkiye açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Cumhuriyet Halk Partisi'ni Avrupa'daki sosyal demokrasi hareketiyle karıştırmamak lazım. Avrupa'daki sosyal demokrasi hareketi, işçi sınıfı hareketinin içinden çıkmıştır. Bizde böyle güçlü bir işçi sınıfı hareketi ve içinden çıkan bir sosyal demokrasi yoktur. Atatürk, tarihsel dinamiklerle sınıfsal dinamikleri bir partinin içinde toplamış, ekonomi politikayı da buna göre düzenlemiş. Cumhuriyet Halk Partisi'nden ilk büyük kopuş Demokrat Parti ile birlikte olmuştur. Bu ayrışmada Amerika’dan destekle alınan traktörler, benzin istasyonları vesaire de rolü vardır. Bütün bu süreçlerde Cumhuriyet Halk Partisi taşıdığı tarihsel dinamikleri programına doğru dürüst yansıtamamıştır. Dev-Genç zaten bu zeminde ortaya çıkmıştır. O tarihsel dinamikler biz tekrar emek ekseninde tarif etmişizdir. Ve CHP’nin üzerinde oturduğu tarihsel dinamiği işçi sınıfına, yoksula ve köylüye taşımaya çalışmışızdır. Yolumuzun nasıl kesildiği bellidir. 

Bugün gelinen noktada CHP’den bu ayrılmanın tarihsel dinamikler açısından nasıl şekilleneceğini izliyoruz. Türkiye'nin demokrasisi için tabii ki her çaba kıymetidir. Ben size söyledim; ben Cumhuriyet Halk Partisi’nden hiçbir tahribat yapmadan çıktım. O birikime saygılıyım, o birikimin ne olduğunu biliyorum ben. Ama şimdi Türkiye öyle bir kavşağa geldi ki toplanma konağında Kürt meselesini de işin içine alarak yapılacak çözüm bizim için Türkiye'de demokrasi mücadelesinin temel taşı haline dönüşmüştür. CHP’den ayrılanlar bu tarihsel misyon açısından ne yapacaklarını daha tam olarak ortaya koymuş durumda değiller. Biz içine Kürt meselesinin çözümünün de içine katıldığı bir tarihsel dinamik tanımlamaktan yanayız. Bunu işin içine nasıl katacaklarını açık bir şekilde görmek istiyoruz, bizim tavrımız bu. 


“Biz Cumhuriyet çocuğuyuz, Atatürk’ün birikimine ihanet etmek bizim işimiz değil” 

-CHP’nin bölünmesine dair çok şey söylüyorsunuz ama Türkiye’nin bugün bu halde olmasının kök sebebi olan iktidar partisi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin uygulamaları karşısındaki samimi görüşünüzü de duymak isterim. Rejim değişikliği kaygınız var mı mesela?  

Biz Cumhuriyet çocuğuyuz. 

-Peki bugün konuştuğumuz Cumhuriyet sizin babanızın valilik yaptığı Cumhuriyet ile aynı karakterde mi sizce?  

Hayır. Cumhuriyet’teki özellikle Atatürk'ten sonraki kayıpları biliyoruz. Atatürk'ün birikimine ihanet etmek bizim işimiz değil. Biz ayrıyeten Atatürk öncesi bu toplumdaki aydınlanma damarını da biliyoruz. Bizim buradaki düşünce sistematiğimiz belli. Konu toplanma konağı. Bu toplanma konağının karakteristiği elden kaybedildiği anda istediğiniz kadar parlak laf edin, istediğiniz kadar çıkın orada burada konuşma yapın, toplanma konağının karakteristiğine uygun hareket etmediğin zaman zaten hiç başarıya ulaşamazsınız. 

“Türkiye’nin parlamenter sisteme dönmesi gerekiyor” 

-2028 yılındaki seçimi de bir biçimde Tayyip Erdoğan kazanırsa neredeyse ömrünün sonuna kadar yönetimde kalmış, Türkiye tarihinde ülkeyi en uzun yönetmiş lider olacak. Bugün devam eden kendisinden sonra oğlunun ya da damadının bayrağı devralmasına tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunun tartışılabiliyor olması aslında rejimin niteliğine yönelik bir tartışma değil midir?  

Bakın 'Kor' kitabımda aydınlanmanın ve Cumhuriyetin bizim için ne değerli olduğunu Türkiye'nin parlamenter sisteme dönmesi gerektiğini ve Türkiye'deki özgürlükler alanının genişletilmesi gerektiğini yazdım. Bunlar bizim vazgeçeceğimiz fikirler değil. Biz devrimciyiz. Deniz Gezmiş'in “tam bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü” ile başladı biliyorsunuz. O meşhur yürüyüş Anıtkabir'de bitti. Biz Türkiye' de hangi damarın insanı olduğumuzu, nereden geldiğimizi biliyoruz yani. Ben 1934 yılında Mülkiye'yi bitirmiş ve 45 yıl bu ülkede Kaymakamlık yapmış, vali muavinliği ve valilik yapmış bir adamın oğluyum. Benim annemin Atatürk ile beraber bir resmi var, onu size göstermek istiyorum. Biz aydınlanma ve Cumhuriyet birikimlerinin devamıyız. 

"Türkiye’deki demokratik devrimin tamamlanamamış olmasını Atatürk üzerinden değil sınıf gerçeği üzerinden konuşmalıyız” 

-“Biz devrimciyiz” dediğiniz anda otomatikman bugünkü siyasi konjontüre ilişkin bir değerlendirme yapmış olmuyorsunuz ama. 

Dev-Genç'in en büyük özelliği şu. Dev-Genç, Cumhuriyet Devrimi'ni Atatürk'ün bu ülkeye kazandırdıklarını temel alarak sosyalist yorum yapmış bir damar. Ben Dev-Genç’in kuruluşunda yer almış bir insanım, bizim kuruluşumuzdaki damar budur. Hepsi de benim arkadaşım. Deniz'i, Mahir'i, Sinan'ı, Kadir'i, Alparslan'ı, Cevahir'i, Sebahattin'i… Hepsi bizim samimi arkadaşımız. Dev-Genç, İstanbul'da DÖB, Ankara'da, FKF'li gençlerin kurduğu bir örgütlenmedir. Ben de silahlı kuvvetlerden geldim. Dev-Genç’in kuruluşundaki gerçek dinamikler bunlardır. Onun kuruluş aşamasındaki ideolojik yaklaşımını ve felsefi ruh halini iyi biliyorum. Biz Cumhuriyet Devrimi'ne bağlıyızdır. Biz Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nın komutanı olduğu modern bir ülke yarattığını biliyoruz. Modern Türkiye'den, bu birikimlerden asla vazgeçilmemesi gerektiğini bilen insanlarız. Ama demokratik devrim tamamlanamadı ki bunun Atatürk üzerinden değil, Türkiye'deki sınıf gerçeği üzerinden konuşulması lazım. Türkiye'deki sınıfın demokratik devrime kapalı oluşunun ideolojik olarak açıklamasını yapmak lazım. 

“Türkiye’de sınıfın demokratik devrime kapalı olmasının Doğu toplumu olmakla derin bir ilişkisi var” 

-Sizce Türkiye’deki sınıflar neden 2026 yılına kadar demokratik devrime kapalı olarak geldi?  

Bunun da Doğu toplumu olunmasıyla ve Doğu toplumundaki sermaye hareketleriyle derin bir ilişkisi vardır. Ağır bir teorik sorumluluğu var bunu anlatmanın. Sizin bu konuşmanızı bununla boğmak istemem. 

-Ben isterim zira işin kalbi burası.  

Türkiye demokratik devrimini tamamlayamamışsa, sınıf üzerinden konuşmamız gerekiyor. Biz zaten 1968'de bunu önce içerde sınıf üzerinden konuşup, sonra arkadaki Amerika’ya karşı çok ciddi bir antiemperyalist damar ortaya koymuşuz. Onun için bizim Türkiye'nin bu temel meselesinde fikrimiz bellidir. Yani buradan taviz verecek insanlar değiliz biz. Ama bir toplanma konağının geldiğini görüyoruz. Burada özellikle kendilerine “ulusalcı” denilen arkadaşların bir karşı çıkış potansiyeli içinde olduğunu görüyoruz. Ve bu karşı çıkış potansiyelini Atatürk'e dayanarak kullandıklarını görüyoruz. Bir Atatürkçülük havası yayıyorlar Türkiye'ye. 

-Cumhuriyet devriminin kazanımlarının tamamen tırpanlandığı, hatta Cumhuriyet devriminin belki de resetlendiği bir toplanma konağı da olabilir diye bir kaygı var geniş muhalif toplum kesimlerinde. Sizde var mı bu kaygı?  

Kendileri bilir. Biz elimizden geldiği kadar doğrusunu söyleriz. 

-“Kendileri bilir” derken kimi kastediyorsunuz?  

Buna karar verecek herkesi. 

“Böyle gitmez, her şey olabilir” 

-Buna normalde karar vermesi gereken toplum. Fakat seçimlerin mahiyetini tartışmalı hale getiren asıl şey iktidarın yargı eliyle muhalefet partilerinin dizaynına soyunması değil mi? CHP’ye “mutlak butlan” kararı çıkartılıp Kemal Kılıçdaroğlu koltuğu geri oturtularak CHP’nin anketlerde birinci parti olma vasfı ortadan kaldırılmaya çalışılmadı mı?

Doğru. 

-Bir ana muhalefet partisinin liderinin bir biçimde iktidar tarafından atanmış olduğu halde yapılacak seçim hakiki bir seçim olabilir mi sizce?  

Ben size bir şey söyleyeyim. Toplanma ruhunun kaidesine, kuralına, felsefesine uygun davranmamış olursa, isterlerse gökten yıldız yağdırsalar problem daha öteye taşınır. Onu biliyorum, bu iş bitmez. Bu yaklaşmakta olduğumuz şeyin de bir “toplanma konağı” karakteri alması için bundan önceki iki toplanma konağının ilkelerine uygun hareket etmek lazım. Onun için hepsinin bu toplanma konağına yönelik fikirlerini öğrenmek istiyorum. Bakın Türkiye böyle gitmez. 

-Ne olabilir?  

Her şey olabilir. Türkiye böyle gitmez. 

-Her şey dediğiniz darbe mi, iç savaş mı, ayaklanma mı?  

Yani politika içinde tavır alma. Toplanma konağının karakterine göre tavır alma belirleyici olacak burada. Biz tarihi görevimizi yapıyoruz. Diyoruz ki, toplanma konağı bu nitelikte olduğu takdirde bu olay ileri doğru gidebilir diyoruz. Şimdi ben size soruyorum. Toplanma konağında bizim dediğimiz sistematiğe uygun bir şey var mı iki tarafta da? Kılıçdaroğlu veya Özgür Özel diye ayırdığımız taraflarda var mı? Yok, değil mi? 

“Bizim CHP içindeki ya da Kürt hareketi içindeki tartışmalara dahil olmamızın anlamı yok” 

-Benim gördüğüm tablo sizin tarif ettiğiniz kadar net değil açıkçası. 19 Mart sonrası tabanından çok büyük baskı altında olmasına rağmen Özgür Özel TBMM’deki komisyona da tüm sürece de katkı sundu, karşısında durup muhalefet etmedi. Kemal Kılıçdaroğlu keza Kürtlerin 2023’te desteklediği aday olduğu için 2023’te AKP iktidarının videolarında Cemil Bayık ile aynı kareye konuldu.  

Ama öyle bakın. Öyle gidip “Diyarbakır'ı ziyaret ettim, sizi seviyorum” falan filan ile olacak şey değil bu. Burada bir alternatif var. Öcalan demokratik toplum istiyor, demokratik siyaset istiyor. Bugünkü toplanma konağının karakteristiğindeki siyasal güçler daha başka bir pozisyonlardalar. Onun için beklemek lazım. Biz kendi tavrımızı koyuyoruz. Cumhuriyetin karşısındaki tavrımızı koyuyoruz. Toplanma konakları hakkındaki fikrimizi koyuyoruz. Uyarlar, uymazlar. Kendi bilecekleri iş. Uymadıkları takdirde Türkiye'nin nelerle karşılaşacağı bellidir. Kendilerine bakıyoruz yani. 

Bize göre Abdullah Öcalan tarihsel görevini yapmıştır. Ve o izler üzerinden yürüdüğü takdirde Türkiye'nin öndeki birçok problemin halledileceği fikrindeyiz. Bizim Kürt hareketinin içindeki tartışmalara müdahil olmamızın bir anlamı yok. Biz kendi düşüncemizi anlatıyoruz. Ben Kürt hareketini eleştirerek, onun içine bulaşarak bir tarihi görev yapılacağına inanmıyorum. Onu kendi evrimi içinde bırakmak lazım. O bileşenleri falan filan kendi evrimi içinde bırakmak lazım. Ben Abdullah Öcalan’ı esas takip edilmesi gereken insan olarak görüyorum. Burada bize ne görev düşüyor ben onun peşindeyim. Türkiye'de 64 senedir emek veren, kendine göre teslim olmamış, direnen ve hala ilk baştaki ilkelere bağlı kalan bir insan olarak “Biz ne katarız?” onun peşindeyim. 

Biz Öcalan’ın bu çabasına büyük önem veriyoruz. Çünkü Türkiye'nin demokratikleşmesi de Kürt meselesinin halledilmesi çok hayati bir önem taşıyor. Bu mesele halledilmediği sürece Türkiye'nin demokrasiyle yüz yüze gelmesinin imkânı yok. Zaten İmralı da söylemiş “Ben son defa deniyorum. Bunu başaramadığımız takdirde de hep beraber Kürtlerin kimlerle beraber olabileceğini görürüz” demiş. O yüzden de bugün hepimiz Osmanlı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu temsil eden o iki toplanma konağını dikkate alarak, Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı şartlarında Kürtlerle ilişkileri nasıl yürüttüğünü bilerek, adeta bir yeni Kurtuluş Savaşı’na nasıl yürünmesi gerektiğinin farkında olmamız gerekiyor. Asıl çerçeve budur yoksa ben Cumhuriyet Halk Partili falan değilim. Ne diye gireyim şimdi o “sen mi ben mi” kavgasına. Bir taraf tutmama gerek yok. 

“Kılıçdaroğlu’nun aynı oyu alacağına inansam zaten orada olurum” 

-2023’ü kendi deyiminizle bir “toplanma konağı” olarak gördüğünüz için sağ partilerle ittifaka rağmen Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklediniz. Nihayetinde Kılıçdaroğlu kaybetti ama yüzde 48 oy aldı. Bugün ona oy verenlerin büyük bölümü hayal kırıklığı içinde. Aynı oranı sanki bugün rüyasında göremez. Haksızlar mı? 

Kemal Kılıçdaroğlu'nun aynı oyu toplayacağına inansam zaten orada olurum. 

“İmamoğlu’na ‘Tarihin eli omuzunuzda, acele etmeyin, CHP’de liderlik kavgasına girmeyin’ demiştim” 

-Kılıçdaroğlu’nun yanında değilsiniz ancak Özgür Özel’e de aynı ölçüde mesafeli olduğunuz seziliyor. Neden?  

İmamoğlu'nu ziyaret ettik değil mi? Kurultay süreçlerinden iki sene önce, yeni seçilmişti aşağı yukarı. 'Kor' kitabımı kendisine takdim ettim. Bu kitapla beraber benimle resim çektirdi. Orada kendisine bir şey söyledim. “Tarih sizin omuzunuza elini koymuştur” dedim. Şimdi bunu nasıl belediye başkanı nasıl olduğu çizgisinde tartışmadım ben, belediye başkanı olması gerçekliği üzerine söyledim. Dinledi beni. “Tarihin eli omuzunuzda. Şimdi ne yapacaksınız?” diye sordum. Bu kadar net sordum yani. Bana gayet saygılı davrandı. “Siz ne düşünüyorsunuz?” diye o bana sordu. “Sakın Cumhuriyet Halk Partisi için de bir liderlik kavgasına girmeyin. Acele etmeyin. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi içinde bir liderlik kavgasına girmeniz, Cumhuriyet Halk Partisi'nde bölünmeyle neticelenir” dedim. 

“İmamoğlu’nun erken patlatmasını eleştiririm ama işi haddini aşan yorumlara da götürmem” 

-Ankara’da iktidar çevrelerinde kendilerine “devlet” diyen birtakım adamlar bir senedir şöyle konuşuyor: “Bu devleti yönetmek Ekrem İmamoğlu'na bırakılmayacak kadar önemli bir iş. Ekrem İmamoğlu bir takım dış mihrakların adamıydı.” Anti-emperyalist mücadelenin içinden gelen birisi olarak size sorayım; İmamoğlu’nda böyle bir şey görüyor musunuz?  

Böyle haddini aşan bir yorum yapmam ben. Benim öyle bir kafa yapım yok. Ben İmamoğlu’nun bu atağını yanlış bulurum o ayrıdır. Erken patlatmasını eleştiririm ama bunu oralara götürecek kadar yapmam. 

“İnönü döneminden itibaren Türkiye’nin Amerikan emperyalizmine nasıl adım adım teslim edildiğini konuşmamız lazım” 

-Ankara'daki NATO zirvesi size ne düşündürdü? Devrimci anti-emperyalist mücadelenin Türkiye’de tamamen kaybedilmiş bir mücadele olduğunu teyit eden bir şey mi oldu mesela size göre?  

1940'lı yıllarda İnönü döneminde Amerika ile anlaşmalar yapıldı. 1952 yılında NATO'ya girildi. Bizim kuşağımız bu tercihe karşı çıkmanın bütün bedellerini ödemiş bir kuşaktır. Bunu yaşayarak biliyoruz. Ben, Deniz Lisesi'nden 12 Mart döneminde 15 yaşındaki liseli çocukların nasıl sökülüp atıldığını, 68 kuşağının önderlerinin nasıl katledildiğini biliyorum. Bütün bunlara rağmen antiemperyalist damarın Türkiye'den sökülüp atılamayacağını da biliyorum. 

Türkiye'yi teslim alma hareketinin kurduğu teşkilatlanmaları konuşacaksak, bunu 1948'den itibaren konuşmamız gerekir. Bunun Cumhuriyet Halk Partisi'ni ilgilendiren bir yanı da var. Çünkü bütün bağlayıcı imzaları, Atatürk'ten sonra Cumhurbaşkanı olan ve CHP Genel Başkanı sıfatını taşıyan İsmet İnönü attı. İnönü döneminden itibaren ülkemizin Amerikan emperyalizmine nasıl adım adım teslim edildiğini konuşmamız lazım. Biz başından itibaren NATO'ya karşıyız ve bu tavrımızı hiç bozmadık. Bizim tavrımız nettir: NATO'ya karşıyız. (CANSU ÇAMLIBEL - T24)

Hiç yorum yok