Fransa’da 17 Ekim sarsıntısının asıl yaratıcıları: Mahallelerden gelen göçmen, yoksul, güvencesiz işçi gençler (VİDEO)
Önemlice bölümü göçmen ve yoksul ağırlıklı mahallelerinden gelen gençler, liseliler, üniversite öğrencileri ve işsiz, güvencesiz, düşük ücretli, bir nevi akıcı, durgun, saklı ve yoksul göreli artı-nüfus içine itilmiş, bu sistemde artık bir gelecek göremeyen ağırlığını gençlerin oluşturduğu güvencesiz işçiler. Bu kesimler de işçi sınıfının bileşenleriydi, ama sendikalı kesimlerin ve solun geleneksel rutin hareket tarzına pek uymayan, farklı hareket ve düşünce tarzına, daha büyük bir birikmiş bir öfkeye sahip kesimleriydi. Devletin 17 Ekim’de geleneksel sol ve sendikal hareketi yasak ve engellerle etkisizleştirmeye dönük geleneksel taktiğini boşa çıkartan, polisi beklemediği bir mücadele biçimine çekerek zayıflatan da bu kesimlerin hareket tarzıydı
Fransa işçileri, gençleri, halkı yine, yeniden, bir daha yaptı: İktidarın, polisin, jandarmanın, bankaların, lüks sermaye markalarının canavarlık kibrini cart diye çizdi, Fransa’yı ve Paris’i salladı, dünya çapında sınıfdaşlarının, gençlerin “Fransızca konuşma”sına dair, isyan ateşlerini büyütme ve yaygınlaştırmaya dönük uygulamalı bir büyük çaplı kent-sokak hareketleri ve seferberlik dersi daha verdi.
Dün yani 17 Ekim’de aslında Avrupa ve dünyanın birçok ülkesinde eylem günüydü. Arnavutluk’ta gençlik isyanının 4. gününde eylemciler bakanlık binalarına kadar girmiş, hükümeti sallıyordu. İtalya’da 400 bin genç sokakta, birçok kentte polisle çatışmadaydı. İspanya’da barınma hakkı hareketinin 1. ayı eylemleri, Madrid’de ise eğitimciler ve öğrencilerin süresiz grevinin ilk haftası eylemleri vardı. Almanya’da da liseli blokajları başlamıştı ve yayılıyordu. Belçika’dan da dumanlar yükseliyordu. Kolombiya’da da gençlik eylemleri başlamış, Arjantin’de ise işçilerin ve gençlerin eylem dalgası sürüyordu.
Ama gözler, kameralar, kalemler yine en çok, 250 yıldır dünya sınıf savaşımlarının başkenti haklı unvanına ve 3-4 yılda bir başkaldırma geleneğine sahip Fransa ve Paris işçileri, gençleri ve halkındaydı.
Fransa’da Paris varoşlarındaki göçmen liselilerle başlayan hareket, öğretmenler, üniversiteliler, kamu işçi sendikaları, sol parti ve gruplarla genişlemiş; 3 Ekim ve 13 Ekim eylemlerinde Paris’te 100 bin, ülke çapında toplam 400 bin civarı katılımlarla ve polisin artan saldırganlığı karşısında kendi iç sınırlarına dayanmış görünüyordu. Okulların 15 günlük tatile girmesiyle gençlik katılımı düşecek, işçi sendikalarının kamu işçileri ve 15 günde bir grevlerle sınırlı eylemleri rutin bir seyire girecek ve hareket heyecanını yitirecek miydi? Yoksa 17 Ekim’de Sarı Yelekliler olarak bilinen kesimler bu hazır eylem kitlesine katılıp harekete yeni bir itilim mi kazandıracaktı? Sarı Yelekliler olarak bilinen güvencesiz işçi-emekçi kesimleri, daha öncesinde yol, kavşak ve stratejik işletme (enerji, liman vd) blokajlarıyla ve kitlesel yürüyüş yörüngelerinin ötesinde kent merkezlerinin bütününe yayılan daha militan ve hareketli barikatlar ve “serbest” eylem biçimleriyle, karakol, mağaza, işyeri yakma ve “boşaltma” eylemleriyle meşhurdu. 17 Ekim’de sendikaların rutin yürüyüş güzargahının ötesinde, polis ve jandarmanın pervasızlaşan saldırıları, kitleleri köşeye sıkıştırma, bölme parçalama dağıtma taktiklerine karşı yeni ve daha güçlü yanıtlar verilebilecek miydi?
Sarı Yelekliler değil göçmen, yoksul ve güvencesiz işçi mahallelerinden gelen gençler
Bu soruya yanıt verebilmek için, önce klasik Sarı Yeleklilerin kimler olduğunu bilmek gerekir. Burada Sarı Yelekliler hareketinden söz ederken özellikle hareketin ilk dönemine, ilk ayına damgasını vuran toplumsal kesimleri kastediyoruz: Taşrada, küçük şehirlerde ve kasabalarda yaşayan; fabrikaların kapanmasıyla işsizleşen işçiler, küçük toprak sahipleri, hayvancılıkla geçinenler, küçük esnaf, atölye sahipleri ve bu işletmelerde ücretli çalışanlar.
Bu kesimlerin yaşam alanları uzun zamandır daralıyor. Küçük şehir ve kasabalardaki fabrikalar kapanırken istihdam olanakları büyük kentlerde yoğunlaşıyor. Bir zamanlar görece güvenilir iş alanları sayılan banka şubeleri, postaneler, mağazalar ve küçük işletmeler de bu dönüşümden etkileniyor. İnternet üzerinden alışverişin yaygınlaşması, zincir mağazaların ağırlığının artması ve alım gücünün düşmesi, küçük esnafın ve atölyelerin ayakta kalmasını daha da zorlaştırıyor. Özellikle genç kuşaklar, iş bulabilmek için büyük kentlere yönelmek zorunda kalıyor.
“17 Ekim’e Sarı Yelekliler çağrısı”nın bizlerde de ilk elde yaptığı çağrışım, Sarı Yelekliler hareketinin bu ilk toplumsal tabanının; liseliler, üniversite öğrencileri ve sendikalarla buluşmasıydı. Böyle bir birleşme, belli ölçüde muhafazakar toplumsal tabanın bir kesimini de harekete çekerek, önümüzdeki dönemin mücadele hattını daha farklı şekillendirebilirdi. Ancak bu pek gerçekleşmedi.
Sarı Yelekliler adına yapılan çağrılara rağmen, hareketin başlangıcında belirleyici olan bu kesimlerin katılımı, bizim gözlemleyebildiğimiz kadarıyla epey sınırlı kaldı. Bunun nedenlerinden birinin, aşırı sağ ve faşist partilerin küçük mülk sahiplerine, taşrada yaşayanlara ve emeklilere yönelik (mülkiyetçilik=milliyetçilik benzeri) söylemlerinin bu kesimlerde belli ölçülerde bir zemin bulabilmesi olduğunu düşünebiliriz. Yine de bu ilişkiyi kesin bir sonuç olarak ortaya koyabilmek için daha kapsamlı somut veri ve analizlere ihtiyaç var.
Dün sokakta eylemlerin kitlesini belirgin biçimde artıran ve daha görünür olanlar ise başka kesimlerdi: Önemlice bölümü göçmen ve yoksul ağırlıklı mahallelerinden gelen gençler, liseliler, üniversite öğrencileri ve işsiz, güvencesiz, düşük ücretli, bir nevi akıcı, durgun, saklı ve yoksul göreli artı-nüfus içine itilmiş, bu sistemde artık bir gelecek göremeyen ağırlığını gençlerin oluşturduğu güvencesiz işçiler.
Bu kesimler de işçi sınıfının bileşenleriydi, ama sendikalı kesimlerin ve solun geleneksel rutin hareket tarzına pek uymayan, farklı hareket ve düşünce tarzına, daha büyük bir birikmiş bir öfkeye sahip kesimleriydi. Devletin 17 Ekim’de geleneksel sol ve sendikal hareketi yasak ve engellerle etkisizleştirmeye dönük geleneksel taktiğini boşa çıkartan, polisi beklemediği bir mücadele biçimine çekerek zayıflatan da bu kesimlerin hareket tarzıydı.
Devlet-polis taktiği nasıl geri tepti?
Hükümet-polis, Paris’te sendika ve kitlelerin geleneksel yürüyüş güzargahı olan Republique-Concorde meydanları arasındaki caddeleri, “kamu güvenliği, yağma tehlikesi” gibi gerekçelerle yasakladı. Sendikalar ve eylem organizatörleri tabii ki devletin bu yasağını tanımadılar, önerdiği alternatif güzargahı da reddettiler. 17 Ekim sabahı, polis kitlelerin Republique meydanına gelmesini engelledi, burada toplanmaya çalışan herkesi sert saldırılarla dağıttı, Republique çevresinde toplanan binlerce kişiyi de ablukaya alıp birkaç saat boyunca hareketsiz bıraktı. Ancak devletin Republique’i yasaklama ve büyük kitle yürüyüşünü engelleme taktiği geri tepti, eylemlerin tüm Paris merkezi caddelerine, sokaklarına yayılması, her sokaktan birkaç yüz kişilik eylem gruplarının ilerlemesi karşısında polis giderek hangi birine yetişeceğini bilemez hale geldi. Devlet yasak, engel ve saldırılarının eylemlere katılım sayısını düşüreceğini sanırken, eylemci sayısının (yukarıda belirttiğimiz mahallelerden gelen güvencesiz, yoksul, önemli bir bölümü göçmen olan genç işçilerle) en az 2 katına çıkmış olması da (Paris’te en az 200 bin, ülke çapında en az 800 bin kişi, 1 milyonun üzerinde tahminler de var) devletin taktiğini fazladan boşa düşürdü.
Bir kısmı devlet yasak ve engellerine karşı hazırlıklı ve organize gelen, hemen her sokak arasından çıkıp polis güçlerini daha küçük gruplara ayrılmaya zorlayıp kuşatarak taş yağmuruyla geri çekilmeye zorlayan sayısız 100-200 kişilik gençlik grupları vardı. Bunların en azından bazılarının, eylem koordinasyonu için sosyal medyaya da pek ihtiyaç duymadan, kendi mahallelerinde zaten belli topluluk şekillenişi/kültürü içinde yaşayan, kendi mahallerinde eylem organizasyonu yapıp kent merkezine gelen genç güvencesiz işçi-işsiz-öğrenci grupları olduğunu düşünebiliriz. Öyle ki, kitleleri engelleyip parçalamaya ve dağıtmaya odaklı polis, her sokaktan çıkan sayısız eylemci grubuyla giderek başedemez hale geldi, güçleri parçalandı, hızlı hareket etmesi engellendi ve birçok meydan cadde ve eylem alanından çekilmeye zorlandı. Avcı ava dönüştü. Bu görüntüler irili ufaklı birçok kentte tekrarlandı.
Paris’teki eylemleri izleyenlerin sosyal medya paylaşımları, 17 Ekim’in genel eylem ve organizasyon tarzındaki farklılaşmayı çok iyi özetliyor:
"Fransızları hayretle izliyorum, inanılmaz hızla adapte oluyorlar öğrendiklerine. Polisin haberleşme yöntemini keşfedip düdükle trollediler. Yumurtalara boya doldurup kaskların görüşünü engellediler. Havai fişekleri acayip bir şeye dönüştürdüler. Direnişi şehrin her yerine yayıp polis kuvvetleri sayısını düşürüp orada püskürtüp meydanlarda buluşuyorlar. Bu isyan noktaları için bir web sitesi hazırlamışlar. Sıkı durun isyanın adı: Opération Escargot. Paris farklı Marsilya Lyon Strazburg farklı, hepsi farklı direniyor ama ne biçim direnmek o la la." (Operation Escargot, kabaca “salyangoz eylemi” diye Türkçeye çevrilebilir. İşyerlerinde iş yavaşlatma, trafikte kamyon, taksi ve belediye şoförlerinin araçları çok yavaş sürerek trafiği kilitleme gibi eylemleri için söylenir. Eylem duyuru ve koordinasyonu yapan dijital platformun adı da, eylemci gruplarının her yere yayılarak polisin kütlesel ve hızlı hareket etmesini engellemek, kent trafiğini yalnızca bir güzargahta değil bir bütün olarak kilitlemek, Paris merkezindeki işyerleri durdurmak, anlamında kullanılıyor.)
“Her sokaktan bir başka grup ve kortej çıkıyor, kalabalığın pek çoğu macron’un oturduğu elysee sarayı’na doğru yürümek istese de akıl almaz bir polis yoğunluğu var. filistin bayrakları da her zamanki gibi eylemlerin en görünür sembollerinden biri."
Sonuçta Paris’te ve birçok kentte, sayısız hareketli eylem grubunun dinamizmi, yaygınlığı, hızla biribiriyle buluşup çoğalması, eylem ve mücadele teknik ve yöntemlerinin çeşitliliği ve biraz da kaotikliği karşısında polis ve jandarma groge duruma düştü. Kolluk güçleri ana arterlerden çekilmek zorunda kaldı. Sürekli taş, sopa yağmuru altında demoralize olan bazı polisler kask çıkarıp görevden çekildi. Takviye için göreve çağrılan gönüllü yedek polis-milislerin birçoğu bu çağrılara yanıt vermedi. Paris’te demoralize olan kolluk güçleri, yukarıdan talimatla, Elysee Sarayı'nı korumaya çekildi. Bazı eylemci grupları, Elysee Sarayı'nın 100 metre yakınına kadar yaklaştı. Saray koruması Paris dışından getirilen motorize ekipler ve özel harekât polis-jandarma ekipleriyle takviye edildi. Yukarıdakilerin bir ara gerçekten Elysee Sarayı'nın düşmesinden endişelendiği, eylemciler saraya girerse gerçek mermi kullanma talimatları verilmiş olmasından görülebiliyor.
Marsielle’de neredeyse iki saat boyunca polis kentten silindi, kent eylemcilerin eline geçti. Paris, Bordeaux, Strasbourg, Lyon, Nantes gibi birçok kentte ise, polisin ana arterlerden çekilip devlet binalarını korumaya çekilmesi, birçok ana meydan ve caddenin eylemciler tarafından zapt edilmesine, bir banka, bir borsa, bir belediye binasının, bir dizi markalı işyeri ve mağazanın, çok sayıda lüks aracın yakılmasına, başta Christian Dior, Hermes, Louis Vitton gibi zenginler için lüks mal-gösteriş mağazaları, Apple mağazaları olmak üzere çok sayıda mağaza ve marketin mallarına el konulmasını sağladı.
Mahallelerden kent merkezine taşınan öfke
Özellikle göçmen kökenli gençlerin varlığı dikkat çekiciydi. Bunlar, yalnızca devletin ve sağın değil, Fransız solunun da uzun yıllar yeterince ilişki kuramadığı, kimi zaman ötekileştirdiği gençlerdi.
İş bulma olanakları daraltılan, çoğu zaman güvenlik, temizlik, market, depo, lokanta ve benzeri düşük ücretli, güvencesiz işlere yönlendirilen bir kuşaktan söz ediyoruz. Genç kadınlar açısından bu sıkışma daha da ağır yaşanıyor.
Daha önce yaşadıkları mahallelerde sokağa çıkarak öfkelerini çoğu zaman kendiliğinden ve örgütsüz biçimde dışa vuran bu gençlerin bir bölümü, lise blokajlarıyla gelişen hareket içinde sınıfsal taleplerle de buluşuyor. Öfkelerini kent merkezlerine taşıyarak seslerini daha güçlü duyurmak istiyorlar.
Burada özellikle bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Fransız solunun bazı kesimlerinin, İsrail’in Filistin halkına yönelik katliamlarına ve yerinden etme politikalarına karşı sürdürdüğü istikrarlı mücadele, Müslüman gençler arasında karşılık bulmuş görünüyor. Solun uzun yıllar yetersiz kaldığı göçmenlerle buluşma meselesinde, Filistin’le dayanışma mücadelesi önemli bir temas alanı oluşturmuş durumda.
Son eylemlerde bunu daha belirgin biçimde gözlemliyoruz. Sol örgütlerin saflarında ve sendikalarda göçmen kökenli gençler daha görünür hâle geliyor. Başörtülü genç kadınların ve öğrencilerin sokaktaki varlığı da bu açıdan dikkat çekici.
Dün Cezayir kökenli gençlerin katılımı da belirgindi. Eylemlerin, 17 Ekim 1961’de Paris’te Cezayirlilere yönelik gerçekleştirilen katliamın yıldönümüne denk gelmesi, bu katılıma ayrıca tarihsel bir anlam kazandırıyordu.
Kısacası dün sokakta, farklı toplumsal kesimlerden gençler vardı. Ötekileştirilenler, sömürge geçmişinin yükünü taşımaya devam eden ailelerin çocukları ve geleceği ellerinden alınanlar, kendilerine ödetilen bedellerin hesabını sormaya gelmiş gibiydi.
Mağazalara girişler ve paylaşma duygusu
Tanık olduğumuz ilk mağazaya giriş Carrefour’da gerçekleşti. Sabah erken saatlerde yola çıkıp Paris’e gelmiş gençler vardı. Saat öğleden sonra üçü, dördü bulmuştu. Aralarında su alacak parası bile olmayanlar bulunuyordu. İtfaiye aracından su içmeye çalışan gençler vardı.
Carrefour’a girdiklerinde, hemen yakına gidip ne aldıklarını gözlemledik: Sandviç, cips, çikolata ve meyve suyu. Aldıklarını dışarıdaki arkadaşlarına uzatıyor, birbirlerine atıyor ve paylaşıyorlardı. O anın atmosferi içinde belirgin bir paylaşma duygusu oluşmuştu.
Ardından Monoprix’ye ve yakınındaki başka bir mağazaya girildi. Bizim görebildiğimiz kadarıyla bu ilk girişlerde temel ihtiyaçlara yönelim belirgindi. Daha sonra gözlükçülere, altın ve para alım satımı yapılan işyerlerine ve markalı ürünlerin satıldığı mağazalara yönelik girişler de oldu. Böylece eylemlerin niteliği değişerek yaygınlaştı.
Bu nedenle bütün bu olayları tek bir gerekçeyle açıklamak doğru olmaz. Dışlanmış, yoksul gençler arasında kolektif, paylaşımcı, sınıfsal sezgilerle karakterize olan davranışlar da yoksun bırakıldığı şatafatlı lüks ürünlere bireysel sahip olma hırsı ve marka-statü fetişizmi eğilimi de olabiliyor. İlk andaki ihtiyaç giderme ve paylaşma davranışı ile daha sonra farklı mağazalara yayılan girişimler arasında ayrım yapmak gerekiyor.
Göstericilerin yönelmek istediği başlıca bölgeler arasında Châtelet, Opéra ve Champs-Élysées bulunuyordu. Özellikle lüks tüketimin yoğunlaştığı bölgeler; mücevher, saat ve giyim markalarının satış noktalarıyla, toplumsal eşitsizliğin görünür simgeleri olarak öne çıkıyordu.
Küçük anarşist gruplar da barikatların kurulması ve eylemin yönlendirilmesi konusunda çaba gösterdi. Ancak bir noktadan sonra gelişmeler, onların da yön verebileceği sınırların ötesine geçti.
Polis müdahalesi ve kente yayılan eylemler
Polisin sabah saatlerinden itibaren izlediği tutum son derece saldırgandı. Küçük gruplara bile yoğun biçimde göz yaşartıcı gazla müdahale edildi. Bulunduğum bölgelerde sokaklar zaman zaman gaz bulutlarıyla kaplandı.
Benim değerlendirmeme göre bu müdahalelerin iki amacı vardı: Merkezi toplanma alanlarına ulaşacak insan sayısını azaltmak ve küçük grupların birleşerek kitlesel bir güç oluşturmasını engellemek.
Sabah saatlerinden öğleden sonraya kadar izlenen bu taktik, bir ölçüde etkili oldu. Ancak eylemler farklı sokaklara yayıldıkça başka bir durum ortaya çıktı. Dağıtılan gruplar, mahallelerden gelen gençlerle farklı noktalarda yeniden buluştu. Böylece tek bir merkezde toplanması engellenen hareket, kentin farklı bölgelerine yayıldı.
Polisin, göçmen kökenli esnafın yoğun olduğu Strasbourg-Saint-Denis çevresinde gençleri tutmaya çalıştığı izlenimini edindim. Gruplar burada uzun süre sıkıştırıldı. Ancak hareketlilik bu bölgeyle sınırlı kalmadı.
İlerleyen saatlerde polislerin sürekli bir noktadan diğerine koşmaktan yorulduğu görülüyordu. Bazı yerlerde gaz kullanımının azaldığını da gözlemledim; ancak bunun mühimmat yetersizliğinden mi, yoksa taktik değişikliğinden mi kaynaklandığını kesin olarak söyleyemem.
Barikatlar, bazı sokaklara araçlarla girişi zorlaştırdı. Motosikletli birliklerin müdahaleleri öne çıktı. Büyük caddelerde polis araçlarıyla birlikler taşınıp belirli noktalara konuşlandırılmaya çalışıldı. Buna rağmen eylemlerin çok sayıda sokağa yayılması, müdahaleleri güçleştirdi.
Paris’te gözlemlediğim tablo buydu. Diğer şehirlerdeki durumu aynı kesinlikle değerlendiremem. Bununla birlikte, eylemlerin farklı kentlerde nasıl geliştiği ve polis müdahalelerinin ne ölçüde etkili olduğu, ülke çapındaki tabloyu anlamak açısından ayrıca incelenmeli.
Biriken öfkenin toplumsal zemini
Bütün bu gelişmeleri yalnızca bir günlük olaylar üzerinden değerlendiremeyiz. Arkasında, yaklaşık çeyrek yüzyıldır biriken toplumsal bir gerilim bulunuyor.
Sarkozy ve Hollande dönemlerinde farklı biçimler alan, Macron döneminde ise daha da sertleşen politikalar; ücretlilerin yaşam koşullarını, sosyal haklarını ve gelecek güvencelerini aşındırdı. Büyük grev ve direnişlerin önemli bölümünün kalıcı kazanımlar elde edemeden sona ermesi de bu süreci ağırlaştırdı.
Bir yanda hakların daraltılması ve ücretlerin alım gücünün gerilemesi, diğer yanda vergi yükü ve temel ihtiyaçların pahalılaşması var. Kamu kaynaklarının kullanımında ise toplumun gündelik ihtiyaçlarından çok askerî harcamaların ve büyük sermaye gruplarının çıkarlarının öne çıkarıldığı bir yönelim görüyoruz.
Ortaya çıkan sonuç, geniş toplumsal kesimler açısından yoksullaşma ve yaşam standartlarında gerileme oluyor. Eğitimden sağlığa, temel gıdadan barınmaya, hatta en basit sosyalleşme ihtiyaçlarına kadar pek çok alanda yaşam daha zor hâle geliyor.
Göçmen emekçiler geçmişte ağır işlerde çalışarak da olsa geçimlerini sürdürebiliyordu. İşsiz kalanlar açısından sosyal yardımlar belli bir dayanak oluşturuyordu. Bugün ise hem çalışma koşullarındaki güvencesizlik hem de sosyal desteklere erişimdeki güçlükler bu dayanakları zayıflatıyor.
Farklı toplumsal kesimleri aşağıda, yoksunluk ve gelecek kaygısı etrafında buluşturan bir süreçten söz ediyoruz. Küçük köylü, kasabalı, küçük esnaf, işçi, kadın ve göçmen genç aynı koşullarda yaşamıyor. İşçi sınıfı içinde de halen kamu-özel, sendikalı-güvencesiz, yetişkin-genç, yerli-göçmen ayrımları belirgin. Ancak farklı yollardan benzer bir sıkışmaya sürükleniyorlar.
Bu ortak sıkışma, kendiliğinden ortak bir siyasal yönelim yaratmıyor. Bir kesim sola ve toplumsal mücadeleye yönelirken başka bir kesim aşırı sağın vaatlerine tutunabiliyor. Önümüzdeki dönemin temel mücadele alanlarından biri de burada şekillenecek.
Siyasal kutuplaşma ve yeni mücadele dinamikleri
Dünkü öfke patlamasının, Fransa’daki siyasal kutuplaşmayı derinleştireceğini düşünüyorum. Eylemlerde yaşananlar, sağın göçmen karşıtı ve güvenlikçi propagandasının merkezine yerleştirilmeye elverişli bir zemin de oluşturuyor.
Özellikle ekonomik ve toplumsal kayıplar yaşayan küçük mülk sahiplerinin öfkesinin hangi yöne akacağı önem taşıyor. Bu öfke, kendisini yoksullaştıran politikalara yönelebileceği gibi göçmenleri hedef gösteren söylemlerle de başka bir kanala sürüklenebilir.
Benim değerlendirmem, sermayenin etkili kesimlerinin bu kutuplaşmayı sağa doğru yönlendirmeye çalışacağı yönünde. Toplumsal sorunların sınıfsal nedenlerinin görünmez kılınması, öfkenin göçmenlere ve sokaktaki gençlere çevrilmesi, bu tercihin başlıca araçlarından biri olabilir.
Ancak bu süreç yalnızca sağın güçlenmesi ihtimalini barındırmıyor. Sokakta başka bir dinamik de gelişiyor: Göçmen mahallelerinden gelen gençlerle liselilerin, üniversitelilerin ve genç işçilerin birbirleriyle temas kurması.
Bu buluşmanın kalıcı bir güce dönüşüp dönüşmeyeceğini henüz bilmiyoruz. Bunun için ortak taleplerin, sürekliliğin ve örgütlenmenin gelişmesi gerekiyor. Yine de dünkü eylemlerde, bu olasılığın izlerini gördüğümüzü söyleyebiliriz.
Merkez siyasetin eski yöntemlerle toplumsal gerilimi yönetmesi giderek zorlaşıyor. Solun da yalnızca arabuluculuk yapan, öfkeyi yatıştırmaya çalışan bir çizgiyle bu genç kuşağa karşılık vermesi güçleşiyor. Sokakta biriken öfkeyle bağ kurmak, onun toplumsal nedenlerini anlamak ve ortak bir mücadele zemini oluşturmak gerekiyor.
Faşistlerin hükümete gelmesi ihtimali, sınıf mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmez. Ancak toplumsal öfkenin kendiliğinden sola akacağını varsaymak da doğru olmaz. Mücadelenin yönünü, bu öfkeyle kimlerin, hangi talepler ve nasıl bir örgütlenme üzerinden buluşacağı belirleyecek.
Biz yine de Fransa’da gelişen bu genç mücadele dinamiğinin, işçi sınıfı ve sol açısından yeni olanaklar yaratacağına inanıyoruz. Ancak mevcut solun bunu ne kadar yapabileceği çok kuşkulu. Bugün Fransa burjuvazisi, iktidarı, sağcı ve faşistleri, medyasının başlattığı, her zamanki gibi yalnızca “yağmaları ve yakmaları” parmağına dolayan kara propaganda saldırganlığı karşısında bile sol, geri adım atarak, “yağma ve yakmaları” kınamanın, barışçıl eylem savunusunun ötesine geçemiyor.
2016’da söylediğimizi bugün yeniden dile getirebiliriz: Dünyadaki sınıf mücadelelerinin yeni dinamiklerinden bazıları Fransa’da şekilleniyor. Bu dinamiklerin zamanla kendi örgütsel biçimlerini de yaratacağına inanıyoruz. Tabii kendiliğinden değil, bunun için her zamankinden daha enerjik, kararlı, yaratıcı, militan, direşken sınıfsal-siyasal-komünist devrimci çalışmaya ihtiyaç var. (FUAT YÜCEL FİLİZLER - SENDİKA.ORG)
* Fransa-Paris’ten eylemlerin içinden gözlem ve katkılarla
Fransızları hayretle izliyorum, inanılmaz hızla adapte oluyorlar öğrendiklerine. Polisin haberleşme yöntemini keşfedip düdükle trollediler. Yumurtalara boya doldurup kaskların görüşünü engellediler. Havai fişekleri acayip bir şeye dönüştürdüler. Direnişi şehrin her yerine yayıp polis kuvvetleri sayısını düşürüp orada püskürtüp meydanlarda buluşuyorlar. Bu isyan noktaları için bir web sitesi hazırlamışlar. Sıkı durun isyanın adı: Opération Escargot Paris farklı Marsilya Lyon Strazburg farklı, hepsi farklı direniyor ama ne biçim direnmek o la la https://t.co/NBqOBPFkcV
— Ayşen Şahin (@temcikterelelli) October 17, 2026
her sokaktan bir başka grup ve kortej çıkıyor, kalabalığın pek çoğu macron’un oturduğu elysee sarayı’na doğru yürümek istese de akıl almaz bir polis yoğunluğu var. filistin bayrakları da her zamanki gibi eylemlerin en görünür sembollerinden biri. https://t.co/GIeUnCqqwd
— orkun e. (@orkunpomme) October 17, 2026






