Şizofren Patolojiden "Kahraman" Yaratmak


Tarihsel gerçeklik ortadayken, tarihin tahrif edilmesi olaylar hakkında kamuoyuna çarpık bilgi verilmesi, tarihi gerçeklere karşı düşmanlığın izlerini taşır. Said-i Kürdi gibi bir kişiliğe verilen iade-i itibar da bu düşmanlığın ifadesidir.

Said-i Kürdi'nin devamcısı olan, yazıcısı, okuyucusu, fethullahçısı tüm fraksiyonlar, bu patojik vakanın ardılları olarak düşmanlıklarını alabildiğine sergilemekteydiler. Said-i Kürdi'nin cumhuriyet düşmanlığını ve işgalcilerle işbirliğini anımsatmak tarihi çarpıtma misyonuyla görev yapan kimilerine ders niteliğinde olacaktır.

“İstanbul, Mondros antlaşması gereği İngiliz komutanlığının egemenliği altına girmiş, tersaneler işgal edilmiş, gemiler İzmit körfezinde demirlenmiş, Çukurova ve Adana Fransızlara verilmiştir.

Said-i Kürdi, kendi anlatımına göre, bu sırada Dar'ül Hikmet-il İslamiye'deki resmi görevinin yanı sıra 19 Şubat 1919'da Cemiyet-i Müderrisin (Müderrisler Derneği) yönetim kuruluna girer.

Bu derneğin başkanlığını Damat Ferit'in bakanlarından Şeyh ül-İslam Mustafa Sabri Efendi, ikinci başkanlığını da İskilipli Atıf Hoca yapıyordu. Derneğin adı daha sonra Teali-i İslam (İslamı Yükseltme) olarak değiştirildi.

Trakya ve Anadolu'da birçok şubesi açılan dernek, öncelikle Kuvayi Milliye'ye karşı oluşturulan hareketleri destekledi. Derneğin etkinliklerini Şerafettin Turan şöyle anlatmaktaydı:

“Trakya, Batı ve Orta Anadolu'da birçok şube açan derneğin özellikle Konya, Niğde, Nevşehir Şubesi başkanı kaymakam Nedim'dir. İngiliz Muhipleri derneğinin de üyesi olan Konya Valisi Suphi de derneği desteklemiştir. Dernek, 26 Eylül 1919'da Kuvayi Milliye aleyhinde bir bildiri yayınlayarak, padişahtan başka hiçbir kuvvet tanımadıklarını ve Kuvayi Milliye'yi dağıtmak için bütün güçlerini, mal varlıklarını harcamaya yemin ettiklerini açıklamışlardır. Bu nedenle dernek, Bursa-Biga-Gönen yöresinde Gavur İmam ve Aznavur ayaklanmalarında rol oynayan Ahmediye derneğini desteklemiştir...

2 Ağustos 1920'de yayınlanan bildiride halk, “Osmanlı saltanatına bağlı tebaayı yalan ve dolanla kandırıp” asker toplayan ve “şeriata aykırı olarak vergi alan” asilere karşı koymaya çağrılmıştı. Cemiyet-i Ahmediye, 1920 başlarında İngilizlerin desteği, Teali-i İslam ve Nigehban gibi kuruluşların işbirliğiyle kurulmuş, Kuvayi Milliye'ye karşı cihad ilân etmiştir. Anadoluda suikastler düzenlemek üzere İngilizlerce oluşturulan özel grubun içinde Nigehban, Kızıl Hançer ve Ahmediye cemiyetlerinin üyeleri de yer almıştır.[1]”


İngiliz muhipleriyle içli dışlı olan bir kişilikten, tarihsel bir kahraman yaratmak en hafif deyimle, ihanettir. Tarihi yapana da, tarihi yazana da itibar etmeksizin; tarihi ideolojik at gözlüğüyle okumaktan başkaca bir anlam ifade etmeyecektir.


Nur cematine yakınlığıyla tanınan İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın Genç Hukukçular Topluluğu, yeni anayasa süreciyle ilgili, anayasa komisyonuna:

“Yeni Anayasa Sürecinde, Bediüzzaman Said Nursi’nin Görüşleri Çerçevesinde Talep ve Temenniler”

başlıklı dosyayı sunmaları geleceğin “genç hukukçularının” nasıl bir hukuk uygulayıcısı olacaklarını ortaya koyması açısından ibret vericiydi.

Üzerinde Said Nursi’nin fotoğrafı, içinde de görüşlerinin yer aldığı anayasa taslağındaki önerilerden bazıları şöyleydi:

"Öğrenciler ve kamu personeli için başörtüsü serbest olsun, Başörtülü milletvekiline imkan tanınsın, Reşit öğrenciye cuma namazı izni verilsin, Milletvekilleri TBMM’de kutsal kitap üzerine yemin etsin, Evde öğretim modeli gelmeli.[2]”

Said-i Kürdi'nin yeni anayasada yer alıp almayacağı, öğretilerinin(!) ne derece yeni kuşaklara aktarılacağı gibi tartışmalar süre dursun, gerçeklerden arındırılmış ve cumhuriyet düşmanlığıyla örülmüş eylem ve söylemler hız kazanmıştı.

Mustafa Akyol:

“Bediüzzaman Said Nurs... Üstad, Kastamonu Lahikası" adlı eserinde, 40’lı yıllarda Avrupa’yı kasıp kavuran dünya savaşında ızdırap çeken halklara duyduğu üzüntüyü belirtikten sonra şöyle yazmış:

“Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfât vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.”

Bediüzzaman, devamında, ilahî rahmete mazhar olmak için Müslümanlığın kesin şart olmadığını, hem zaten bir “fetret devri” yaşayan İslam’ın hakikatlerinin insanlara tam ulaşmadığını belirtiyor.

“Beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar”ın çocuk iseler zaten şehit sayılacağını yazdıktan sonra, yetişkin “mazlumlar” için de şöyle diyor:

“Çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.”

Peki neden böyle diyor Bediüzzaman? 

Çünkü onun Müslümanlığının temelinde “iman” var; mesajının özünde ise “rahmet”.

Müslümanlığının temelinde “kimlik” olanın mesajı ise, dışlama, ötekileştirme ve hatta nefret üretebiliyor. Kur’an’ın ehli-kitap saydığını düşman bilip, şeriatın koruduğu kiliseyi hedef seçebiliyor.[3]”

Yeni-liberallerden olan Akyol'un, müslümanlığını “iman”la açıkladığı Said-i Kürdi'nin; islamcı-Kürtçü yönüne değinmeksizin, “şehitlik” kavramı üzerinden iade-i itibarda bulunuyor.

Başka bir yazısında da:

“Aslında, “Batı’daki iyi unsurları ithal edelim” fikri, İslam dünyasında son iki yüzyıldır çokça savunuldu. Ancak bu “ithal”in sağlam bir “ilahiyat”ı yapılamadığı noktada, bazı ithalciler, tümden Batılılaşıp kendi medeniyetlerini terke kalktılar.[4]”

diyordu.

İthal müslümanlığıyla, işgal kuvvetleriyle olan işbirliğiyle tarihe geçen bir kişiliğe, Batılılaşmanın karşısında konum vermek, Akyol gibi liberal-muhafazâr sentezin “ilahiyatı”nda oluşan ayrı bir patolojinin sonucu olduğu ortadadır.

Tayyip Erdoğan, Üçüncü Said Nursi Sempozyumunda,

“Keşfedilmeyi Bekleyen Bir Hazine: Said Nursi”

başlıklı bir konuşma yapmış ve iade-i itibarını verdiği Kürdi hakkında şunları söylemiştir:

“Bediüzzaman Said Nursi bu topraklarda yetişip eserler vermiş olmasına rağmen, ne yazık ki bu ülkenin insanları bu seçkin insandan gerektiği kadar istifade edemiyorlar. Bediüzzaman Hazretleri öyle bir dünyada gözlerini açtı ki, bu dünya alt üstlerle dopdolu bir dünyaydı. Tarihimiz tam bir kırılma hali yaşıyordu. Daha öncesinden başlayan askeri yenilgiler devam ediyor, hilafetin merkezi derin bir sarsıntı içinde, İslâm dünyasının önemli bir kısmı sömürgecilerin işgali altındaydı. Bir bakıma İslâm dünyası için askeri ve siyasi çöküşün tamamlanmak üzere olduğu kritik, bahtsız bir dönem yaşanıyordu.

Bu dönemde İslâm dünyasının fikri hayatına baktığımızda aydınların hemen hemen tamamının, Batının çekim alanı içine girmiş olduğunu görüyoruz. Aydınlar, siyasi seçkinler kendi tarihlerine, dinlerine, onları geçmişte yücelten aslî değerlere karşı, özgüvenlerini kaybetmiş durumdaydılar. Sosyal önderlik, ulemanın elinden çıkıp, batıcı seçkinlerin eline geçmiş durumdaydı. İslâm dünyası içinde etnik ve ulusal çatışmalar, kopmalar had safhadaydı.

Batılı ajanlar islâm coğrafyasının her bölgesinde cirit atıyor, Müslümanlar arasına fitne ve fesat sokuyorlardı. Bütün İslâm dünyası ve Osmanlı Devleti yoksulluk, sefalet ve çaresizlikle kuşatılmış bulunuyordu. İşte Said Nursî hazretleri böyle bir dünyanın acılı insanı. Onun bir başka özelliği de meşruiyeti, tek parti dönemi cumhuriyetini ve çok partili hayatı görmüş ve yaşamış olmasıdır. Bütün bu acılı ama zengin tecrübeler Said Nursi hazretlerini pişiriyor, olgunlaştırıyor ve daima yeni ve farklı arayışlara sürüklüyordu... İlk dönemlerde Said Nursi hazretlerinin aktif politikaya belli ölçülerde büyük ümitlerle bağlandığını biliyoruz. Kimi zaman da ümidini saraya, padişaha veya yöneticilere bağlardı. Sultanın makamına çıkıp Osmanlı'nın toparlanması için projeler sunardı.[5]”

Said-i Kürdi'nin Osmanlı'nın kurtulması için sunduğu reçeteler, İngiliz Muhipleri cemiyetine bağlı olan bir dini kişilikten öte, siyasi kişilik anlamında derinlik kazanmıştı.

Ümidini saraya ve padişaha bağlaması; kurtuluş savaşı veren bir ulusun, işgalcilerle mücadele ettiği dönemde, kendisinin işgalcilerle ortaklaştığı bir siyasal ortamda anlam kazanıyordu.

Said'i Kürdi'ye iade-i itibar yarışında, kuşkusuz akademik bir kılıf da gerekiyordu. Mardin Artuklu Üniversitesi bu konuda, öncülüğü üstlenmişti. Konuyla ilgili haber şöyleydi:

"Mardin Artuklu Üniversitesi'nde, Said-i Nursi enstitüsü kuruluyor. Üniversite yönetimi tarafından enstitünün kuruluşu için proje hazırlandı. Bunun dışında üniversitede yarın başlayacak olan sempozyumda ise Nursi'nin “Kürt Reçetesi” tartışılacak. Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Serdar Bedii Omay,

"Risale-i Nur ve Said Nursi adıyla enstitü kurulması için proje hazırladık. Dosyayı yakında YÖK’e göndereceğiz” dedi. "Said-i Nursi enstitüsü dosyası yakında YÖK'te olacak" Akşam gazetesinden Ali Ekber Ertürk'ün haberine göre, Mardin Artuklu Üniversitesi'nde Said-i Nursi adıyla bir enstütü kurulacak. Konuya ilişkin açıklamalarda bulunan üniversite rektörü Omay, "Risale-i Nur ve Said Nursi adıyla enstitü kurulması için proje hazırladık. Dosya şu anda senatoda. Prosedür tamamlandıktan sonra resmi başvurumuzu yapacağız. Dosyayı yakında YÖK'e göndereceğiz" diye konuştu. “Amacımız Said-i Nursi ve eserlerinin bilinmesini sağlamak” Rektör Yardımcısı Prof. Kadri Yıldırım, enstitü hazırlığının gerekçesini, "Toplumun hem maddi hem de manevi kültüründe çok büyük roller oynamış bilim, ilim adamlarının rollerinin toplum tarafından bilinmesini sağlamak. Said-i Nursi ve eserleri, malesef toplum tarafından arzulanan şekilde bilinmiyor. Bu eksikliğin, üniversitelerin bünyelerinde kurulacak enstitülerle giderilmesinin en sağlıklı yol olduğunu düşünüyoruz" dedi. Üniversitede Nursi’nin Kürt sorunundaki çözüm önerileri tartışılacak. Üniversitenin Enstitü dışında da Said-i Nursi “çalışmaları” sürüyor. Bu kapsamda Artuklu Üniversitesi, Risale Akademi ve Akademik Araştırmalar Vakfı işbirliğiyle “Said-i Nursi Sempozyumu” düzenlenecek. Yarın başlayacak olan ve üç gün sürecek olan sempozyumda, 75 akademisyen Said-i Nursi, eserleri ve Kürt sorununa bakışı konularında sunumlar yapacak. Rektör Yardımcısı Prof. Yıldırım sempozyuma ilişkin ise, "Said Nursi'nin Kürt sorunu çerçevesindeki görüşlerini tartışacağız. Amacımız, Said-i Nursi'nin gerçek kişiliği ve düşüncelerinin ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktır. Onun “Kürt Reçetesi” adlı önemli bir eseri var. Burada çok önemli sosyal ve kültürel projelere yer vermektedir. Onun deyimiyle 'Kürdistan'da kurmayı düşündüğü bir üniversite var; adı da 'Medrese-i Zehra'. Kendisi, burada 3 eğitim dili olmasını istemiş, Arapça, Türkçe ve Kürtçe. Tam da demokratik adımların, Kürt sorununun çözümüne yönelik birtakım görüşlerin yaşama geçtiği bu günlerde, bu eserde ne var ne yok, ortaya çıkarılmalıdır. Herhangi bir provokasyon olmadığı takdirde, üniversiteler bu konuda öncü rol oynamalıdır."[6]

Rektör yardımcısının açıklamaları çok anlamlı, AKP'nin kürt açılımı stratejisine “Kürdistan”da kurulacak bir üniversite hedefiyle Said-i Kürdi'yi yerleştirmek büyük bir başarı olacaktır. Böylelikle, "Kürdistan'ın" meşruiyeti, Said-i Kürdi'yle de sağlanmış ve kitle desteği oluşturulmuş olacaktı. Artuklu Üniversitesi'ndeki sempozyumda konuşan Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Levent Bilgi:

"Risale-i Nur'un bize öğrettiği çok güzel bir şey vardır: Biz talebeyiz. Birbirimizden öğreneceğimiz çok güzel şeyler var. Bu toplantıyı birlikte düşünerek doğruyu arama toplantısı olarak algılıyorum. Aslında bu toplantı ezber bozma toplantısıdır. 100 yıl önce Münazarat'ta bu ezberler bozulmuştur. Ama maalesef 80 yıldır milliyetçi tortularla buraya kadar geldik. Kemalizm'in tortusu ile geldik. Ulus devletin tortuları ile geldik. Ama şu toplantı ile şunu gördük biraz da Risale-i Nur okuyan insanlar insaf sahibidir. Hakkın yanındadır, doğruyu gördüğünde biz sabreden insanlarız. Bu anlamda da ben öğrencilerime şunu söylüyorum: Evet bizim ırkımızdan gelen Türk olan millet size zulmetmişse özür borcumuz vardır. Bu konuda ben sizden özür diliyorum.[7]”

            Kendi ulusunun ulusal kurtuluş mücadelesine lanet okuyup, Anadolu'yu işgal eden güçlerle işbirliği yapan Said-i Kürdi'ye ve takipçilerine zulüm yaşatılmış ve öğretim üyesi sıfatlı kişi tarafından Türk tarihi adına özür dilenmesi gereken bir olgu varmış ortada.

Kim, neyin hesabını kime verecektir?

Hizmet adı altında çabaladıklarıyla, İslamiyetin İsevileştirilmesi projesinde başat rol üstlenmiş ve tarihsel olarak da işgalci güçlerle işbirliği yapmış “haçlı irtica”nın kime hizmet ettiğinin özrünü kim yapacaktır?

"Hizmet" tanımı doğru. Yalan olan; hizmetin kime yapıldığı konusu. Her dönem en doğru yere hizmet etmeyi bilen "Hocaefendi" ve şebekesinin yalanlarına karnımız tok.[8]”

demekten başka bir şey yok.

Said-i Kürdi'ye akademik kılıf da görüldüğü gibi hazırlanmıştır.

Vakıflar, dernekler ve ardından da üniversitelerde enstitüler, kürsüler; yüzyılın ihanet oyununda, Kurtuluş Savaşı kürsüsü kurmalarını mı bekliyorduk?

Maalesef, bu oyunun aktörleri bunu farkında olamayacak kadar küçükler; hesaplarsa, bu coğrafyayı işgal etmeyi, bin yıldan beridir arzulayan batı ittifakının kini kadar büyüktür.

Batının kinini göremeyecek kadar gözleri kapalı olan İslamcı-Kürtçü cemaat mensupları maalesef ki Said-i Kürdi'yi bir kurtarıcı olarak kahramanlaştırmaktaydı.

Yusuf Kaplan, Yeni Şafak'ta yazdığı yazıda,

"Münazarat, Bediüzzaman'ın ilk dönem eserleri arasında yer almasına rağmen, sanki bugün yazılmış gibi, yaşadığımız Kürt sorununa kalıcı ve köklü çözüm önerileri sunan çaplı bir eserdir.

Münazarat'ın ve dolayısıyla Bediüzzaman'a böylesi bir şeyi başarabiliyor olmasının sırrı, Bediüzzaman'ın bütün eserlerine damgasını vuran nebevî soluğun rahmet, adalet, hakkaniyet, 'hürriyet' ilkeleri çerçevesinde herkesi kucaklayıcı, herkese hayat ve söz hakkı tanıyan peygamberî bir yolculuğun kodlarını önce kendinde, kendi hayatında ve eserinde bütün asaleti, hakikati ve ihata kabiliyetiyle tecessüm eden bir medeniyet fikrine dayanıyor olmasıdır. Bediüzzaman'ın bütün eserlerinde gözlemlediğimiz gibi, en küçük meselelerden en büyük meselelere kadar bu nebevî medeniyet soluğu, onun, her konuda hem en özel, hem de en temel boyutları yakalayabilmesini mümkün kılıyor.

Sözgelişi, Bediüzzaman, Münazarat'a, Kürt sorununun görünen ve görünmeyen boyutlarını teşrih masasına yatırarak ve kendine özgü bir dille ve üslupla tartışarak başlıyor ve özelde Kürt sorununun, genelde İslâm ümmetinin temel sorunlarının kalıcı ve köklü olarak nasıl çözümlenebileceğini gözler önüne seren, benzerine İmam Gazalî'de rastladığımız 'eğitim' tasavvuru özelinde Medresetüzzehra projesiyle köklü bir medeniyet fikrinin yapı taşlarını döşeyerek nihayete erdiriyor Münazarat'ı.

Münazarat, bize, yaşadığımız pratik ama büyük ölçekli bir sorunun nasıl anlaşılabileceği, anlamlandırılabileceği ve aşılabileceği konusunda bir metodoloji, bir usûl sunuyor aslında: Özel'den (burada Kürt sorunundan), genel'e, (aynı zamanda bir medeniyet projeksiyonunun güzergâhlarını belirleyen Medresetüzzehra projesine) doğru ilerleyen bir kalkış noktası ve varış noktası yöntemi armağan ediyor. Burada dikkat çekilmesi gereken ince nokta şu: En özel bir meseleyi bile ele alırken, zihninin gerisinde, nebevî soluğun sunduğu genel medeniyet perspektifinin gizli olduğu yakıcı gerçeğidir bu. Bediüzzaman'ı ve düşüncesini anlarken ve yaşadığımız sorunlara uyarlarken bu metodolojik yolculuğu aslâ gözardı etmemeliyiz diye düşünüyorum. Münazarat Sempozyumu tarihî bir hâdiseydi, dedim biraz önce: En az üç açıdan tarihî bir sempozyumdu. Birincisi, Türkiye'de ilk kez bir üniversite, Bediüzzaman sempozyumu düzenliyordu. Üniversite'nin rektörü, Serdar Bedii Omay'ın sempozyumda yaptığı açılış konuşması da en az sempozyum kadar tarihî ve nefis bir konuşmaydı. İkincisi, Mardin'de Bediüzzaman'ın eline kelepçe vurulmuştu. Bu kelepçe'nin bu sempozyumla birlikte sembolik olarak sökülüp atılması ne büyük bir takdir-i ilahîdir, değil mi! Hamdolsun! Üçüncüsü ve en önemlisi de, bizim içine sürüklendiğimiz ve bize yakışmayan boyutlar kazanan Kürt sorununun anlaşılması, anlamlandırılması ve aşılması sürecinde Bediüzzaman'ın fikirlerinin ve köklü önerilerinin Türkiye'nin entelektüel ve dolayısıyla siyasî gündemine taşınması, ne yazık ki, ilk kez çaplı ve kapsamlı bir şekilde bu sempozyumla mümkün olabildi.[9]”

Akademik kılıfın methiyeleri bir bir ortaya çıkmaktaydı.

Sivil itaatsizlik yönteminden farklı olarak, manevi cihad kavramından hareketle şiddeti kategorik olarak reddetmekle birlikte, maddi cihadı da reddetmemiş, "mütecavizlere karşı meşru savunma" ile sınırladığınıa iddia ettiği yazısında Ahmet Yıldız, Said-i Kürdi'nin “sivil itaatsizlik” örneği olduğunu söylemekte ve eklemektedir:

“Kemalist rejimin şeairi tahrip eden, temel hak ve hürriyetleri fiilen yok sayan, dinsizliği bir devlet politikası olarak topluma dayatan çizgisine karşı, hiçbir zaman siyasi iktidarı elde etmeyi, "ele geçirmeyi" hedef olarak görmeyen, her türlü silahlı-siyasi ayaklanma türü muhalif pozisyonlardan uzak duran, zulme meyletmeyi bile zulüm olarak gören, provokasyonlara karşı dikkatli, stratejik düzeyde pozitif eylemlilikle tanımlanmış aktif iman hizmetine dayalı müsbet hareket metodunu vazetmiştir.[10]”

Böylelikle, Said-i Kürdi hesaplanan akademik, siyasal kılıf üzerinden aklanmaya çalışılmakta olduğu belirginleşmişti. Kemalist devrime karşı duruşuyla, günümüzdeki misyonu olan  cumhuriyetin tasfiyesi ve Kürdistan'ın Amerikan eyaleti olarak kurulmasında baş rol oynatılmasıyla; hizmette kusuru olmayan 'kahraman' tiplemesine büründürülmesinin kusursuzluğuyla iade-i itibarı neredeyse tamamlanmıştı.

Said-Kürdi'ye iade-i itibar yapan AKP ve yandaşları; daha öncesinde de Şeyh Said'e de aynı rolü biçmişti.

Şeyh Said yoluyla da, Güneydoğu'daki programda; “mele” yoluyla din planlama içine sokulmuş, toplumsal duyarlılığın din hanesine yazılanlarla Şeyh Said, Cumhuriyet'e saldırının aracı olarak tasarlanmış bir figürdü.

Anadolu 1920'lerde emperyalistlere karşı Kurtuluş Savaşı verirken, İngiliz Muhipleri'nin desteklediği ve misyoner Albay Noel'le araları iyi olan Şeyh Said ve şûrekası ayaklanmıştı.

Şeyh Said ve arkadaşları için Diyarbakır'da, resepsiyon verilmişti. Bu resepsiyonda, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir:

“80 yıldır Şeyh Said ve Said Nursi'yi yersiz bıraktık. Onlar, dikili bir mezar taşı istiyorlardı. Biz onların bu vasiyetini yerine getireceğiz!..”

demişti. Altan Tan da:

“Bugün bu ünlü Kürt şahsiyetlerini sadece etnik kimlikle tanımaya kalkarsak bu da büyük bir yanlış olur. Şeyh Said ve arkadaşları; Kemalizme, İslamî kimlikleriyle ilk başkaldırıda bulunan insanlardır.[11]”

demişti. Diyarbakır Dağkapı Meydanı'nda, Şeyh Said ve 46 arkadaşının idam edilmesinin 86. yıldönümünü, Gündem Gazetesi “Binler Şex Said'i Andı”[12] başlığıyla duyurmuştu.

Anmaya; DTK, BDP, HAK-PAR, KADEP, Nûbîhar, Dicle Fırat Diyalog Grubu, TEV-Kurd, TDŞK, MAZLUM-DER, TİHV, Şex Abdurrahmane Aktepe Vakfı, DİAY-DER ve MEYA-DER destek vermişti.

Güneydoğu'daki bu hareketlenme, AKP-Cemaat ittifakının da bir yansıması olarak dikkat çekmişti.

Güneydoğu'da iki ayrı parti arayışından söz edilmekteydi.

Birincisi, Legerina Kurden Demokrat -LKD (Demokrat Kürtlerin Arayışı) adlı çevrenin parti kurma çalışmaları. Kendilerini Barzani'ye yakın konumlamaktaydılar ve Kuzey Irak modelinde batılı tarz bir parti hedefleridklerini söylüyorlardı. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi mirasından, HAK-PAR'ına ve Kemal Burkay grubundan, Kawa'da ve diğer bazı liberal demokrat isimlerin katılması beklenmekteydi.

LKD'nin kurucusu Sertaç Bucak, T-KDP'nin ilk kurucusu Faik Bucak'ın da oğluydu. Kuzey Irak'taki bölgesel yönetimin ağırlığına dayanarak örgütlenmeyi hesaplamaktaydılar.

İkincisi, İslamcı Kürtler arasında konuşulmaktaydı. Hizbullah da bu parti sürecinde bir aktör olarak anılmaktaydı. İslamcı hareketin çabaları pek de önemsenecek örgütlülüğü oluşturamıyordu, ayrıca Hizbullah'ın bozuk sicili bu siyasallaşmanın önünü tıkıyordu.

Fethullahçılıksa bölgeye baskısını artırmaktaydı. Liberal demokratların, Kemal Burkay'ların AKP yandaşı çizgisi ortaydı.

BDP'nin hizaya çekilip, KCK yapılanmasıyla ehlileştirilen Kürt hareketiyle de tamamen, Irak'taki 'de-facto' duruma benzer bir siyasal koşulun olgunlaşması hedeflenmekteydi. Türkiye'nin Ortadoğu'da yeni Amerikan projeleri çerçevesinde, Barzani'yle dirsek teması kurmasıysa; hedefin çapı hakkında bilgi vermekteydi.[13]

Barzani yanlısı bir siyasal yapıyla Güneydoğu halkına yeni acılar yaşatmaya hazırlanan AKP; din aracını, İngilizlere yaptıkları ajanlıkla Şeyh Said, Said-i Kürdi gibi geçmişin ihanetlerini, aklayarak kullanmaktaydı.

Geçmişte dini ve siyasi kimlikleriyle nasıl bir aktörlük yaptılarsa; bugün de aynı kimlikleriyle sahneye çıkarılmışlardı. Amaç yine belliydi: Emperyalizme hizmet!..


[1]    Mustafa Yıldırım, Meczup Yaratmak, Ulus Dağı Yayınları, 3. Basım, Ankara – 2006, Ss. 75 – 78.

[2]      Şebnem Hoşgör, Yeni Anayasa İçin Said Nursi Önerileri, Vatan, 03.03.2012

[3]      Mustafa Akyol, Kim Şehit Kim Değil?, Star, 02.04.2012

[4]      Mustafa Akyol, Osmanlı’nın ucunda, Bediüzzaman’ın izinde, Star, 26.03.2012

[5]      Yılmaz Polat, CIA'nın Muteber Adamı, Ulus Dağı Yayınları, 2. Basım, Ankara – 2008, Ss. 53 – 54.

[6]       Artuklu Üniversitesi Said Nursi Enstitüsü için kolları sıvadı, Sol, 05.04.2012

[7]      Şeyhmus Edis, Bediüzzaman Said Nursi, bütün kökenlerin ortak zenginliğidir, Cihan Haber Ajansı, 09.04.2012

[8]      Büyük Yalan: ‘Hizmet’ Karşılıksızdır, Açık İstihbarat, 11.04.2012

[9]      Yusuf Kaplan, Bediüzzamanın gelişi, Anadolu kıtası'nın direnişi, Yeni Şafak, 16.04.2012

[10]    Ahmet Yıldız, Müsbet Hareket, Zaman, 06.04.2012

[11]    Mahmut Oral, Şeyh Said'e Saygı ve Fatiha, Cumhuriyet, 30.06.2011

[12]    Binler Şex Said'i Andı, Gündem, 01.07.2011

[13]    Rafet Ballı, Türk ve Kürt İslamcıları Arasında Makas Açılıyor, (Söyleşi), Aydınlık, 01.08.2010, s. 13

KAAN TURHAN-AÇIK İSTİHBARAT
Blogger tarafından desteklenmektedir.