'Sermayenin kente yaptığı saldırı, geleceğimize saldırıdır'
Geçen hafta, İstanbul’da vizyona giren “Ekümenopolis – Ucu Olmayan Şehir” filmi ile ilgili, filmin yönetmeni İmre Azem ile söyleşi yaptık. Film, İstanbul’un üzerine kara bir bulut gibi çöken neoliberal dönüşüm sürecinin fotoğrafını çekiyor.
Geçen hafta, İstanbul’da vizyona giren “Ekümenopolis – Ucu Olmayan Şehir” filmi ile ilgili, filmin yönetmeni İmre Azem ile söyleşi yaptık. Adını, Yunan şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, gelecekte bütün şehirlerin birleşip tek bir mega şehir oluşacağını ifade eden bir kavram olan “ekümenopolis”ten alan film, İstanbul’un üzerine kara bir bulut gibi çöken neoliberal dönüşüm sürecinin fotoğrafını çekiyor. Filmin yönetmeni İmre Azem sorularımızı yanıtladı.
Öncelikle filmin çıkış sürecini bize anlatabilir misiniz? İlk nasıl başladı süreç?
İstanbul ve şehir planlamasıyla ilgili film yapma fikri uzun süredir vardı aklımda. Şehirler insan ilişkilerinin bir aynasıdır ve aslında biz şehirlere bakarak, İstanbul’a bakarak yaşadığımız toplum için bir eleştiri getiriyoruz. Yaşadığımız sistemin eleştirisi oluyor bu. Ama bunun somut bir şekilde kentlere yansımasından yola çıkıyoruz. Çünkü bu; herkesin rahat anlayabileceği, herkesin her gün içinde yaşadığı bir durum. Buradan yola çıkarak sistemsel bir eleştiri yapmanın çok daha anlaşılır, çok daha ayakları yere basan bir eleştiri olacak olmasından dolayı hep kent üzerine bir eleştiri yapmak istemiştim. Ama buna nereden başlayacağımı, nasıl başlayacağımı tam bilemiyordum. Bunun araştırmasını, okumalarını yapıyordum.
2008 başlarında arabada giderken Kadir Topbaş yada Ulaştırma Bakanı’nın bir demecini dinledim: “İstanbul’un 3. Köprüye ihtiyacı var İstanbullular 3. Köprüyü istiyorlar ve biz bu köprüyü yapacağız.” O ana kadar 3. Köprü hakkında bir tartışma duymamıştım. Hiçbir tartışma yok, hiçbir bilimsel veri yok, kamuoyuna ilan edilen bir şey yok. Neye göre yapıyorlar? Ekolojik etkileriyle ilgili ortaya konan bir şey yok. Böylece 3. Köprünün benim başlangıç noktam olacağına karar verdim ve 3. Köprüyü araştırmaya başladım. Ulaşım uzmanlarıyla görüştüm. İlk iki köprünün etkilerini araştırdım. Bunların hepsi gösterdi ki; 3. Köprüyü tek başına anlatmak anlamsız olacak, bu çok daha büyük bir sistemin, çok daha büyük bir vizyonun parçası. Bunu bir bütün olarak anlatamam gerektiğini anladım.

O zaman mahallelere gitmeye başladım. Kentsel dönüşüm sürecini daha yakından takip etmeye başladım. Ve filimde bu konuların herhangi birini derinlemesine incelemektense, bunlar arasındaki bağlantıları ortaya koymak istedim. Bu süreçleri, bunların altında yatan ekonomik dinamikleri ve bunların nasıl bu ekonomik dinamikler aracılığıyla birbiriyle bağlandığını araştırdım. Mesela “küresel kent” kavramıyla karşılaştım. Sermayeyi İstanbul’a çekmeyi amaçlayan bir kavram. “Küresel kent”, hem 3. köprüyü dayatıyor, hem kentsel dönüşümü dayatıyor hem de İstanbul’da ki diğer başka “mega projeleri” dayatıyor. Ve bu küresel kent olgusu üzerinden böyle bir film ortaya çıktı.

O zaman mahallelere gitmeye başladım. Kentsel dönüşüm sürecini daha yakından takip etmeye başladım. Ve filimde bu konuların herhangi birini derinlemesine incelemektense, bunlar arasındaki bağlantıları ortaya koymak istedim. Bu süreçleri, bunların altında yatan ekonomik dinamikleri ve bunların nasıl bu ekonomik dinamikler aracılığıyla birbiriyle bağlandığını araştırdım. Mesela “küresel kent” kavramıyla karşılaştım. Sermayeyi İstanbul’a çekmeyi amaçlayan bir kavram. “Küresel kent”, hem 3. köprüyü dayatıyor, hem kentsel dönüşümü dayatıyor hem de İstanbul’da ki diğer başka “mega projeleri” dayatıyor. Ve bu küresel kent olgusu üzerinden böyle bir film ortaya çıktı.
'NEOLİBERALİZMİN KENTİ HİÇ BİTMEYECEK'
Tek bir olaya odaklanmaktan çok bir bütünsellikten söz ediyorsunuz. Sanırım, filmi önemli kılan etmenlerin başında da bu bütünsel bakış yatıyor. Peki, nedir o bütünsellik? Bu bütünsel proje, vizyon nedir? Gelecekte bizi nasıl bir kent bekliyor?
Bu kent aslında hiçbir zaman bitmeyecek bir kent. Çünkü neoliberalizm aslında paradan para kazanma üzerine kurulu bir ekonomik sistem. Kentte sürekli bir değişim olacak ki orada bir rant olsun. Emlak spekülasyonu üzerine kurulu. Kurallara uygun, bilimselliğe uygun, herkesin kabul ettiği bir kent planlaması olsa, o zaman mesela “x” bölgesinde bundan 50 sene sonra ne olacağı belli olacaktır. Ama oradan bir rant elde edemezsiniz. Çünkü oranın 50 sene sonrası belliyse spekülasyon olmaz. Spekülasyon olacak ki bir değişim olsun, orası alınsın satılsın. Piyasa hareketli olsun.
Bu söylediğinizden şöyle bir sonuç çıkıyor: Kent aslında insanların ihtiyaçlarına göre değil, sermayenin çıkarlarına göre dizayn ediliyor.
Tamamen öyle. Tamamen tüketime odaklı. Büyümeye odaklı. Bu spekülasyonun devam etmesi için nüfusunda buraya akması lazım ki yeni rant alanları oluşabilsin. Mesela 3. Köprü projesi tamamen bir rant ve emlak projesi aslında, ulaşım projesi değil.
Filmin afişine taşıdığınız bir söz var: sorun aslında ne tek başına bir ekoloji, ne tek başına bir ekonomi ne de tek başın nüfus sorunu. Aslında, burjuvazi tarafından bütün bir hayatın yeniden şekillendirilmesi söz konusu. Bir yerde, Mimarlar Odası Çevre Etik Değerlendirme Kurulu (ÇED) başkanı Mücella Yapıcı’nın çok önemli bir tespiti var: “kentsel dönüşüm yada şehir planlamak insanlara boy boy apartman dikmek demek değildir.” diyor. Bu bir yaşam kültürü sorunu. Ve o kültür, burjuvazinin elinde tüketim toplumu ve yoksulluk olarak tezahür ediyor. Film, sermayeye yönelik bu denli sert eleştiri getirmesiyle beraber tüm kesimlerden çok olumlu tepkiler aldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğru, her kesimden olumlu tepkiler alıyor. Biz de bir şüpheye düştük yanlış bir şey mi yada eksik bir şey mi söylüyoruz diye. Aslında film çok da doğrudan söylüyor. Dolaştırmadan söylüyor. Bizim, herhangi bir sanatsallık kaygımız olmadan izleyiciye mesajımızı en doğrudan, en basit şekilde nasıl anlatırız diye yaptığımız bir kurgu bu. Burada belki, sermayenin kendine yapılan eleştiriyi kendinin bir parçası haline getirme güdüsü olabilir. Bienal’de Marx’ın sözlerinin kullanılması gibi mesela… Belki böyle bir şeydir. Belki de sermaye bile gerçekten yaptığı bu şeyi görmekten şaşkına düşmüştür.

Çok gerçek bir olguyu, iyi de bir estetikle çok doğru bir yerden söylüyorsunuz. Kimsenin reddedemeyeceği, sermayenin bile baş etmekte zorlanacağı bir iddia atıyorsunuz ortaya. İki tane sahne var benim hiç aklımdan çıkmayan. Biri Ali Ağaoğlu’na, eskiden Ayazma’da oturan emekçilerin sürüldükleri Bezirganbahçe’de yaşam koşullarının iyi olmadığını söylediğinizde “Bezirganbahçe neresi?” diye sorması.

Çok gerçek bir olguyu, iyi de bir estetikle çok doğru bir yerden söylüyorsunuz. Kimsenin reddedemeyeceği, sermayenin bile baş etmekte zorlanacağı bir iddia atıyorsunuz ortaya. İki tane sahne var benim hiç aklımdan çıkmayan. Biri Ali Ağaoğlu’na, eskiden Ayazma’da oturan emekçilerin sürüldükleri Bezirganbahçe’de yaşam koşullarının iyi olmadığını söylediğinizde “Bezirganbahçe neresi?” diye sorması.
Aslında o soruyu bilerek sormadım. Ben Bezirganbahçe’yi bilmediğini bilmiyordum. Bize süreci takip ettiğini, o insanların oradan ayrıldıktan sonra mutlu olduklarını söylüyordu. Sanki gidip görmüş gibi konuşuyordu. Bizde tabi sık sık Bezirganbahçe’ye gidip geldiğimiz için, ben de “hayır” dedim. “Mesela, Bezirganbahçe’nin durumu iyi değil” dedim. O da ”Bezirganbahçe neresi?” diye sordu. Ben beklemiyordum o cevabı. Özel olarak sıkıştırmak için sorulmuş bir soru değildi. Kurguda fark edip, karar verdim o sahneyi koymayı.
Bir de Ayazma’daki yıkıntının hemen dibinde yükselen apartman inşaatında, daha önce Ayazma’da oturan bir işçinin çalışıyor olduğu sahne var. İnşaat halindeki apartmanın penceresinden bakarak daha önce oturduğu evin yerini kestirmeye çalışıyor. Bir kurmaca film yapmak isteseniz bu kadar yaratıcı bir trajedi gelmeyebilir insanın aklına. Kurmaca film yapmayı düşünüyor musunuz?
Evet düşünüyorum.
Merakla bekliyoruz. Ekümenopolis’in çekimleri ne kadar sürdü?
Çekim süreci yaklaşık iki sene sürdü. 2008 yazından 2010 yazına kadar. Ama montaja geçtiğimizde de bir yandan çekim yaptık. Eksikleri çektik. Bu arada Ayazma’nın hikayesi de devam ediyordu. Hala da devam ediyor. Son ana kadar, filmin bağlandığı son haftaya kadar çekimlere devam ettik.
'BEN GİTTİM ÇEKTİM VE ONLARIN HAYATI DEĞİŞTİ DİYEBİLMEK İSTERİM'
Bu süre içinde özellikle Ayazma halkıyla çok yakın ilişkiler geliştirdiğinizi biliyorum. Hoyrat bir estetik anlayışı insanların acılarına ortak olmaktansa onları bir tür sirk hayvanına dönüştürür. Sizin kameranız insanların evinin içine kadar giriyor. Ortada çok ağır bir trajedi var ve bu trajedinin tam orasındaki emekçilerin, sizi yadırgaması da söz konusu olabilirdi. Ama bildiğim kadarıyla siz birlikte mücadele de ettiniz. Çekim sürecini biraz anlatabilir misiniz?

İlk Ayazma’ya gittiğim zaman kamerasız gittim. Çekim yapmadım. Tanışmak görüşmek için gittim. Oradaki insanlarla dayanışma içine girdim. Ne yapabilirim diye düşündüm. Aslında oraya kamerayla gitmenin çok ağır bir sorumluluğu var. Ve ben bu sorumluluğu çok ağır bir şekilde üzerimde hissettim. Oradaki insanlarda bir beklenti oluşuyor. “Bu arkadaş benim sesimi duyuracak. Bana kamerasıyla yardım edecek. Benim derdime deva olacak” gibi bir beklenti oluşuyor. Bu konuşulan bir şey değil ama onların kameraya söylediklerinden, tavırlarından bu net hissediliyor. Hep düşündüm, “Ya duyuramazsam, ya buradan bir bir film çıkmazsa” diye. Filmi bitirene kadar üzerimde hissettiğim en büyük baskı budur. Bunu hala hissediyorum. Film çıkmış olmasına rağmen bu filmin onlara faydalı olmasını, onların hayatları üzerinde olumlu bir etki yaratmasını hala bekliyorum. Yoksa gerçekten sadece filmde birer figüran olarak kalacaklar. Onun için filmin sadece bitmiş olması değil, etkili olması lazım. Ben gittim çektim ve onların hayatları değişti diyebilmek isterim.

İlk Ayazma’ya gittiğim zaman kamerasız gittim. Çekim yapmadım. Tanışmak görüşmek için gittim. Oradaki insanlarla dayanışma içine girdim. Ne yapabilirim diye düşündüm. Aslında oraya kamerayla gitmenin çok ağır bir sorumluluğu var. Ve ben bu sorumluluğu çok ağır bir şekilde üzerimde hissettim. Oradaki insanlarda bir beklenti oluşuyor. “Bu arkadaş benim sesimi duyuracak. Bana kamerasıyla yardım edecek. Benim derdime deva olacak” gibi bir beklenti oluşuyor. Bu konuşulan bir şey değil ama onların kameraya söylediklerinden, tavırlarından bu net hissediliyor. Hep düşündüm, “Ya duyuramazsam, ya buradan bir bir film çıkmazsa” diye. Filmi bitirene kadar üzerimde hissettiğim en büyük baskı budur. Bunu hala hissediyorum. Film çıkmış olmasına rağmen bu filmin onlara faydalı olmasını, onların hayatları üzerinde olumlu bir etki yaratmasını hala bekliyorum. Yoksa gerçekten sadece filmde birer figüran olarak kalacaklar. Onun için filmin sadece bitmiş olması değil, etkili olması lazım. Ben gittim çektim ve onların hayatları değişti diyebilmek isterim.
'EMEKÇİLER HER GÜN BU SÜRECİ YAŞIYORLAR'
Film 30. İstanbul film festivalinde gösterildi ayrıca kent filmleri festivalinde gösterildi. Yurtdışında festivallerde ve Türkiye’de üniversitelerde gösterildi. Galası gezi parkında açık havada ve ücretsiz yapıldı. Ayrıca, bildiğim kadarıyla emekçi mahallelerinde de ücretsiz gösterimler yapıldı. Merak ediyorum, özellikle filmin emekçilerle buluşması nasıl oldu? Ne gibi tepkiler alındı?
Yurtdışında, yabancıların kafasında İstanbul’la ilgili çok oryantalist bir imaj var. Film bu imajı komple yıkıyor. Onun için filme çok büyük bir ilgi var. Türkiye’de, biz her gün bunları yaşadığımız için imaj yıkıcı değil bizim üzerimizde. Üniversite öğrencileri için birçoğu zaten bilinen şeyler. Ama bunlar arsındaki bağlantıların kurulması etkileyici oldu onlar için. Yani, bunu komple bir sistemin yansıması olarak görmeleri önemliydi. Emekçiler için ise; çoğu kendi mahallelerinde olup bitenlerin farkındalar. Her gün zaten süreci yaşıyorlar, kentsel dönüşümü yaşıyorlar, belediyeden mektuplar alıyorlar, inşaat şirketleriyle kavga ediyorlar v.b. Ama kendi mahallerinde yaşadıkları bu sürecin daha büyük bir resmin parçası olduğunu bilmedikleri için bu film onlara farklı bir etki yapıyor. Tokludede emekçileri, filmin Sulukule bölümlerine çok ilgi gösterdiler. Sulukule’deki yıkım, o insanların TOKİ bloklarına taşınmaları, Tokludede’nin yaşamak üzere olduğu süreç aslında. Özellikle mahalle gösterimlerinde, ben insanların daha çok kentsel dönüşüm bölümlerinden etkileneceklerini ama ulaşımla ilgili bölümlerin sıkıcı olacağını düşünmüştüm. Bir dolu istatistiki, bilimsel veri, biraz karışık bir anlatım vardı. Ama o bölümlerden de çok etkilendiler. Bu da çok şaşırttı beni. Mahalle gösterimleri beklediğimden iyi geçti.
İnsanların hayatlarıyla ilgili bir şey anlattığınızda ne kadar bilimsel, ne kadar karmaşık yada sanatsal olursa olsun, insanlar mutlaka o eserle iletişim kuruyorlar, ortak oluyorlar size. Filmin tümünde yapılan “bu sorun bütünsel, siyasal, sınıfsal bir sorundur” vurgularının sonunda da bir örgütlenme çağrısı yapıyorsunuz. Bu çağrının bir bir sonucu olabildi mi?
Oluyor. Ama bunun somut örgütlenmeye ne kadar etkisi olacak onu bilmiyorum tabi. Çünkü İstanbul’daki mahalle örgütlenmeleri çok fraksiyonlaşmış durumda. Bazı mahallelerde bazı örgütler ön planda. Biraz daha kendilerini açmaları gerekiyor. Başka örgütlenmelerin önü açılsın demiyorum. Diğer örgütlerle ortak hareket etmeleri bence çok önemli. Kentsel dönüşüm süreci, afet yasasıyla üstümüze tusunami gibi bir dalga geliyor. Biran önce bu ilişkiler kurulmalı, örgütlenmeyi sağlamamız lazım.

Filmde de çok açık belirttiğiniz, ikinci köprünün açıldığı 1988 yılından 1996’ya kadar İstanbul bir anda büyümüş ve işgal edilmiş. O nedenle belki de çok az vaktimiz var.

Filmde de çok açık belirttiğiniz, ikinci köprünün açıldığı 1988 yılından 1996’ya kadar İstanbul bir anda büyümüş ve işgal edilmiş. O nedenle belki de çok az vaktimiz var.
3. Köprü, 2B yasası, afet yasası... Afet yasası kendi başına bir afet. Çok büyük bir yıkım getirecek. İnsanlar pek farkında değiller. Mutlaka bir bilgilendirme, bilinçlendirme gerekiyor. Örgütlü mahallelerin dayanışma içinde olması gerekiyor. Hepsine karşı, topyekun bir karşı duruş gerekiyor. Mesela 1 Mayıs’ta kent hareketleri, güvencesizler v.b. ilk defa birlikte yürüdüler. Bu önemli bir adımdı. Bu ortaklaşmanın sağlanası lazım. Hiçbir mahalle tek başına buna karşı koyamaz. Eğer filmin böyle bir örgütlenmeye, böyle bir bilinçlendirmeye katkısı olursa o zaman film yapılma amacına ulamış olacak.
'KÜLTÜR BAKANLIĞI VE AB FONLARINDAN FAYDALANMAK İSTEMEDİK'
Biraz da yapım sürecinden bahsedelim. Film kolektif emekle ve neredeyse sıfır bütçeyle çekildi. Dağıtımında ise Türkiye’de ilk defa yapılan kitlesel fonlama yöntemi kullanıldı.
Aslında sıfır bütçeye çekilmedi. İlk başta benim biraz kendi birikimimle başladı. Çevremdeki insanlardan hem emek katkısı, bazen ufak maddi katkılar, bazen de ekipman katkısı istedik. 11 dakikalık bir tanıtım filmi çektik. O filmi kullanarak daha büyük destek almaya başladık. Sponsor kabul etmedik. Bu şekilde post-prodüksiyon aşamasına geldik. Ama post-prodüksiyon kimsenin emek yardımıyla çözülebilecek bir konu değil. Türkiye’de yardım bulamadık. Almanya’ya, Berlin film festivaline gittik. Birçok insana derdimizi anlattık. Sadece film değeri üzerinden bir kaç yapımcıya gösterdik. Ortak yapımcı olun filme diye. Bir yapımcı kabul etti. Bu yapımcı da, bizim adımıza, Hamburg film fonuna başvurdu. Fona başvurmanız için Hamburglu olmanız gerekiyor. Post prodüksiyon desteği aldık. Şimdi Almanya’da da sinemalara çıkarmayı düşünüyorlar.
Türkiye’de Kültür ve Turizm Bakanlığı da benzer bir fon ayırıyor aslında.
Biz Kültür Bakanlığı’yla görüşmek istemedik. Bir Türk yapımcı olarak, bizim de hakkımız var. Çünkü bu bir kamu fonu sonuçta. Ama biz böyle bir şey istemedik. Çünkü, Turizm Bakanlığı’nın logosu görünsün istemedik. Mesela, Avrupa Birliği’nin kültür fonlarına da başvurmadık. Çünkü o kültür fonları sizin filminizin, film değeri üzerinden değil içeriği üzerinden veriliyor. Ne anlattığına bakıyorlar. O yüzden başvurmadık. Hamburg’un film değeri üzerinden verdiği desteğin siyasi bir amaç gütmeyeceğini düşündük.
Bir röportajınızda “filmin samimiyetine herhangi bir gölge düşmesini istemedik” diyorsunuz. Bu çok yerinde ve ilkeli bir duruş. Ama ayrıca, şunu da göstermek istediniz mi; bir sinema filmi sermayenin tekelinde üretilmek zorunda değil böyle de yapılabilir. Projeniz, özellikle genç sinemacılar için çok heyecan verici. Böyle bir niyetiniz de var mıydı?
Bunu bir örnek olması çok güzel bir şey tabi. Bir örnek olursa çok sevindirici. Büyük dağıtım şirketlerinin bizim filmimizle ilgilenmeyeceğini zaten biliyorduk. Hep, sonuna kadar bir şekilde bunun halk tarafında ilgi görüp desteklenebileceğini düşündük. Zaten film, kendi kendini örgütledi aslında. Burada önemli olan gerçekten niyet. Niyetiniz samimiyse ve mesajınız halk tarafından kabul edilebilecekse bu zaten kendiliğinden oluyor. Kendimize ve sözümüze güvenirsek gerisi geliyor.
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Neoliberalizmden bahsediyoruz ama bu çok önemli bir noktaya cevap vermiyor. O da bizim siyasal sistemimiz. Demokrasi anlayışımız çok ilkel. Orta çağa özgü. Nedir bu: çoğulcu demokrasi. Diyelim ki; benim bir evim var, barınma hakım olan bir ev. Eğer bir oylama yapılsa, ülkenin yüzde 99’u benim evimi yıkmaya karar verse. Demokrasimizde o ev yıkılır. Çünkü derler ki: “milli irade böyle istiyor.” Aslında çağdaş demokrasilerde, 1945 sonrasında Birleşmiş Milletler’in kurulmasıyla, daha önceden felsefeden olan insan hakları kâğıda geçiriliyor. Herkes imza atıyor. Nedir bunlar? Sağlık hakkı, eğitim hakkı, barınma hakkı, yaşanabilir çevre hakkı, güvenceli iş hakkı… Bu haklar, bizim insan haklarımız. İnsan hakları demokrasinin temeldir. Şimdi diyorlar ki; “biz yüzde 51 oy aldık, köprüyü de yaparız, Taksim’e otobanda yaparız, mahalleri de yıkarız, ne istersek yaparız… Milli irade böyle istiyor.” Bu İlkel bir anlayıştır. Bunu ter etmemiz lazım. Bu tabi halkın aydınlanmasıyla mümkün bir şey. Çünkü bu haklar insanlara verilmez, bu haklar alınır. Bizim öncelikle bu hakları talep etmemiz lazım. Bu hakların yaşamsal olduğunu, bunların birbirinden ayrılmayacağını anlatmamız gerekiyor. Barınma yeriniz olacak ki, sağlık ve eğitim hakkınız olsun. Afet yasası insan haklarına büyük saldırı aslında. Buna karşı örgütlenmemiz gerekir. Bu uzun soluklu ve siyasi bir mücadele.
Umarım filminiz bu süreçleri hızlandırır.
Bu bir kıvılcım olabilir. Bu konuları tartışmamız gerekir. Umarım bu film bu tür tartışmaların önünü açar.
Çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
Röportaj: Murat Akgöz
