Çarlık'tan sonra Sovyetler'de kadın olmak
AKP'nin hükümetlik yapmaya başladığı dönemin öncesini baz alarak; Türkiye'de kadınların, tabiri caizse güllük gülistanlık bir atmosferde yaşadığını ileri sürmek, hakikatten ırak bırakır. Fakat 2002 başlarından itibaren, yani AKP'nin siyasal iktidarlığa geçişiyle, 2012'nin ortalarına değin tekabül eden süre için de, elzem olan, Türkiye'nin "kadınların cehennemi" olarak tarif edilmesi.
Kadınların özelde sınıf karakterlerini, genelde cinsel kimliklerini tartışan epey çalışma yapıldı. Türkiye gibi, yasalarından toplumun çoğunluğuna kadar nüfuz etmiş 'kadın düşmanı' bir zihniyeti temsil eden ülkede, kadınları usanmadan konuşmak önem taşıyor. Yalnız, daima kadınların sorunlarını işlemek; çözüm içinse tarihsel örneklere veya yeni teorilere başvurmamak, haliyle kadın için pek de bir şey yapılmadığını açıklıyor.
Bu kez, bir farklı deneyimi anımsayarak kadın sorununu, çözüm örnekleriyle konuştuk... Kadın ilericiliğini ciddiye alan bir dönem olarak da kabul edilebilir; Sovyetler. Peki, gerek yasasında, gerekse de pratikte Sovyetler'de kadın olmayı, nasıl tarif etmeli? Yer aldığımız çağda bile, ilerici siyasetler ve ezilenlerin temsilcisi konumundaki sendikalar '8 saat çalışma süresini' adil bulurken; tam 83 yıl önce, 1929'da, Sovyetler Birliği çalışma saatini 7 saate düşürmüştü. Bu, Sovyetler'i incelemek için yeterli sebep olmasa da, çok mühimi.
Sovyetler'de kadın olmayı, Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol ve SSCB üzerine kitaplar da yazan, siyasetçi-yazar Kemal Okuyan'la konuştuk...
Önce Kemal Okuyan'la, Çarlık Rusyası (devrimden önceki rejim) dönemiyle Sovyetler'in kaba bir mukayesesini yaparak başlıyoruz; tabii ki kadının hak ve imkanları penceresinden. Şöyle özetliyor Okuyan: "Ağırlıklı olarak bir köylülük ülkesi olan Çarlık Rusyası'nda kadının genel ekonomik ve siyasal kuşatmanın yanı sıra ahmaklaştırıcı ev yaşantısının ve kilise korkusunun baskısı altındaydı. İşçileşme süreci tek başına bir 'iyileşme' anlamına gelmedi Rusya'da. Yalnızca yeni sorunlar eklendi kadının dünyasına; düşük ücretler, olağanüstü kötü çalışma koşulları, çocuk ölümlerinin artması, taciz ve fuhuşa yönelme gibi... İlk iyileşme her zaman olduğu gibi ezilenlerin mücadelesi ile ortaya çıktı. Yakın çağlarda Fransız Devrimi'nde, sonrasında Paris Komünü'nde olduğu gibi kadın ezenlere karşı mücadele ederken kişilik kazandı, özgürlüğün anlamını ve onu yok eden koşulları fark etti. Belki bu koşullar ortadan kalkmadı ama kadınlar siyasal-kültürel yaşama ağırlıklarını koyarak çok büyük bir mevzi elde ettiler. Sovyet devrimi bu mevziyi devraldı, olumlu anlamda. Bence ilk ve en önemli fark buydu. Yasal düzenlemeleri, yani bir sosyalist ülke için doğal olan hukuki kazanımları bir kenara bırakıyorum, üzerinde durulması gereken ikinci olgu kadın eşitliğine doğrudan etkide bulunan devasa aydınlanma hamleleridir. Okuma-yazma seferberlikleri, özellikle Müslüman cumhuriyetlerde kız çocuklarının okula yazdırılması için yürütülen muazzam kampanyalar, bütün bunlar kadınlara güç verdi, eşitliğe yönelmeleri için büyük bir enerji yarattı. Din kurumunun ve 'gelenek'lerin kadın üzerindeki baskısı da ideolojik ve kimi zaman çok şiddetli siyasal müdahalelerle hafifletildi. Ve elbette üretim sürecinde başlayan demokratikleşmenin, örgütlü bir toplum yaratma konusundaki ısrarların kadın hakları açısından ne kadar belirleyici olduğunu söyleyebiliriz."
DEVRİMDEN SONRA KADINA GETİRİLEN HAKLAR
İlknur Birol ise, "Ekim devrimi hem Çarlık rejimi altında ezilen, eğitimsiz bırakılan, toplumsal yaşamdan dışlanan kadınların hem de bütün dünya kadınlarının umudu haline gelmişti" diyerek, devam ediyor: "Ancak devrimin hemen ardından kadınların kurtuluşu ve özgürleşmesi yolunda atılan adımların '30’ların ardından farklı bir yönelime girmesi ile karşı karşıya kalındığını görüyoruz. Devrimin hemen ardından kadının kurtuluşu için acil yasal önlemler alındı ve bunlar hem o döneme kadar en ucuz işgücü olarak kullanılan kadın emeğine hem de kadınların toplumsal rollerine ilişkin düzenlemeler içeriyordu. Ekim devriminden hemen sonra eşit işe eşit ücret ilkesi getirildi, kadınların ve çocukların ağır ve sağlıksız koşullarda çalıştırılması yasaklandı, evliliği bir zorunluluk olmaktan çıkaran ve tarafların gönüllü birlikteliğine dayandıran boşanma hakkı ve evlilik dışı çocuk edinme hakkı tanındı, çocuk bakım merkezleri, kreşler, ortak yemekhaneler kuruldu, ev işlerinin kolektifleştirilmesi yolunda adımlar atıldı."
'KADIN ÜCRETLİ EMEK GÜCÜNE KATILIRSA, SORUN BİTER' HATASI
Sovyet hükümetinin ilk kadın bakanı olan Kollontay'ın, Lenin ile sürgünde evlenen, Rus kadın devrimci Krupskaya tarafından aktif olarak örgütlenen Kadın Kongresi’nin ardından parti içerisinde ve ona bağlı olarak bir kadın birimi oluşturulduğunu hatırlatanİlknur Birol, "Ancak bu kadın birimi, devrim hükümetinin kadının ezilmişliğini sadece kapitalist ilişkilere bağlayan, ücretli emek gücüne katılmalarıyla erkek egemenlinden kurtulacaklarını savunan tutumu nedeniyle partinin genel politikalarının bir yürütücüsü haline geldi. Bunun bir sonucu olarak, kadın birimi görevini tamamladığı gerekçesiyle 1932’de feshedildi. Aynı yıllarda ülkede 'kolektifleştirme' süreci yaşanmaya başlandı. Kadınlar açısından kazanımlardan geriye doğru gidişin yaşandığına bu dönemle birlikte tanık oluyoruz" diyor.
ÇARLIK'TA KADIN
Dönemsel farkı konuşmayı sürdürmek için Çarlık Rusyası'na dönüyor ve sözü yenidenKemal Okuyan'a bırakıyoruz: "Çarlık Rusyası'nda kadınların toplumsal yaşama katılmaları konusundaki kısıtlamaların ancak 19. yüzyıl devrimci mücadelelerinin ve 1905 Devrimi'nin etkisiyle kısmen kalkmaya başladığını söyleyebiliriz. Kız öğrencilerin yüksek öğrenim görmeleri, ekonomik zorluklar bir yana, yani orta sınıf ve yüksek sınıf mensuplarına ait bir ayrıcalık olmanın yanı sıra, son derece istisnai bir durumdu. Çar ve despot bürokratlarının kadınların eğitim görmesini 'dünyanın sonu' olarak değerlendirdikleri açık. Bir tek sağlık alanında kadınların daha fazla rol aldıklarını görüyoruz. Kadınların avukatlık yapabilmeleri bile bayağı sancılı bir süreç sonucunda mümkün olmuştu ama bu kez yargıçların önyargılarıyla cebelleşmek durumunda kalmışlardı. Sovyetler Birliği'nin bütün anayasaları kadının sorunlarını ve eşitlik arayışını gözeten maddelerle doludur. Aleksandra Kollontay'ın 1946'da yazdığı bir makale Sovyetlerin kadın eşitliğini nasıl yasal dayanaklarla güçlendirdiğini kısa ama özlü bir biçimde anlatır. 1977 Anayasası'nda ise kadınların siyasal, ekonomik, kültürel yaşantıya katılımı, hamilelik ve doğum sonrasında onun toplumsal yaşamdan dışlanmasını engelleyecek bütün kolaylıkların sağlanması konusunda birden fazla madde yer almıştır. Zaten Sovyetler Birliği'nde kadınların toplumsal rolleri, yetersiz olsa da, ağırlıkları ciddi bir biçimde artmıştır."
'SOVYETLER'DE TACİZE AĞIR YAPTIRIM UYGULANIRDI; ŞİMDİ MOSKOVA'DA...'
Okuyan, Sovyetler'den kadın sorununun çözümünde örnekler alınması gerektiğine vurgu yapıyor ve 1991'de Sovyetler dağıldıktan sonra kadın haklarının nasıl geriye gittiğini; kadınların siyasal, ekonomik ve kültürel alandan nasıl dışlanmaya başlandığını, bizzat emperyalist kaynakların itiraf ettiğini, düşünüyor. Okuyan, "Kapitalist toplumda kadınların başına bela olan çocuk yetiştirmede sosyalizmin nasıl yük sırtladığını hepimiz biliyoruz. Bir de ek olacak Sovyetler Birliği kadına dönük şiddet ve taciz konusunda inanılmaz ağır yaptırımlar uyguluyordu. Bazı tecavüz davalarında müebbet hapis cezasının verildiği örnekler var. Şimdi ise Moskova'da kadınların belli bir saatten sonra sokağa çıkması cesaret olarak görülüyor. Demokrasinin zaferi!" diyor.
İlknur Birol da, kadınların kazanımlarının geriye gittiği ve kapitalizme karşı sınıf savaşımında kadınların özgürleşmesinin sadece kapitalist ilişkilerin yok edilmesine bağlanmasının, patriyarkadan (erkek egemenliği) doğan eşitsizliklerin göz ardı edilmesine ve kimi erimelere yol açtığını savunuyor ama o da ekliyor: "Ancak yine de Sovyet devrimi bir sosyalizm pratiği olarak hem toplumun hem de kadının özgürleştirilmesi sürecindeki uygulamaları kadın hareketinin ve sınıf hareketinin ideallerinin yaşama geçirilmesi önemli bir tarihsel uğrak ve örnek olmuştur."ALİ BARIŞ KURT-ANF
Kadınların özelde sınıf karakterlerini, genelde cinsel kimliklerini tartışan epey çalışma yapıldı. Türkiye gibi, yasalarından toplumun çoğunluğuna kadar nüfuz etmiş 'kadın düşmanı' bir zihniyeti temsil eden ülkede, kadınları usanmadan konuşmak önem taşıyor. Yalnız, daima kadınların sorunlarını işlemek; çözüm içinse tarihsel örneklere veya yeni teorilere başvurmamak, haliyle kadın için pek de bir şey yapılmadığını açıklıyor.
Bu kez, bir farklı deneyimi anımsayarak kadın sorununu, çözüm örnekleriyle konuştuk... Kadın ilericiliğini ciddiye alan bir dönem olarak da kabul edilebilir; Sovyetler. Peki, gerek yasasında, gerekse de pratikte Sovyetler'de kadın olmayı, nasıl tarif etmeli? Yer aldığımız çağda bile, ilerici siyasetler ve ezilenlerin temsilcisi konumundaki sendikalar '8 saat çalışma süresini' adil bulurken; tam 83 yıl önce, 1929'da, Sovyetler Birliği çalışma saatini 7 saate düşürmüştü. Bu, Sovyetler'i incelemek için yeterli sebep olmasa da, çok mühimi.
Sovyetler'de kadın olmayı, Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol ve SSCB üzerine kitaplar da yazan, siyasetçi-yazar Kemal Okuyan'la konuştuk...
Önce Kemal Okuyan'la, Çarlık Rusyası (devrimden önceki rejim) dönemiyle Sovyetler'in kaba bir mukayesesini yaparak başlıyoruz; tabii ki kadının hak ve imkanları penceresinden. Şöyle özetliyor Okuyan: "Ağırlıklı olarak bir köylülük ülkesi olan Çarlık Rusyası'nda kadının genel ekonomik ve siyasal kuşatmanın yanı sıra ahmaklaştırıcı ev yaşantısının ve kilise korkusunun baskısı altındaydı. İşçileşme süreci tek başına bir 'iyileşme' anlamına gelmedi Rusya'da. Yalnızca yeni sorunlar eklendi kadının dünyasına; düşük ücretler, olağanüstü kötü çalışma koşulları, çocuk ölümlerinin artması, taciz ve fuhuşa yönelme gibi... İlk iyileşme her zaman olduğu gibi ezilenlerin mücadelesi ile ortaya çıktı. Yakın çağlarda Fransız Devrimi'nde, sonrasında Paris Komünü'nde olduğu gibi kadın ezenlere karşı mücadele ederken kişilik kazandı, özgürlüğün anlamını ve onu yok eden koşulları fark etti. Belki bu koşullar ortadan kalkmadı ama kadınlar siyasal-kültürel yaşama ağırlıklarını koyarak çok büyük bir mevzi elde ettiler. Sovyet devrimi bu mevziyi devraldı, olumlu anlamda. Bence ilk ve en önemli fark buydu. Yasal düzenlemeleri, yani bir sosyalist ülke için doğal olan hukuki kazanımları bir kenara bırakıyorum, üzerinde durulması gereken ikinci olgu kadın eşitliğine doğrudan etkide bulunan devasa aydınlanma hamleleridir. Okuma-yazma seferberlikleri, özellikle Müslüman cumhuriyetlerde kız çocuklarının okula yazdırılması için yürütülen muazzam kampanyalar, bütün bunlar kadınlara güç verdi, eşitliğe yönelmeleri için büyük bir enerji yarattı. Din kurumunun ve 'gelenek'lerin kadın üzerindeki baskısı da ideolojik ve kimi zaman çok şiddetli siyasal müdahalelerle hafifletildi. Ve elbette üretim sürecinde başlayan demokratikleşmenin, örgütlü bir toplum yaratma konusundaki ısrarların kadın hakları açısından ne kadar belirleyici olduğunu söyleyebiliriz."
DEVRİMDEN SONRA KADINA GETİRİLEN HAKLAR
İlknur Birol ise, "Ekim devrimi hem Çarlık rejimi altında ezilen, eğitimsiz bırakılan, toplumsal yaşamdan dışlanan kadınların hem de bütün dünya kadınlarının umudu haline gelmişti" diyerek, devam ediyor: "Ancak devrimin hemen ardından kadınların kurtuluşu ve özgürleşmesi yolunda atılan adımların '30’ların ardından farklı bir yönelime girmesi ile karşı karşıya kalındığını görüyoruz. Devrimin hemen ardından kadının kurtuluşu için acil yasal önlemler alındı ve bunlar hem o döneme kadar en ucuz işgücü olarak kullanılan kadın emeğine hem de kadınların toplumsal rollerine ilişkin düzenlemeler içeriyordu. Ekim devriminden hemen sonra eşit işe eşit ücret ilkesi getirildi, kadınların ve çocukların ağır ve sağlıksız koşullarda çalıştırılması yasaklandı, evliliği bir zorunluluk olmaktan çıkaran ve tarafların gönüllü birlikteliğine dayandıran boşanma hakkı ve evlilik dışı çocuk edinme hakkı tanındı, çocuk bakım merkezleri, kreşler, ortak yemekhaneler kuruldu, ev işlerinin kolektifleştirilmesi yolunda adımlar atıldı."
'KADIN ÜCRETLİ EMEK GÜCÜNE KATILIRSA, SORUN BİTER' HATASI
Sovyet hükümetinin ilk kadın bakanı olan Kollontay'ın, Lenin ile sürgünde evlenen, Rus kadın devrimci Krupskaya tarafından aktif olarak örgütlenen Kadın Kongresi’nin ardından parti içerisinde ve ona bağlı olarak bir kadın birimi oluşturulduğunu hatırlatanİlknur Birol, "Ancak bu kadın birimi, devrim hükümetinin kadının ezilmişliğini sadece kapitalist ilişkilere bağlayan, ücretli emek gücüne katılmalarıyla erkek egemenlinden kurtulacaklarını savunan tutumu nedeniyle partinin genel politikalarının bir yürütücüsü haline geldi. Bunun bir sonucu olarak, kadın birimi görevini tamamladığı gerekçesiyle 1932’de feshedildi. Aynı yıllarda ülkede 'kolektifleştirme' süreci yaşanmaya başlandı. Kadınlar açısından kazanımlardan geriye doğru gidişin yaşandığına bu dönemle birlikte tanık oluyoruz" diyor.
ÇARLIK'TA KADIN
Dönemsel farkı konuşmayı sürdürmek için Çarlık Rusyası'na dönüyor ve sözü yenidenKemal Okuyan'a bırakıyoruz: "Çarlık Rusyası'nda kadınların toplumsal yaşama katılmaları konusundaki kısıtlamaların ancak 19. yüzyıl devrimci mücadelelerinin ve 1905 Devrimi'nin etkisiyle kısmen kalkmaya başladığını söyleyebiliriz. Kız öğrencilerin yüksek öğrenim görmeleri, ekonomik zorluklar bir yana, yani orta sınıf ve yüksek sınıf mensuplarına ait bir ayrıcalık olmanın yanı sıra, son derece istisnai bir durumdu. Çar ve despot bürokratlarının kadınların eğitim görmesini 'dünyanın sonu' olarak değerlendirdikleri açık. Bir tek sağlık alanında kadınların daha fazla rol aldıklarını görüyoruz. Kadınların avukatlık yapabilmeleri bile bayağı sancılı bir süreç sonucunda mümkün olmuştu ama bu kez yargıçların önyargılarıyla cebelleşmek durumunda kalmışlardı. Sovyetler Birliği'nin bütün anayasaları kadının sorunlarını ve eşitlik arayışını gözeten maddelerle doludur. Aleksandra Kollontay'ın 1946'da yazdığı bir makale Sovyetlerin kadın eşitliğini nasıl yasal dayanaklarla güçlendirdiğini kısa ama özlü bir biçimde anlatır. 1977 Anayasası'nda ise kadınların siyasal, ekonomik, kültürel yaşantıya katılımı, hamilelik ve doğum sonrasında onun toplumsal yaşamdan dışlanmasını engelleyecek bütün kolaylıkların sağlanması konusunda birden fazla madde yer almıştır. Zaten Sovyetler Birliği'nde kadınların toplumsal rolleri, yetersiz olsa da, ağırlıkları ciddi bir biçimde artmıştır."
'SOVYETLER'DE TACİZE AĞIR YAPTIRIM UYGULANIRDI; ŞİMDİ MOSKOVA'DA...'
Okuyan, Sovyetler'den kadın sorununun çözümünde örnekler alınması gerektiğine vurgu yapıyor ve 1991'de Sovyetler dağıldıktan sonra kadın haklarının nasıl geriye gittiğini; kadınların siyasal, ekonomik ve kültürel alandan nasıl dışlanmaya başlandığını, bizzat emperyalist kaynakların itiraf ettiğini, düşünüyor. Okuyan, "Kapitalist toplumda kadınların başına bela olan çocuk yetiştirmede sosyalizmin nasıl yük sırtladığını hepimiz biliyoruz. Bir de ek olacak Sovyetler Birliği kadına dönük şiddet ve taciz konusunda inanılmaz ağır yaptırımlar uyguluyordu. Bazı tecavüz davalarında müebbet hapis cezasının verildiği örnekler var. Şimdi ise Moskova'da kadınların belli bir saatten sonra sokağa çıkması cesaret olarak görülüyor. Demokrasinin zaferi!" diyor.
İlknur Birol da, kadınların kazanımlarının geriye gittiği ve kapitalizme karşı sınıf savaşımında kadınların özgürleşmesinin sadece kapitalist ilişkilerin yok edilmesine bağlanmasının, patriyarkadan (erkek egemenliği) doğan eşitsizliklerin göz ardı edilmesine ve kimi erimelere yol açtığını savunuyor ama o da ekliyor: "Ancak yine de Sovyet devrimi bir sosyalizm pratiği olarak hem toplumun hem de kadının özgürleştirilmesi sürecindeki uygulamaları kadın hareketinin ve sınıf hareketinin ideallerinin yaşama geçirilmesi önemli bir tarihsel uğrak ve örnek olmuştur."ALİ BARIŞ KURT-ANF
