İbiş'in kabusu: Abdülatif Şener


“İlyas, koş oğlum, bize üç çay, bir oralet getir” derdi babam. Tam dükkandan çıkarken genellikle fikirler değişirdi: “Çayların biri ayran oldu.” Rayiç artınca gerisi de mutlaka gelirdi: “Oralet de ayran oldu, iki ayran iki çay getir... Ayran üçe çıktı. Üç ayran, bir çay.”

Koşarak kahveye giderdim. Sipariş fazla olunca kahveci üstten tutmalı tepsilerden verir ve boşları bekletmeden getirmemi tembihlerdi. Siparişleri işaret parmağımda sallaya sallaya taşır, bir damlasını bile dökmezdim.

Bütün gün ablalarımın kucağında kitaplar okuyan bir “süt çocuğu” da olsam, yaz tatillerindeki kısa çıraklık günlerimi iple çekerdim. Asit varilleri, kurşun çubukları, zift kutuları içinde tertemiz günler geçerdi. Burası derslerin, ödevlerin olmadığı, çayları hızla ve dökmeden getirdiğin sürece kimsenin sana kızmadığı cennet gibi bir mekandı bana göre. “Eğitim”den kurtulduğumu sandığım yer, en kıymetli eğitimleri aldığım yermiş meğer.

Ahmet isimli çok sert bir kalfa hatırlıyorum. Ondan korkuyordum çünkü sağı solu hiç belli olmuyordu. Bir gün benden biraz büyük bir çırağa okkalı bir tokat attı. Başka bir kalfa “Bacak kadar çocuğa böyle vurulur mu?” dedi. Ahmet de “Vurulur” dedi. “Çırak mı, ibiş mi farkına varsın.”

İbiş sözcüğünün bir Kemal Sunal filminde değil de, gerçek bir mekanda duyulmasına sanırım ilk kez o gün şahit oldum. Ve garip biçimde Ahmet Abi’nin ne demek istediğini hemen anladım.

Orta oyunlarında İbiş’in aptal mı, yoksa aptal rolü oynayan bir kurnaz mı olduğunu iyi bilemeyiz. Komedi genellikle bu belirsizlikten türer... Kalfanın tokatladığı çırak, ona verilen her görevi yerine getiriyordu ama bunları yaparken kolayca tanımlanamayacak, sinir edici bir üslup kullanıyordu. “Usta” sözcüğünü öyle bir vurgulu söylüyordu ki, sanki “sen en büyüksün, sen en yücesin” der gibi bir anlam çıkıyordu. Bir çırak ustasına fazlaca “usta” derse, bunda bir sorun vardır. Usta bu yalakalığa tamah ediyorsa, onda da bir sorun vardır.

Ahmet Abi işini iyi yapan, çalışkan bir delikanlıydı. Birinin ona hakettiğinden fazla övgüler düzmesinin ardında yatan sinsiliği görebiliyor ve besbelli ki rahatsız oluyordu. Tokadı bu nedenle atmış ve tavrını göstermişti.

Uşaklığın ve çıraklığın temel farkını o günlerde öğrendim. Çırak ile uşak çoğu zaman benzer işleri yapar ikisi de aynı hızla çay getirebilir, aynı hızla bir aküyü açabilir. Onları farklı kılan, henüz ibişliğinin sınanmamış olmasıdır. İbişlik yaparsan, uşaklık da yapmış olursun.

Abdülatif Şener’in yok edilişi ibişler için hazırlanmış bir ibret öyküsü gibi gelir bana. AKP’nin ilk beş isminden biriyken öylesine acımasızca ezilip yok edildi ki, kafasını kesip Taksim meydanında sergileseler ancak bu kadar korkutucu olurdu. Abdülatif Şener titizlikle itibarsızlaştırılırken verilen mesaj “Ya bana sonsuz itaat edersiniz ya da en tepedeki kişiyseniz bile, bir kalemde üstünüz çizilir” olabilir mi?

İbiş, Türkçe’deki en sihirli sözcüklerden. Muhalefettekiler sadece bu sözcükle iktidarı yıkabilirler. Çünkü bu sözcük, tek başına birçok şeyi özetleyebiliyor.

Ertuğrul Günay’ı çok eskiden tanır ve yine çok eskiden severdim. Bir Kültür Bakanı olarak, heykele, resime, tiyatroya, gazetecilere yapılan bu hakaretleri içine sindirebiliyor mu, merak ediyorum. Dünyada muhalif gazeteciye “köpek”, heykele “ucube”, tiyatrocuya “personel” diyen tek ileri demokrasi Türkiye olmalı. Kültür Bakanı bunun farkında değil mi? O halde bu sessizliğin sebebi ne? Neden çıkıp “Yeter ulan!” demiyor? Ne borcu var, ne isteği var ki, hala kapıyı çarpıp gidemedi? Daha kaç defa alttan alması, sözünü yutması gerekecek? Gençliği devrimcilerin içinde geçmiş Karadenizli bir delikanlı niye bu halde?

Koca koca adamlar ceketlerinin önünü tutarak koşturuyorlar. Kimi vali, kimi belediye başkanı, kimi vekil, kimi bakan...  Hepsi tir tir titriyor. Abdülatif Şener bile bir kalemde harcandığına göre, koşulsuz itaatten başka hiçbir şansları yok. Öyle mi? Başka bir seçenek yok mu?

Böyle ibişleşen tanıdıklarım oldu. İktidar koltuğuna oturmadan önce gayet mülayim olan bu insanlar, koltukla birlikte şaşılacak bir hızla değişti. Kimseyi dinlemeyen, herkesi tersleyen, ulvi amaçlar uğruna (ki aslında hiçbir ulvi amaçları yoktur) sözünde durmayan insanlar haline geliverdiler. İbiş her ne kadar sevimli bir isim gibi görünse de bu sadece bir yanılsama. Gerçekte ibişler zalim olur. İnsan bir kez ibişlik yapmaya görsün, kendi altında da hep ibişler olsun ister.

Abdülatif Şener’i şimdi kimse umursamıyor, kimse telefonunu çalmıyor. Çünkü gemiden indi. Muhtemelen Audi A8’i yoktur, dört korumayla da gezmiyordur, dayısının oğlunun ihale alma şansı da kalmamıştır. Düşünün İbişler, bu sahiden de bir kabus mu? Abdülatif Şener’e belki bütün dünya sırtını dönmüş olabilir ama eminim evde çoluğu çocuğu sevgi, saygıyla bakıyordur. En azından kimse arkasından “ibiş” demiyordur. Bundan kıymetli bir şey olabilir mi? Ne dersiniz?

İlerisi gerisi bir yana, “ortalama” demokrasilerde, “yöneticiler” üstün varlıklar olarak görülmez. Hizmet ve azametin sadece sesleri benzer. Böbürlenmek kadar “böbürlemek” de demokrasiyle bağdaşmaz. Çünkü birini (veya bir kavramı) çok öven kişi, kendinin de övülmesini isteyen küçük bir ibiştir.

Çıraklık yaptığım günleri şükran ile anımsıyorum. Taşıdığım her çaya, her ayrana; 11-12 anahtara, yıldız tornavidaya; ampermetrelere, karpit ocağına borcum var. En çok da kalfalarıma ve kendine usta denilmesinden hiç hoşlanmayan büyük ustama.

Şu meşhur “Usta” bizim dükkanda olsaydı, tokadı öteki çırak değil ben yerdim herhalde... Çünkü ustayım diye çalım atanlar genellikle ibiştir ve ibişler ibişleri sever, çırakları değil. 

ATEŞ İLYAS BAŞSOY-BİRGÜN
Blogger tarafından desteklenmektedir.