Sizin Hiç Tebessümünüz Çalındı mı?"

1) Ben Celal Encü'yüm, 2012’yi görsem 17 yaşıma girecektim;

Altı nüfuslu fakir bir ailenin son çocuğuyum, annemi beş sene önce yitirdik. Yoksulluk 8. sınıfa kadar okumama müsaade etti. Ondan sonrası ben diyeyim “sınır ticareti” siz deyin “kaçakçılık”…
Kaçakçılık bizim buralarda ata mesleğidir; birilerinin akrabalarımızla aramıza ördüğü tel bizim için bir şey ifade etmiyor, biz telin öte yanındaki ...
akrabalarımızla alışveriş yapıyoruz…
Futbol oynamayı çok seviyordum. Siz benim adam adama çalımlarımı görecektiniz. Her akşam halı sahada kaç kişiye saç baş yoldurduğumu buradakiler bile biliyor. O pahalı ve ağır bombalar beni paramparça savurmasaydı Roboskî’nin yaylalarına, kaymakamlığın futbol turnuvasına katılacaktım, ileride iyi bir futbolcu, mesela Messi olacaktım…
Anlayacağınız, çerçeve yapıp astığım hayallerim vardı benim de, hepiniz gibi ben de her gece karşısına geçip tebessüm ediyordum.
Sizin hiç tebessümünüz çalındı mı? Benimkini çaldılar!
Şimdi burada tebessümlerimin hırsızı, umutlarımın cellâdı olanlar hesap versin diye gözlerim açık bekliyorum. Oysa beni Roboskî kabristanına gömenler, canımın yarısı amcamın oğlu Faruk'u da hapse atmışlar, bu mu adalet?
2) Ben Mahsun Encü’yüm

Adımın anlamını hayatıma yaymış biriyim....
Roboski mahsun çocukların çetin hayat kavgasına tanıklık ederken ben de her daim ertelenmiş özlemler ve çoğu zaman imkânsız hayaller içerisinde tüketilen bir ömrün daha başlarında sayılırdım.
İlk gençliğimdi. Ölüme inat amansız bir var olma davası güdüyorken buralar. Ben buralarda var olmanın mücadele, mücadelenin de bazen ölüme evirildiğini anlamaya başlamıştım. Kaçak olmanın illegal olduğunu duymuş ama yaptığımız işin kaçak olmadığına iman etmiştik. Sınırın bir küçük taşla belirlendiği bu zamanda ‘’orayı’’ ekmek kapısı bilmiştik.
Sınırları zorlayan bizim ekmek davamız iken aynı kaderi paylaştığımız katırların o çıldırtan çalışkanlığına dalıp bir kaçağı daha bitirmek üzereydik belki. Sersemleten o F16 seslerini duyuna kadar. Sonrası bir mahşerden farksızdı zaten.
Hava soğuktu ve ölmek daha da zordu. Bir dağın sırtında bu halde ölmek ve kışın ortasında ömrümün baharına son vermek velhasıl ölmek evet ölmek çok zordu.
17 yaşındayım.
Bütün hayallerimi ve özlemlerimi bir gece gökten yağan bombalara teslim etmiş, bir dağın sırtında 34 insan ve bir o kadar katırla cesetleri parçalanmışlardan biriyim.
Yaşamın zor olduğunu biliyor ama ölmenin bir kat daha zor olduğunu bu gece anlıyordum. Yarın kardeşimi doktora götüremeyecek, doktorda olan babamın eve dönüp dönmediğini öğrenemeyecek, okuyup doktor olamayacaktım. Büyüyemeyecek, evlenemeyecek, çocuk sevemeyecek, takım tutamayacak, ağlayamayacak, gülemeyecek ve hatta aşık olamayacaktım.
17 yaşındaydım ve ölmek için daha çok erken sanırdım…
 
3) Ben Yüksel Ürek’im;

  Roboskî’de hamuru acı ile yoğrulmamış hikâye yoktur bilesiniz…
Babam kaza geçirip çalışamaz olunca liseyi ilk senesinde bırakmak zorunda kaldım. Ailemin geçimini sağlayabilmek için kar-çamur demez kaçağa giderdim. Kaçak dediysem gemilerle kaçıranlar gibi değil, deveyi havuduyla yutanlar gibi de değil; iki teneke mazot yahut iki çuval pirinç, hepsi bu! Sekiz nüfuslu bir aileyi... böyle ayakta tutmaya çalışıyordum…
Kız kardeşimden 2 lira yakıt parası istemişler okuldan. Kardeşim kaç kez istemiş annemden, annem kaç kere ağlayarak eli boş göndermiş yavrusunu… Siz 2 lirayı verememek ne demektir bilir misiniz?!
Teknoloji harikası bombaların bizi vurduğu an; eşref-i mahlukat olan insanlığın esfel-i safilin çukuruna yuvarlandığı zamana tekabül ediyor!
Bir ses duydum, sonrası yüzlerce parça! Katırımdan parçalarla aynı mezara koydular bizi…
Üzerime bomba yağdıran pilot kimdi, ben yaşta çocuğu var mıydı, kendi çocuğunu benim yerime koydu mu çok merak ediyorum; sahi, bir baba bir çocuğu bombalayabilir mi?!
Ben Yüksel Ürek’im, bir parçam katır yükü; yaşımı biliyor musunuz siz!?
Blogger tarafından desteklenmektedir.