Dirk Kuyt, Kayt, Köyt, Kuit
Geldiğini duyunca ne diyeceğimizi bilememiştik. Her
anlamda yani.
Sudan biraz pahalı bir paraya, Liverpool’dan İstanbul’a.
Düz topçu diyenler oldu tabii, onu alacağımıza şunu
alaydıkçıları da dinledik.
Bir de adını nasıl söyleyecektik? Başındaki “K” ve
sondaki ”T” tamamdı da arasını bin bir türlü söylüyordu herkes. En kolayı
seçtik; Kayt dedik geçtik.
Çok zor günlerdi bizim için, anlayamazdın.
Daha o acayip darbenin yaralarını saramamıştık.
Üstüne bir de son maçta şampiyonluk kaçırmıştık.
12 Mayıs, o gün anlatsak anlamazdın belki, Sürmene
karayolunda anladın muhtemelen. Hüzünle karışık gazlı gözyaşı.
O zaman söylesek inanmazdın, günlük yaşarız biz. Çabuk
değişir duygularımız. Bir kaçan şampiyonluğu bir ömür unutmayız ama cenazeden
düğüne 2 dakikada geçeriz. İsmini duyunca öyle sevindik işte. Ama sırf
kariyerine yani, daha seni bu kadar tanımıyorduk.
Sahanın her yanında oynayabilen, çok yönlü, çalışkan, Mr.
Duracell, falan filan.
Kimimiz canlı yayınlanan maçlardan, kimimiz özetlerden
hayran.
Kendi kale çizgisinden gol çıkardıktan 45 saniye sonra
rakip kaleciden dönen topu tamamlayabilen bir acayip adam. Tuhaf yani.
'Duygusal zamanlarımızdı'
Sen geldiğinde Reto’yu uğurluyorduk biz, senin kadar
yetenekli değildi ama bizi çok sevmişti. Biz de onu. Çok duygusal
zamanlarımızdı, sorma. Cezaevi, meydanlar, sokaklar, deplasmanlar arası
savruluyorduk.
Çok değil 1 ay sonra sokaktaki çocuklar sağ kanattan
akarken adını mırıldanmaya başlamıştı.
Ultra sarışın olmasan alt yapıdan diye yedirirdik.
Biz bir formayı bu kadar kısa sürede benimseyen adam
görmedik.
Maç bitince tüm tribünü tek tek dolaşmana hiç şaşırmadık
ama biliyor musun?
Aziz bir insan evladından alışmıştık, senle aynı
topraklardan gelen. Senden iyi olmasın onu da çok severdik. 17 numara. Put your
hands up…
Bir gün bu satırları yazmak zorunda kalacağımı
bildiğimden hep o günü nasıl anlatacağımı düşündüm kara kara.
Bir gün seni gerçek yüzümüzle tanıştırdık.
Başarısızlığı sevmeyen, tabelada kötü sonuç yazınca
affetmeyen yanımız. Kadıköy’de yenildik.
Sen yine biraz özür biraz teşekkür için tribüne yöneldin.
Üstüne çöktük resmen.
50 metreden gördüm gözlerini şaşkın şaşkın bakarken. Evet
hiç hak etmemiştin, ama bizi tanıman lazımdı işte. Böyleyiz biz biraz.
Duygusal.
'Riyakârız, affet'
Hani biri sana taş atsa önüne atlarız da, tabelada
istediğimiz şey yazmayınca maskemiz düşer. Riyakârız biraz. Affet.
Sonra sen hiç anlamadın ama biz kendi içimizde acayip
yerlere koyduk seni.
Hani tam da o locaya geçtiniz ya ailecek. Kimi Alex’in
yerine koydu seni. Öyle sevdi. Ailecek yani. Sen atınca ayrı bir sevinen yenge,
kımıl kımıl çocuklar filan.
Malum, Felipegilleri çok özlüyorduk, içimiz acıyordu.
Kimi de kızdı sana sen bilmiyordun. “Alex’in yerine
geçmeye çalışıyor” dedi, samimiyetini sorguladı. Öyle yani. Sen diye duymamış
ol.
Sen hiç bilmedin bunları. Diğer çatışmaları da.
Yanı başında fırtınalar koptu, kavgalar, boğaz sıkmalar,
el kol hareketleri. Karabük maçından sonra tribünlere baktığın gibi baktın
öyle.
Bana Kuyt’ı anlat deseler şöyle derdim; çalışma ahlakının
bir insanda vücut bulmuş hali. Formda ya da formsuz olabilir, bazen iki metre ötedeki
arkadaşına topu atamayabilir. Ama hep çalışır, hep mücadele eder.
Topun nereye gideceğini önceden okur. Hep doğru yerde
durur. Özeti; durum kaç kaç olursa olsun, tabelada ne yazarsa yazsın, hiçbir
maç Kuyt bitti demeden bitmez.
Bugün bir Beşiktaşlı kardeşim sosyal medyaya şu notu
düştü: Kuyt’ı bizim topçulardan farklı kılan en önemli özellik, futbolu kitaba
göre oynaması. Nerede olacağını hep iyi bilmesi. Şifre bu galiba.
Senden çok daha yetenekli onca topçunun arasından
sıyrılıp adını futbol efsaneleri arasına yazdırmanın şifresi de bu. Balıkçı
babadan geçen gelenekle, Sakıp ağa’nın özlü sözüyle; çalışmak, çalışmak,
çalışmak…
Şimdi buradan gidiyorsun. Evet birkaç hafta daha
bizimlesin ama gidiyorsun işte. Hafızalarda ne çok iz bırakıyorsun.
Tekmeye kafa sokan topçuyu senden önce de gördük biliyor
musun? Ama tekmeye kafa sokmayı bu kadar sakin yapan birini görmedik.
Çok topçu mücadele etti bu forma için, ama bu kadar
mütevazı olanını tanımadık.
Yıldız gibi davranmayan bir yıldız, onbaşı gibi çarpışan
bir general.
Sen şimdi gidiyorsun, her maç bıkmadan usanmadan sahanın
her bir noktasına bıraktığın ayak izlerin bizimle.
'İyi ki giydin çubukluyu'
Golden sonra tribünün önünde havalanıp sağ elini yumruk
yaptığı o efsane duruş, son dakikalarda gerideysek gözünden şimşekler çakarak
sağa sola koşturman, maç sonu ayağına dolanan veletlerle verdiğin o tebessüm
ettiren fotoğraf. Say say bitmez be kardeşim. İyi ki geldin. İyi ki giydin
çubukluyu.
Sen geldiğinde isminin telaffuzu tartışılırken “Topu
direğin içine vursun, ister Kayt olsun ister Köyt olsun” demiştim. Özür
dilerim.
Mesele topu nereye vurduğun değil o topun peşinde ne
kadar ahlakla mücadele ettiğinmiş.
Yolun açık olsun koşan adam, sen hiç durma, ama bil ki
bundan böyle gönlümüzdeki yerin sabittir. Biz de sana elveda demiyoruz.
Görüşmek üzere. ALPASLAN AKKUŞ-BBCTÜRKÇE


