15 Ocak: Luxemburg ile Liebknecht’i anarken
Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg. Sizler artık
yaşamıyorsunuz, fakat bizim aramızdasınız. Bizler sizin güçlü varlığınızı
hissediyoruz. Sizin açtığınız bayrağın altında savaşmaya devam edeceğiz. Savaş
saflarımızı sizin manevi heybetiniz kaplayacak! Yoldaşımız ve silah
arkadaşlarımız Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg! Her birimiz, eğer gün gelir
ve devrim bunu gerektirirse, sizin altında öldüğünüz bayrağın altında gözümüzü
kırpmadan öleceğimize and içeriz!
Bizi büyük bir acı içinde bırakan iki ağır kayba birden
uğradık. Adları sonsuza dek proleter devrimin büyük kitabında yer alacak olan
iki lider, aramızdan ayrıldılar: Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg. Korkunç
bir biçimde can verdiler. Katledildiler. Artık aramızda değiller!
Karl Liebknecht’in adı, halihazırda biliniyor olmakla
birlikte, Avrupa’daki korkunç boğazlaşmanın ilk aylarından itibaren büyük bir
hızla dünya çapında önem kazandı. Adı, devrimci onurun adı gibi, gelecek olan
zaferin bir teminatı gibi ortalıkta çınladı. Alman savaşçı siyasetinin ilk
şeytani zaferlerini kutladığı o ilk haftalarda; Alman güçlerinin Belçika
kalelerini karton evler gibi süpürdüğü o haftalarda; 420 mm’lik Alman
toplarının tüm Avrupa’yı Wilhelm’de esir etmekle tehdit eder gibi göründüğü
zamanlarda; Scheidemann ve Ebert tarafından idare edilen resmi Alman sosyal
demokrasisinin Alman militarizminin önünde, hem yurtdışında (çiğnenmiş Belçika
ve kuzey kısmı Almanlar tarafından ele geçirilmiş Fransa) hem de yurt içinde
(sadece Alman büyük toprak sahipleri sınıfının değil, sadece Alman
burjuvazisinin değil, sadece şovenist orta sınıfın değil, aynı zamanda Alman
işçi sınıfının resmi olarak tanınan partisinin), en azından görünürde
onaylayacağı şekilde, yurtsever dizlerini çöktüğü günlerde ve haftalarda; o
kara, korkunç ve berbat günlerde, Almanya’da isyankar bir karşı geliş sesi, bir
öfke sesi, bir lanet yağdırma sesi patlak verdi. Bu, Karl Liebknecht’in sesiydi
ve tüm dünyada yankılandı.
Geniş kitlelerin ruh halini Alman saldırısı altında olmanın
şekillendirdiği Fransa’da; iktidardaki sosyal-yurtseverlerin emekçi sınıfına
yaşam için değil, ölene kadar savaşmanın gerekli olduğunu açıkladığı Fransa’da
(hatta kesinlikle bütün Alman halkının Paris’in ele geçirilmesi için can attığı
bir zamanda!) Liebknecht’in uyaran ve uyandıran sesi, iftira, yalanlar ve panik
barikatlarını yıkacak şekilde çınladı. Tek başına Liebknecht’in, bastırılan
kitlelerin tercümanı olduğu hissedilebiliyordu.
Aslında Karl Liebknecht, o zaman bile yalnız değildi; çünkü
cesur, yolundan şaşmaz ve kahraman Rosa Luksemburg savaşın ilk gününden
itibaren onunla ele ele vererek öne çıktı. Liebknecht’in aksine, Alman burjuva
parlamenter sisteminin kanunsuzluğu, Rosa Luksemburg’a muhalefetini parlamento
kürsüsünde yayma imkanı vermedi ve bu yüzden de daha az duyuldu. Fakat Alman
işçi sınıfının en iyi unsurlarının uyandırılmasındaki payı, mücadele ve ölümde
yoldaşı Karl Liebknecht’inkinden kesinlikle daha az değildi. Birbirinden çok
farklı tabiata sahip fakat yine de birbirine çok yakın olan bu iki savaşçı,
birbirlerini tamamladılar, ortak bir hedefe doğru boyun eğmeden yürüdüler,
ölümü birlikte karşıladılar ve tarihe yanyana geçtiler.
Karl Liebknecht, uzlaşmaz bir devrimcinin gerçek ve mükemmel
bir örneğiydi. Hayatının son günlerinde ve aylarında, onun adına sayısız efsane
yaratıldı: anlamsızlık ölçüsünde ahlaksız ve haince olanlar burjuva basınında,
kahramanca olanları ise işçi kitlelerin dudaklarında.
Özel yaşamında, Karl Liebknecht iyiliğin, sadeliğin ve
kardeşliğin bir örneğiydi. Onunla ilk karşılaşmamın üzerinden 15 yıldan fazla
bir zaman geçti. Büyüleyici, kibar ve sempatik bir adamdı. Sözcüğün en olumlu
anlamıyla, adeta kadınca bir duyarlılık, kişiliğinin en belirgin özelliğiydi.
Liebknecht, bu kadınca duyarlılığın yanı sıra, haklı ve doğru bulduğu şeyler
uğruna kanının son damlasına kadar savaşabilecek bir devrimcinin olağanüstü
cesaretiyle de sivriliyordu. Onun bağımsız ruhu, daha gençliğinde, Bebel’in
tartışılmaz otoritesine karşı birçok kez kendi fikrini savunma cüretini
gösterdiği zamanlarda ortaya çıkmıştı. Gençler içindeki çalışmaları ve
Hohenzollern’in askeri aygıtına karşı verdiği mücadele, büyük bir cesaret
örneği olarak dikkat çekti. Son olarak, tüm atmosferin şovenizm mikroplu
havasıyla dolduğu Alman Parlamentosu’ndaki burjuvazinin savaş kışkırtıcılığına
ve hain sosyal demokrasiye karşı sesini yükselttiğinde tam olarak gerçek
büyüklüğünü gösterdi. Kendi kişiliğinin gücünü, bir asker olarak Berlin Potsdam
Meydanı’nda burjuvazi ve onun militarizmine karşı açık bir isyan bayrağını
yükselttiğinde keşfetmişti. Liebknecht tutuklandı. Hücre hapsi ve çalışma kampı
onun devrimci cesaretini kıramadı. Hücresinde bekledi ve isabetli öngörülerde
bulundu. Geçen yıl Kasım ayında serbest bırakıldığında, Liebknecht derhal Alman
işçi sınıfının en iyi ve en kararlı unsurlarının başına geçti. Spartaküs,
kendini Spartakistlerin safında buldu ve elinde onların bayrağıyla öldü.
Rosa Luksemburg’un adı, diğer ülkelerde Rusya’dakine göre
daha az bilinmektedir. Fakat tam bir kesinlikle söylenebilir ki, katiyen Karl
Liebknecht’ten daha küçük bir simge değildi. Kısa boylu, zayıf ve soluktu.
Yüzündeki soyluluk çizgileri, güzel gözleri, ışık saçan aklı ve cesur
düşünceleriyle karşısındakileri etkilerdi. Marksist yönteme, vücudundaki
organlara olduğu kadar hakimdi. Damarlarında Marksizmin aktığı söylenebilirdi.
Bu iki liderin, çok farklı tabiata sahip olmakla birlikte,
birbirlerini tamamladıklarını söylemiştim. Bu hususu vurgulamak ve açıklamak
istiyorum. Uzlaşmaz bir devrimci olarak Liebknecht kişisel davranışlarında
kadınca bir duyarlılıkla karakterize oluyorsa, bu narin kadın da, erkeksi bir
düşünce gücüyle karakterize oluyordu. Ferdinand Lassalle bir keresinde
düşüncenin fiziksel gücüyle ilgili, yoluna çıkan maddi engellerin gözle görülür
şekilde üstesinden geldiği zaman düşüncenin geriliminin hükmedici gücüyle
ilgili birşeyler söylemişti. Rosa’yla konuşurken, makalelerini okurken veya kürsüden
düşmanlarına karşı yaptığı konuşmayı dinlediğinizde üzerinizde yarattığı etki
işte tam olarak budur. Jena’daki bir kongredeydi sanırım; o yüksek sesinin
nasıl da bir tel gibi gerildiğini ve Bavaria’dan, Baden’den ve diğer yerlerden
gelen oportünistlerin protestolarını nasıl kestiğini hatırlarım. Ondan nasıl da
nefret ediyorlardı! Onları nasıl da küçümsemişti! Küçük ve zayıf haliyle kongre
kürsüsüne proleter devrimin kişileştirilmiş hali olarak çıkmıştı. Mantığının
kuvveti ve iğneleyici alaycılığının gücüyle en bariz muhaliflerini sustururdu.
Rosa, proletarya düşmanlarından nasıl nefret edeceğini biliyordu ve tam olarak
bu nedenden dolayı onlarda da kendisine karşı nefret uyandırabiliyordu. Onlar
tarafından daha ilk zamanlarda fişlenmişti.
Savaşın ilk gününden, hatta daha doğrusu ilk saatinden
itibaren, Rosa Luksemburg şovenizme karşı, yurtsever arsızlığa, Kautsky ve
Haase’in yalpalamalarına ve merkezcilerin belkemiksizliğine karşı;
proletaryanın devrimci bağımsızlığını, enternasyonalizmi ve proleter devrimi
savunmak için seferberlik başlattı.
Evet, onlar birbirlerini tamamladılar.
Teorik düşüncesinin gücü ve genelleme kabiliyetinin
etkisiyle, Rosa Luksemburg, sadece karşıtlarının değil, aynı zamanda
yoldaşlarının da ilerisindeydi. Çok zeki bir kadındı. Onun gergin, kesin, zeki
ve acımasız tarzı, sonsuza dek düşüncesinin gerçek bir aynası olarak kalacak.
Liebknecht bir teorisyen değildi. O bir doğrudan eylem
adamıydı. Atak ve tutkulu tabiatıyla, istisnai bir politik sezgiye, kitlelerin
ve koşulların üstün bir farkındalığına ve nihayet benzersiz bir devrimci
girişkenlik cesaretine sahipti.
Almanya’nın 9 Kasım 1918’den sonra kendisini içinde bulduğu
iç ve dış durumun bir analizi ve devrimci bir öngörü, herkesten önce Rosa
Luksemburg’tan beklenebilirdi ve beklenmeliydi. Acil bir eylem ve zamanı
geldiğinde silahlı bir ayaklanma çağrısı ise çok büyük olasılıkla
Liebknecht’ten gelirdi. Bu iki savaşçı, birbirlerini daha iyi
tamamlayamazlardı.
Liebknecht ve Luksemburg, bu yorulmaz devrimci adam ve bu
ödünsüz devrimci kadın, omuz omuza verdiklerinde nadiren hapishane dışında
kaldılar. Alman işçi sınıfının en iyi unsurlarının başında proleter devrimin
yeni mücadelelerini ve davalarını karşılamak üzere yola koyuldular ve bu yolun
ilk adımlarında, bir gün haince bir darbe ikisini de aldı götürdü.
Karşı devrim, hiç kuşku yok ki daha şanlı kurbanlar
seçemezdi. Ne şaşmaz bir darbe! Ne kadar şaşırtıcılıktan uzak! Devrim ve
karşı-devrim birbirini iyi tanıyordu. Bu olayda karşı devrim, işçi sınıfının
eski partisinin, isimleri sonsuza dek tarihin kara sayfalarında bu haince
cinayetin organize edilmesine öncülük eden isimler olarak geçecek olan eski
liderleri Scheidemann ve Ebert’de cisimleşmiştir.
Liebknecht ve Luksemburg’un katledilmesini, kudurmuş bir
kalabalık karşısında yeterince dikkatli olmayan bir bekçinin neden olduğu bir
sokak ‘‘kavgası olarak göstermeye çalışan resmi bir Alman raporu olduğu doğru.
Bu amaç doğrultusunda adli bir soruşturma yürütüldü. Fakat siz ve ben, devrimci
liderlerimize karşı bu tip bir kendiliğinden saldırının altında karşı devrimin
yattığını çok iyi biliyoruz. Burada, Petrograd surlarının içinde yaşadığımız
Temmuz günlerini çok iyi hatırlıyoruz. Kerensky ve Tsereteli tarafından
Bolşeviklere karşı savaşmaya çağrılan Kara Yüzler çetesinin işçileri sistematik
bir şekilde nasıl terörize ettiklerini, liderlerini nasıl katlettiklerini ve
tek tek işçilere sokaklarda nasıl saldırdıklarını da çok iyi hatırlıyoruz. Yine
bir ‘’kavgasırasında öldürülen işçi Voinov’un adı birçoğunuzca hatırlanacaktır.
Eğer o zaman Lenin’i kurtarabildiysek, bu sadece onun çıldırmış Kara Yüzler
çetelerinin eline düşmemiş olmasındandır. O zamanlar, Menşeviklerin ve
Sosyalist Devrimcilerin arasında, Alman casusu olmakla suçlanan Lenin ve
Zinovyev’in bu iftirayı çürütmek için mahkemeye çıkmamasından rahatsız olan iyi
niyetli kişiler vardı. Lenin ve Zinovyev, özellikle bu nedenle suçlandılar.
Fakat hangi mahkemede kendilerini savunacaklardı? Bu mahkemeye gidip gelirken,
Lenin “kaçmaya” (Liebknecht’e yapıldığı gibi) zorlanacak ve eğer vurulur ya da
bıçaklanırsa, Kerensky ve Tsereteli’nin resmi raporu Bolşeviklerin liderinin
kaçmaya teşebbüs ederken nöbetçi tarafından öldürüldüğünü belirtecekti. Hayır.
Berlin’deki korkunç tecrübeden sonra, Lenin’in düzmece mahkemeye çıkmamak ve dahası
kendisini yargısız infaz saldırısına açık hale getirmemekle doğru yaptığına
ikna olmak için on kat daha fazla sebebimiz var.
Fakat Rosa ve Karl gizlenmediler. Düşmanın eli onları sıkıca
yakaladı ve bu el onları boğdu. Ne büyük bir darbe! Ne büyük bir acı! Ne büyük
bir ihanet! Alman Komünist Partisi’nin en önemli liderleri, büyük
yoldaşlarımız, artık hayatta değiller. Onların katilleri Sosyal-Demokrat Parti
bayrağı altında duruyorlar ve bu parti varlık meşruiyetini başkasından değil
Karl Marks’tan aldığını iddia etme yüzsüzlüğünü sergiliyor! Ne büyük bir
çarpıtma! Ne büyük bir maskaralık! Sadece düşünün yoldaşlar: Belçika’nın
bozguna uğratıldığı ve Fransa’nın kuzey eyaletlerinin ele geçirildiği savaşın
ilk günlerinden beri azgın Alman militarizmini destekleyen; Brest barışı
sırasında Alman militarizmin çıkarı için Ekim Devrimi’ne ihanet eden “Marksist”
Alman Sosyal-Demokrat partisi, “işçi sınıfının anası”, işte o parti, bugün
liderleri Scheidemann ve Ebert’in Enternasyonel’in kahramanlarını, Karl Liebknecht
ve Rosa Luksemburg’u öldürtmek için uğursuz çeteler örgütlediği partidir!
Ne akıl almaz bir tarihi sapkınlık! Geriye, çağlar ötesine
bir bakarsanız, Hristiyanlığın tarihsel kaderiyle açık bir paralellik
görebilirsiniz. Kölelerin, balıkçıların, emekçilerin, baskı altındaki
insanların ve köleci toplum tarafından ezilmiş olan herkesin Hristiyanlık
doktrini doğrultusunda aldıkları eğitim, bu zavallı insanların tarihsel olarak
ortaya çıkan bu öğretileri, daha sonra zenginler, tefeciler, krallar, aristokratlar,
başpsikopozlar, patrikler, bankerler ve Roma’daki Papa tarafından ele
geçirilmiş ve bunların işlediği suçları örten bir kılıf haline gelmiştir.
Hayır. Ancak hiç şüphe yoktur ki, pleblerin bilincinden doğan ilk Hristiyanlık
eğitimi ile resmi Katoliklik ve Ortodoksluk arasındaki fark, devrimci düşünce
ve devrimci iradenin özünü teşkil eden Marksist öğreti ile tüm ülkelerdeki
Scheidemann ve Ebert’lerin pazarlayarak geçindiği o aşağılık burjuva fikir
kalıntıları arasındaki uçurum kadar büyük değildir. Burjuvazi, sosyal
demokrasinin liderleri aracılığıyla, proletaryanın düşünsel mirasını
yağmalamaya ve kendi eşkıyalığını Marksizm bayrağı altında gizlemeye
kalkmıştır. Fakat yoldaşlar, umuyoruz ki, bu iğrenç suç Scheidemann ve
Ebert’lerin işledikleri son suç olsun. Alman işçi sınıfı, tepesine
çöreklenenlerin elinden çok çekti, ama bu gerçek iz bırakmadan geçip
gitmeyecek. Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg’un kanları haykırıyor. Bu kan,
Berlin’in kaldırımlarını ve Liebknecht’in savaş ve sermayeye karşı isyan bayrağını
ilk kez kaldırdığı Potsdam Meydanı’nın taşlarını konuşmaya zorluyor. Ve er ya
da geç, Berlin’in caddelerindeki bu taşlardan, burjuva toplumunun aşağılık
dalkavuklarına ve sadık köpeklerine, Scheidemann ve Ebert’lere karşı barikatlar
yükselecek!
Berlin’de katiller Spartakistlerin hareketini, yani Alman
komünistlerini şu anda ezmiş durumdalar. Bu hareketin en iyi iki ilham
kaynağını katlettiler ve belki de bugün zaferlerini kutluyorlar. Fakat ortada
gerçek bir zafer yok; çünkü henüz doğru düzgün, açık ve tam bir savaş
yaşanmadı. Alman proletaryası iktidarı ele geçirmek için henüz ayaklanmadı.
Olan sadece güçlü bir keşif çalışması, düşman kamplarının içine derin bir
istihbarat seferiydi. Keşif seferleri çatışmadan önce gelir, fakat henüz
çatışmanın kendisi değildir. Bu geniş çaplı keşif çalışması Alman proletaryası
için gerekliydi, tıpkı bize Temmuz günlerinde gerekli olduğu gibi.
Talihsizlik, keşif seferinde en iyi iki kumandanın düşmüş
olmasıdır. Bu amansız bir kayıptır, ama kesinlikle bir mağlubiyet değildir.
Asıl savaş hala önümüzde duruyor.
Almanya’da yaşananların ne anlama geldiği, kendi geçmişimize
bakarsak daha iyi anlaşılacaktır. Olayların akışını ve iç mantığını
hatırlarsınız. 1917 Şubatı’nın sonunda, halk kitleleri Çar’ın hakimiyetine son
verdiler. İlk haftalarda, sanki temel görev başarılmış gibi hissedildi.
Muhalefet partilerinde gelip öne çıkan ve daha önce iktidarda hiç bulunmamış
olan adamlar, başlangıçta halk kitlelerinin güveni şu ya da bu ölçüde
kazanmakta daha avantajlı oldular. Ancak bu güven kısa sürede kırılmaya
başladı. Petrograd kendini, aslında olması gerektiği yerde, kafasındaki çözümün
ikinci aşamasında buldu. Şubat’ta olduğu gibi Temmuz’da da Petrograd devrimin
açık ara önde giden öncü birliği oldu. Fakat, kitleleri burjuvazi ve
uzlaşmacılara karşı açıkça mücadeleye çağıran bu öncü kol, gerçekleştirdiği bu
keşif için çok ağır bir bedel ödedi.
Temmuz günlerinde, öncü birlik Petrograd, Kerensky
hükümetinden koptu. Bu, henüz Ekim’de gerçekleştirdiğimiz gibi bir ayaklanma
değildi. Bu, taşradaki geniş kitlelerin tarihsel anlamını halen kavramamış
olduğu bir öncü çarpışmaydı. Bu çarpışmada Petrograd işçileri, sadece
Rusya’daki değil, bütün ülkelerdeki halk kitlelerinden önce, Kerensky’nin
arkasında bağımsız bir ordunun değil, burjuvazinin, beyaz muhafızlarının ve
karşı-devrimin güçlerinin olduğunu açığa çıkardılar.
Temmuz’da bir yenilgiye uğradık. Yoldaş Lenin gizlenmek
zorunda kaldı. Bazılarımız hapse düştü. Gazetelerimiz yasaklandı. Petrograd
Sovyeti baskı altına alındı. Parti ve Sovyet matbaaları kundaklandı, her yerde
Kara Yüzler’in şenlikleri hüküm sürdü. Bir başka deyişle, şu anda Berlin sokaklarında
gerçekleşenlerin aynısı yaşandı. Yine de, o zaman, gerçek devrimcilerin
hiçbirinde Temmuz Günleri’nin zaferimize giden yolda sadece bir başlangıç
olduğu konusunda bir şüphe yoktu.
Benzer bir durum, son günlerde Almanya’da da gelişti. Tıpkı
Petrograd gibi Berlin de kitlelerin geri kalanından çok öne çıktı ve tıpkı
bizdeki gibi Alman işçi sınıfının bütün düşmanları da inlediler: “Berlin’in
diktatörlüğü altında kalamayız; Spartakist Berlin tecrit olmuştur; bir kurucu
meclis toplanmalı ve onu Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg’un
propagandalarıyla baştan çıkarılmış olan Kızıl Berlin’den, Almanya’da daha
sağlıklı bir taşra kentine taşımalıyız.” Düşmanlarımızın Rusya’da bize yaptığı
her şey, bütün o kötü niyetli ajitasyonlar ve tüm o çirkin iftiralar, Almancaya
çevrilip Berlin proletaryası ve onun liderleri Karl Liebknecht ve Rosa
Luksemburg’a karşı tüm Almanya’da piyasaya sürüldü. Berlin proletaryasının
keşif seferinin, bizim Temmuz’dakinden daha geniş ve derin bir şekilde
geliştiği, oradaki kurbanların ve kayıpların daha büyük olduğu şüphesizdir.
Fakat bu durum, Almanların bizim bir zamanlar halihazırda yazmış olduğumuz gibi
tarih yazmakta oldukları gerçeğiyle açıklanabilir. Alman burjuvazisi ve askeri
aygıtı, bizim Temmuz ve Ekim tecrübelerimizi kavramış durumdaydı. En önemlisi
de, oradaki sınıf ilişkilerinin mukayese edilemez biçimde buradakine göre daha
belirgin olması ve oradaki egemen sınıfların mukayese edilemez biçimde daha
sağlam, daha zeki, daha aktif ve aynı zamanda daha acımasız olmasıdır.
Yoldaşlar, Rusya’da Şubat devrimi ile Temmuz günleri
arasında dört ay gibi bir zaman geçti. Petrograd proletaryasının, yeniden
sokağa çıkmak ve Kerensky ile Tsereteli’nin devlet tapınağının üzerinde
yükseldiği sütunları sarsma ihtiyacını dayanılmaz bir biçimde duyması için bir
çeyrek yıl gerekmişti. Temmuz günleri yenilgisinin ardından, taşranın büyük
yedek güçlerinin Petrograd’ın arkasında saf tutması ve Ekim 1917’de zaferden
emin olarak özel mülkiyetin kalelerine karşı doğrudan bir hücum çağrısında
bulunabilmemiz için yine bir dört ay geçmişti.
Monarşiyi deviren ilk devrimin henüz Kasım başında
gerçekleştirildiği Almanya’da, bizim Temmuz Günlerimiz halihazırda Ocak başında
yaşanmakta. Bu Alman işçi sınıfının kendi devrimini kısaltılmış bir takvime
göre yaşadığını göstermez mi? Bizim dört aya ihtiyaç duyduğumuz yerde, onlar
iki aya ihtiyaç duyuyorlar. Bu durumun devam etmesini umalım. Belki de Alman
Temmuz Günlerinden Alman Ekimi’ne kadar bizde olduğu gibi dört ay değil de iki
ay ya da daha az bir zaman yeterli olacak. Fakat ne olursa olsun, bir şeyden
kuşku yoktur: Liebknecht’in sırtına sıkılan silahlar, bütün Almanya’da güçlü
bir yankı yapmıştır. Ve bu yankı, hem Almanya’daki hem de tüm dünyadaki
Scheidemann ve Ebert’lerin kulaklarında bir ölüm çanı olarak çınlamıştır.
Böylece burada, Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg için bir
veda şarkısı söyledik. Liderler katledildiler. Onları bir daha canlı olarak
göremeyeceğiz. Fakat yoldaşlar, zaten kaçınız onları şimdiye kadar yaşarken
görmüştü ki? Küçük bir azınlık. Fakat yine de, bu son aylar ve yıllar boyunca
Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg sürekli aramızdaydılar. Toplantılarda ve
kongrelerde, Karl Liebknecht’i onursal başkan seçtiniz. Kendisi bizzat burada
değildi -Rusya’ya girmeyi başaramamıştı- ama yine de hep aramızdaydı. Masanıza
bir onur konuğu gibi, bir yakınınız olarak oturdu. Onun ismi, sadece özel bir
adamın isminden daha fazlası olmuş, bizim için işçi sınıfının en iyi, en cesur
ve en soylu özelliklerinin adı haline gelmişti. Ne zaman kendini fedakarca ezilmişlere
adamış, tepeden tırnağa çelikleşmiş, hiçbir zaman düşman karşısında bayrağını
indirmemiş bir adam hayal edecek olsak, hemen Karl Liebknecht’in adını anarız.
O, halkların belleğine ve bilincine “eylem kahramanı” olarak kazındı.
Militarizm her şeyi çiğneyip geçtiği zamanlarda, görevi karşı gelmek olan
herkes susup kaldığı zamanlarda, nefes alacak hiç bir yer kalmamış gibi
göründüğü zamanlarda, o, Karl Liebknecht, düşmanlarımızın çıldırmış
karargahlarında savaşçı sesini yükseltti: “Siz, iktidardaki zorbalar, askeri
kasaplar, yağmacılar, siz yaltakçı uşaklar, uzlaşmacılar; Belçika’yı ayak
altında çiğniyor, Fransa’nın üzerine korku salıyorsunuz. Tüm dünyayı bastırmak
istiyorsunuz. Kimsenin sizden hesap sormayacağını sanıyorsunuz. Fakat ben size
ilan ediyorum: biz, bir avuç insan, sizden korkmuyoruz. Size savaş ilan
ediyoruz ve kitleleri ayaklandırarak bu savaşı sonuna dek sürdüreceğiz!” İşte
kararlılık ve cesaret. İşte Liebknecht’in görüntüsünü dünya proletaryası için
unutulmaz kılan eylem kahramanlığı.
Ve onun yanında, dünya proletaryasının cesarette ondan aşağı
kalmayan bir savaşçısı Rosa duruyor. Onların savaş mevzilerindeki trajik ölümü,
adlarını birbirine özel ve ilelebet kopmayacak bir bağla bağlıyor. Onlar bundan
böyle her zaman birlikte anılacaklar: Karl ve Rosa, Liebknecht ve Luksemburg!
Azizler ve onların ebedi yaşamları ile ilgili efsanelerin
neyin üzerine temellendiğini biliyor muydunuz? İnsanların, kafalarının içinde
duran ve onları şu ya da bu tarafa yönlendiren kişilerin anılarını yaşatma ihtiyacı
üzerine; liderlerin kişiliklerini kutsallık halesiyle birlikte ölümsüzleştirme
çabaları üzerine. Yoldaşlar, bizim, efsanelere ihtiyacımız yok.
Kahramanlarımızı azize dönüştürmek gibi bir ihtiyacımız da yok. Şu an içinde
yaşadığımız gerçeklik bize yeter, çünkü bu gerçekliğin kendisi zaten destansı
bir niteliğe sahip. O, kitlelerin ve onların liderlerinin ruhundaki mucizevi
güçleri uyandırmakta, tüm insanlığın üzerinde anıt gibi yükselen olağanüstü
insan kişilikleri yaratmaktadır.
İşte Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg bu ölümsüz
kişiliklerdendir. Onların aramızdaki varlıklarını, çarpıcı ve neredeyse
fiziksel bir yakınlıkla hissetmekteyiz. Bu trajik anda, onların ölüm haberini
acıyla ve yasla karşılayan Almanya’nın ve tüm dünyanın en iyi işçilerinin ruh
halini paylaşıyoruz. Bizler, burada, darbenin sertliğini ve acısını Alman
kardeşlerimizle aynı ölçüde hissediyoruz. Hüznümüzde ve yasımızda da tüm
mücadelelerimizde olduğu kadar enternasyonalistiz.
Bizim için, Liebknecht sadece bir Alman lideri değildi.
Bizim için Rosa Luksemburg sadece Alman işçilerin başında bulunan Polonyalı bir
sosyalist değildi. Hayır. İkisi de dünya proletaryasının yakınlarıydı ve
hepimiz onlara kopmaz bir manevi bağla bağlıyız. Onlar son nefeslerine kadar,
herhangi bir ulusa değil, Enternasyonal’e ait oldular.
Rus kadın ve erkek işçilerine söylenmesi gerekir ki,
Liebknecht ve Luksemburg özellikle devrimci Rus proletaryasına çok yakın
davranmışlar ve bunu onların en zor zamanlarında yapmışlardır. Liebknecht’in
evi, Berlin’deki Rus sürgünlerin karargahı durumundaydı. Bizler, Alman
egemenlerinin Rus gericiliğine verdiği desteği protesto etmek için Alman
parlamentosunda ya da basınında sesimizi her duyurmamız gerektiğinde, herkesten
önce Karl Liebknecht’e başvurduk. O bütün kapılara ve Scheidemann ve Ebert
dahil olmak üzere herkesin kafasına vurarak, onları Alman hükümetinin işlediği
suçları protesto etmeye zorlardı. Ayrıca ne zaman yoldaşlarımızdan biri maddi
desteğe ihtiyaç duysa, biz hep Liebknecht’e başvururduk. Liebknecht, Rus devriminin
yorulmak bilmez Kızıl Haç’ı gibiydi.
Daha önce bahsetmiş olduğum, Jena’daki Alman Sosyal
Demokratlar kongresinde, ki bu kongrede konuk olarak bulunmaktaydım,
Liebknecht’in girişimi üzerine yönetim kurulu tarafından, önergesi yine aynı
Liebknecht tarafından verilmiş olan ve Finlandiya’daki Çarlık hükümetinin
uyguladığı şiddet ve barbarlığı kınayan yönetim kurulu kararı üzerine konuşmak
için kürsüye davet edilmiştim. Liebknecht, kendi konuşmasını büyük bir
titizlikle, olguları ve istatistikleri biraraya getirerek ve Çarlık Rusyası ile
Finlandiya arasındaki gümrük ilişkileri hakkında bana ayrıntılı sorular sorarak
hazırlamıştı. Fakat konu kürsüye taşınmadan önce (Liebknecht’in ardından ben
konuşacaktım), Kiev’deki Stolypin suikastını bildiren bir telgraf geldi. Bu
telgraf, kongre üzerinde büyük bir etki yarattı. Liderler arasında yükselen ilk
sorun şuydu: Rusya’nın başbakanı bir Rus devrimci tarafından öldürülmüşken
başka bir Rus devrimcisinin bir Alman kongresinde konuşma yapması uygun olur
muydu? Bu düşünce, Bebel’i bile sardı: diğer Merkez Komite üyelerinin üç baş
yukarda duran bu yaşlı adam, “gereksiz” bir karışıklığın çıkmasını istemiyordu.
Hemen beni arayıp buldu ve sorguya çekmeye başladı: “Bu cinayet ne anlama
geliyor? Bundan hangi parti sorumludur? Bu şartlar altında konuşarak Alman
polisinin dikkatini çekeceğimi düşünmüyor muydum?” Bu yaşlı adama “Benim
konuşmamın bazı zorluklar yaratacağından mı korkuyorsunuz?” diye onu kırmamak
için özen göstererek sordum. “Evet” diye cevapladı Bebel, “Kabul ediyorum ki,
konuşmamanızı tercih ederdim.” “Tabii ki,” diye cevap verdim “Şu halde,
konuşmam söz konusu olamaz.” Bu şekilde ayrıldık.
Bir dakika sonra, Liebknecht sözcüğün tam anlamıyla koşarak
yanıma geldi. Aşırı derecede heyecanlıydı. “Konuşmamanızı istedikleri doğru
mu?” diye sordu bana. “Evet” diye cevap verdim, “Bunu az önce Bebel ile
hallettik.” “Yani kabul ettiniz?” “Nasıl kabul etmeseydim ki?” diye cevap
verdim kendimi haklı çıkararak “Malum, burada ev sahibi değil misafirim.” “Bu
yönetim kurulumuz adına çok çirkin iğrenç bir davranış, görülmemiş bir skandal,
sefilce bir korkaklık!”…vs..vs… Liebknecht, kendisini majesteleri Çar’ı
incitmek gibi “gereksiz” sorunlar yaratmama konusunda sıkıştıran yönetim kurulu
tarafından yapılan uyarılara karşı gelerek, Çar hükümetine acımasızca
saldırdığı konuşmasında bütün öfkesini dışa vurdu.
Rosa Luksemburg, gençlik yıllarından itibaren, şu anda sözde
“Lewica”(sol kanat) olarak anılan Polonya Sosyalist Partisi’nin devrimci kanadı
ile birleşerek Komünist Parti’yi oluşturmuş olan Polonyalı Sosyal
Demokratlar’ın lideriydi. Rosa Luksemburg çok güzel Rusça konuşabiliyordu. Rus
edebiyatına son derece hakimdi. Rusya’nın politik hayatını günü gününe takip
ediyordu. Rus devrimcilere yakın bağlarla bağlıydı ve Alman basınında Rus işçi
sınıfının devrimci adımlarını özenli biçimde izah etti. Rosa Luksemburg,
kendine has yeteneğiyle, ikinci vatanı Almanya’da sadece Almanca’ya hakim
olmakla kalmayıp, aynı zamanda Alman siyasi hayatını da tamamıyla kavramış
bulunuyordu ve eski Bebelci Sosyal Demokrat Parti’de önemli bir konumdaydı.
Orada daima aşırı sol kanatta yer aldı.
1905’te, Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg sözcüğün tam
anlamıyla Rus devriminin içinde yaşadılar. 1905’te Rosa Luksemburg, bir
Polonyalı olarak değil, bir devrimci olarak Berlin’den ayrılıp Varşova’ya
gitti. Varşova kalesinden kefaletle serbest kalarak, 1906’da illegal olarak,
takma bir isimle Petrograd’a ulaştı ve hapisteki birçok arkadaşını ziyaret
etti. Berlin’e dönüp, oportünizmle mücadelesini, ona Rus devriminin yolları ve
yöntemleriyle karşı çıkarak yoğunlaştırdı.
Rosa ile birlikte, işçi sınıfının üzerine çöken en büyük
felaketi yaşadık. İkinci Enternasyonal’in Ağustos 1914’teki utanç verici
iflasından bahsediyorum. Onunla birlikte, Üçüncü Enternasyonal’in bayrağını
kaldırdık. Ve şimdi yoldaşlar, her gün yürüttüğümüz işte, Karl Liebknecht ve
Rosa Luksemburg’un emirlerini izliyoruz. Eğer biz buraya halen soğuk ve aç olan
Petrograd’ta sosyalist devletin büyük binasını inşa ediyorsak, Liebknecht ve
Luksemburg’un ruhuyla hareket ettiğimiz içindir. Eğer ordumuz cephede
ilerliyorsa, Liebknecht ve Luksemburg’un emirlerini kanla savunmaktadır.
Ordumuzun onları da savunamamış olması ne kadar acı!
Almanya’da iktidar hala düşman elinde olduğundan, orada bir
Kızıl ordu yok. Bizim şu anda bir ordumuz var ve giderek büyüyüp güçleniyor. Ve
Alman proletaryasının Rosa ve Karl’ın kızıl bayrağı altında saf tutacağı zamanı
bekleyerek, her birimiz, Liebknecht ve Luksemburg’un kim olduklarına, ne uğruna
öldüklerine ve anılarının neden her bir Kızıl asker, her bir işçi ve her bir
köylü için kutsal kalması gerektiğine Kızıl Ordumuzun dikkatini çekmeyi
kendisine bir görev bilecektir.
Çok ağır bir darbe yedik. Fakat biz yine de geleceğe sadece
umutla değil, aynı zamanda kendimizden emin bir şekilde bakıyoruz. Bugün
Almanya’da bir karşı devrim dalgasının yükseldiği gerçeğine rağmen, biz orada
Kızıl Ekim’in yakın olduğuna olan inancımızı bir an olsun yitirmiyoruz. Büyük
savaşçılar boş yere ölmediler. Onların intikamı alınacaktır. Onların ruhları
haklarını alacak. Onların aziz ruhlarına seslenirken diyebiliriz ki: ‘‘Karl
Liebknecht ve Rosa Luksemburg. Sizler artık yaşamıyorsunuz, fakat bizim
aramızdasınız. Bizler sizin güçlü varlığınızı hissediyoruz. Sizin açtığınız
bayrağın altında savaşmaya devam edeceğiz. Savaş saflarımızı sizin manevi
heybetiniz kaplayacak! Yoldaşımız ve silah arkadaşlarımız Karl Liebknecht ve
Rosa Luksemburg! Her birimiz, eğer gün gelir ve devrim bunu gerektirirse, sizin
altında öldüğünüz bayrağın altında gözümüzü kırpmadan öleceğimize and içeriz! (TROÇKİ – OCAK 1919)
