TTB hafızası bize ‘iyi hekimlik değerleri’nin kazanacağını gösteriyor
TTB’nin bugün yaşadıklarının TTB’nin hafızası ile ilgili
olduğunu düşünüyorum. Yine TTB hafızası gösteriyor ki hükümetin hekimleri bu
şekilde hedef alması TTB ve EDTTB’yi güçlendirmekten başka bir sonuca yol
açmayacaktır…
20 Ocak 2018 tarihinde “terör operasyonu” olarak başlatılan,
ancak sahada, siyasette, basında terör operasyonundan ziyade bir savaş ruh hali
ile devam ettirilen Afrin operasyonu süreci toplumsal ve siyasal açıdan birçok
ani değişimi bütün çıplaklığı ile gözler önüne serdi.
Yıllarca AKP ve özelde Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığını
temel hedef seçen, eleştiri üslubunu aşan bir yöntemle siyaset yapan, konuşan ve yazan birçok siyasi dinamik,
parti, yazar, aydın Afrin operasyonu süreci ile beraber baş döndürücü bir
değişime imza attılar.
Yine Suriye savaşını takip edenler çok iyi biliyor.
(Etmeyenler de internet üzerinden geçmişi okuyabilir.) Suriye’yi ve özelde
devlet başkanı Beşar Esad’ı emperyalizme karşı direnişçi olarak gösterip buna
karşı savaşan ÖSO’yu(Özgür Suriye Ordusu) emperyalizm tarafından eğitilip
donatılan işbirlikçi silahlı güçler olarak söyleyen ve yazanlarda da ani fikir
değişimi göze çarpıyor. Bunlar gibi bu dönemde birçok ani değişim gösteren
fikir ve eylemi sıralayabiliriz. İnsanların geçmişte yazdıklarını okuyup
okumadıklarını merak etmiyor değilim. Belki okumuyorlar. Belki de bir ihtimal
“dün dündür bugün bugündür” diyerek işin içinden çıkıyorlar. Ve belki de
hafızası zayıf bir toplum gerçekliğine güveniyorlar. (Bu kesimlerin bugün
savundukları Afrin operasyonuna gelecekte yine
“dün dündür bugün bugündür” diye karşı çıkma ihtimalini de not edelim.)
Kısaca, söylem ve davranışın keskin değişimine tanık
oluyoruz. Kanımca her biri bilimsel tez konusu olan bu niteliksel ve ideolojik
değişimi iyi irdelemek gerekiyor.
TTB’nin hafızası
Yazımızın asıl konusu olan Afrin değil, hafıza ve bugünkü
durum ile ilgili bu mesele üzerinden bir hatırlatma yaptıktan sonra bu süreçte
hedef tahtasına konan TTB ile ilgili birkaç hatırlatma yapmakta fayda
görüyoruz.
TTB’nin bugün yaşadıklarının TTB’nin hafızası ile ilgili
olduğunu düşünüyorum. TTB (Türk Tabipleri Birliği ) 23 Ocak 1953 tarihinde 6023
sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu ile yürürlüğe girerek kuruldu. TTB
kuruluşundan beri hekimlik alanında insanların daha da hastalanmasına,
sakatlanmasına ve ölümüne yol açan kötü hekimlik uygulamaların takipçisi olup,
insanın ve toplumun iyi olma halini önceleyen “iyi hekimlik değerlerini” öne
çıkardı.
Hükümetlerle ilişkileri, siyaset ile bağları, sağlık
politikalarına karşı tutumu dönem dönem değişse de hekimlik uygulamaları
takipçiliği ilkesi kuruluşundan beri değişmedi. Fikri ve anlayışı ne olursa
olsun TTB yönetici ve aktivistleri hekimlik mesleğinin her daim takipçisi
oldular.
Yine sağlığın fiziksel, ruhsal ve sosyal iyi olma halinden
yola çıkarak sağlıklı bir toplumun diğer parametrelerinin olması için
demokratik esaslarla mücadele ettiler.
TTB toplum sağlığını ilgilendiren yasalar karşısında sadece
muhalefet etmedi. Aynı zamanda doğru olduğuna inandığı, toplum sağlığı için
uygun gördüğü yasaları da destekleyerek takipçisi oldu. Örneğin sağlık
hizmetlerine yeni boyutlar kazandırmış, toplum için bir umut ışığı olmuş, 12
Ocak 1961 tarihinde yürürlüğe giren 224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin
Sosyalizasyonu Kanunu’nun ve 29 Haziran 1978 tarihinde kabul edilen Tam Gün
Çalışma Yasası’nın takipçisi oldu.
Tüm tarihi boyunca halk sağlığını bozan her etkene dikkat
çekmek TTB’nin asli görevlerinden biri oldu. Doğal afetler kadar insan eliyle
yaratılan afetlere de dikkat çekti. Ve TTB savaşın, şiddetin, çatışmanın insan
eliyle gerçekleştirilen bir halk sağlığı sorunu olarak yıllar önce söyledi,
yazdı ve eyleme geçti.
12 Eylül ve sonrasında TTB
TTB 12 Eylül darbesinde önce geçici olarak kapatıldı. Ancak
sonra faaliyetleri sınırlı olmak üzere izin verildi. Genel merkezi İstanbul’dan
Ankara’ya alındı. Kamuda çalışan hekimlerin TTB’ye üye olma zorunluluğu
kaldırıldı.
Ancak o dönem başta Dr. Erdal Atabek olmak üzere TTB Merkez
Konsey yöneticileri cunta yönetiminin sağlıkta özelleştirme siyasetine, tam gün
yasasının değiştirilmesine, hekimlerin özlük haklarının gaspına karşı zor
koşullarda mücadele ettiler. Yine cezaevlerinde işkence ve kötü muamelelere
karşı çıktılar. Erdal Atabek’ten sonra TTB Merkez Konsey başkanı olan Dr.
Nusret Fişek’in idam cezasına karşı mücadele ettiğini hatırlatalım.
1980’li yıllar ilerledikçe sağlık çalışanlarının yoksulluk
ve mesleğe olan yabancılaşmaları artıyordu. Çok küçük bir azınlık, cunta
iktidarının politikalarından nemalanırken büyük bir kesimin rahatsızlığı devam
ediyordu. Sınıflar arasındaki gelir dağılımı uçurumu derinleşiyordu. 1980’li
yılların ikinci diliminde kitleler ‘Artık yeter!’ demeye, tepki vermeye hazır
bir psikoloji içindeydi. Bu psikoloji birçok kesim gibi hekimleri de harekete
geçiriyordu. Bunlardan biri de TTB öncülüğünde gerçekleştirilen “beyaz
eylemler”di.
12 Eylül sonrası ilk “Beyaz Eylem” Ankara’da 23 Ekim 1988’de
dönemin hükümetine karşı bir uyarı eylemi olarak hayata geçti. Bu eylem önemli
bir dönemecin başlangıç noktası oldu.
Demokrasi mücadelesinde hekimler
Bu ruh hali sağlık işkolunda önce TTB örneğinde somutlaşan
çeşitli meslek odalarının muhalif kimliğini ön plana çıkardı. Ancak genel bir
çıkışın meslek örgütleriyle olamayacağı da tartışılıyordu. Bu nedenle TTB
içinde de 12 Eylülden kısa bir süre önce başlayan sendikalaşma tartışmaları
ivme kazanıyordu. 1986 yılı ile beraber 12 Eylül rejimine karşı ivme kazanan
demokrasi mücadelesinde TTB ve Tabip Odaları önemli roller aldılar.
İstanbul’da Demokrat Hekimler Grubu, İzmir’de Demokratik
Katılımcı Hekimler Grubu, Ankara’daki Çağdaş Hekimler Grubu’nun programını daha
da zenginleştirerek işleyiş olarak demokratik katılımcılığı esas alıp etkin bir
mücadeleyi savunuyorlardı. Bu süreçte de aynı hedefe kilitlenen birçok hekim
grubu genel olarak Etkin Demokratik TTB (EDTTB) adıyla ülke çapında bir
ittifakı esas aldılar. Bu ittifak aşağıdan yukarıya şekillenen bir ortak
değerler bütünleşmesiydi.
Bu değerler:
Hekim-hasta haklarını birlikte savunma;
Demokratik kitle örgütü olmayı kabul etme;
Yasaları değiştirmeye çalışma;
Atılımcı, yaratıcı, yeni öneriler arama;
Sorunları ve siyaseti halkla ve demokratik kitle örgütleri
ile paylaşma;
Sağlığın barış içinde olması gerektiğini savunarak savaşa
karşı çıkma;
Demokrasi mücadelesinde aktif taraf alma;
Hekimlerin hakları adına etkin taraf olmaydı.
1990 dönemeci
1990 yılı, TTB büyük kongresinde EDTTB (Etkin Demokratik
Türk Tabipleri Birliği) grubunun yönetimi aldığı bir yıl olarak milat kabul
edilmektedir.
İşte hükümetlerin TTB’ye karşı hoşnutsuzluğun miladı da
böylece başlamış oldu.
1992 yılında DYP-SHP hükümetinin başlattığı Dünya Bankası,
OECD ve IMF patentli sağlık reformu adıyla dayatılan “sağlıkta özelleştirme”
hedefine karşı TTB “herkese eşit ücretsiz sağlık hizmeti” diyerek demokratik
muhalefetini başlatıyordu.
Birçok hükümet tarafından devam ettirilen sağlıkta
özelleştirme politikaları 2002 yılı itibarı ile kısmen yenilenerek SDP
(Sağlıkta Dönüşüm Programı) adı ile gündeme getiriliyordu. Buna karşın TTB, SES
ile birlikte 5 Kasım 2003 tarihinde Beyaz G(ö)rev’le SDP’ye karşı bugüne kadar
devam eden etkin bir mücadele başlatıyordu. Bugün yaşanılanların bu süreç ile
alakalı olduğunu düşünüyorum.
Zaman içinde SDP’nin yürümemesi TTB’yi haklı çıkarıyordu.
Örneğin 2 Kasım 2011’de 663 sayılı KHK ile kurulan kamu hastane birlikleri 25
Ağustos 2017’de yayımlanan 694 Sayılı KHK ile sonlandırılıyordu. Oysa TTB bunun
doğru olmadığını defalarca açıklamıştı. Bu örnek gibi TTB’nin eleştirdiği
birçok uygulama ya değiştirildi ya da yeniden düzenlenmek zorunda kaldı.
Yine 2002 yılından beri hükümetler TTB yönetiminin
değişmesini istiyor ve bunun için çaba harcıyordu. Ancak EDTTB’ye asıl sert
karşıtlığı kendilerine ulusalcı diyen bir grup yapıyordu. Kanımca TTB’ye bugün
yapılanların arkasında şimdiki puslu havada fırsatçılık yapan, bugün şartlar ve
konjonktür gereği bugün için hükümeti destekleyen, yıllardır TTB ye ve EDTTB’ye
bel altından saldıran, bir doğruya beş yalan ekleyerek kara propaganda yapan, sözüm ona bu ‘ulusalcı ekip’ zihniyeti
bulunuyor. Yine şartlar ve konjonktür değiştiğinde bu gurubun ve zihniyetinin
yarın ilk fırsatta kolaylıkla eski kimliğine döneceğinden, bugün desteklediği
hükümete karşı yine eski söylemlerde bulunacağından süreci yıllardır takip eden
biri olarak eminim.
Elbette TTB eleştirilebilir, açıklaması doğru
bulunmayabilir. Ancak bunun yolunun TTB’yi polislerle savcılarla muhatap etmek
olmadığına inanıyorum. Bir hekim olarak bunu doğru bulmuyorum.
Bu uygulamaların TTB ve EDTTB’yi güçlendirmekten başka bir
sonuca yol açmadığını hatırlatalım. Çünkü TTB hafızası bunu gösteriyor.
Her şeye rağmen TTB hafızasının bize gösterdiği gibi ‘iyi hekimlik değerleri’ kazanacaktır.
(VEYSİ ÜLGEN - SENDİKA.ORG)
