“orta sınıf hıncı” bir “yanlış bilinç” hali olarak acısını gariban Suriyeliden çıkarıyor
“Hal böyle olunca, dinci-mezhepçi nüfus mühendisliği ve yeni
seçmen yaratma planlarından duyulan haklı kaygılardan kaynaklı “Vatandaşlığa
hayır” gibi politik ve makul bir pozisyon, “Ülkemizde Suriyeli istemiyoruz”
şeklindeki ırkçılığı tartışılmaz bir pozisyona dönüşebiliyor. Rejimin Suriye’ye
yönelik yıkım politikasını, laiklikle sömürü düzeni arasındaki bağlantıyı,
gericiliğin basitçe yaşam tarzlarına saldırmak olmadığını, sığınmacıların ucuz
emek deposu olarak kullanıldığını ve emekçilerin birbiriyle rekabete ve
düşmanlığa zorladığını göremeyen bu “orta sınıf hıncı” esas sorumluya değil,
zayıfa, güçsüze, mağdura yöneliyor, bir “yanlış bilinç” hali olarak acısını
gariban Suriyeliden çıkarıyor.”
ORTA SINIF HINCI VE SURİYELİLER
Nereden başlamalı, nasıl anlatmalı acaba? Daha birkaç ay
önce, büyük şehirlerde art arda bombalar patladığında günlerce sokağa
çıkamayanların, AVM’lere gidemeyenlerin, Whatsapp gruplarında “Bugün şuraya
saldırı olacakmış, BM’de çalışan kuzenimin arkadaşının oğluna söylemişler”
muhabbeti yapanların, korkunç bir savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınmış
insanlara “Vatanlarını savunmak yerine kaçıp buraya geldiler” demelerinden mi
örneğin?
Ya da herhangi bir iç savaş ihtimalinde arkasına dahi
bakmaksızın Bulgaristan sınırına doğru topukları kıçlarına değecek şekilde
herkesten önce koşacakların, çoluğunu çocuğunu kurtarmak adına iç savaştan
kaçan insanlara “Burada ne işiniz var, dönsenize ülkenize” demesinden mi?
AB bugün vizeyi kaldırıp çalışma ve vatandaşlık izni verse
hiç düşünmeden tası tarağı toplayıp çekip gidecek olanların, hem “bu vatan
bizim” sahteciliği yapmasından, hem de benzer şeyleri talep eden insanları
“vatan hainliği” ile suçlamasından mı mesela?
Veya aynı anda hem “Bizden rahat yaşıyorlar” manşetlerine
bakıp “doğru” diyen, hem de trafik ışıklarında önlerini kesen Suriyeli dilenci
çocuklara bakarak, “Her yer dilenci doldu” diye söylenebilen şizofreninin
azımsanmayacak sayıda kişiyi esir almasından mı?
Türkiye’de bir “muhaliflik” türü, bir “muhalif tiplemesi”
var. Muhalifliğinin motivasyonunu “eski Türkiye’nin sahibi” olma iddiasından
alıyor, o iddia müflis bir aristokratın kibri misali üzerine yapışmış durumda,
onu bir türlü atamıyor. Laikliği basitçe yaşam tarzı savunusu zannediyor,
gericiliği sömürü düzeniyle asla ilişkilendirmiyor, misal imam-hatipleştirmeyi
görüyor da, meslek liselileştirmeyi görmüyor, imam ve ara eleman olmak
dışındaki seçeneğin sadece özel okul ve eğitimin özelleştirilmesi olmasını
umursamıyor.
Bu tiplemenin muhaliflik adına en büyük aktivitesi Sözcü
manşeti okuyup iç serinletmek olabiliyor, üzerine biraz Çölaşan öfkesi, biraz
Özdil ironisi, biraz da Uğur Dündar popülizmi eklenip Facebook’ta “Uyu Türkiye’m”
paylaşımı yapılınca işlem tamam, bugünkü muhalifliğimizin sonuna geldik.
Örgütlenme yok, elini taşın altına koyma yok ama çokça laf, çokça hamaset var.
Aynı “muhalif” türü ya da bir versiyonu, eğitimli olduğu,
Starbucks’ta oturduğu, Game of Thrones izlediği, içki içtiği ve bunlar
üzerinden bir “statü” tarif ettiği için kendini “orta sınıf” zannediyor. Bir
“beyaz yakalı” olarak kendini “mavi yakalılar”dan ayrı tutuyor, kendisinin de
bir değer ürettiğini ve o değere el konulduğunu, dolayısıyla kendisinin de bir
emekçi olduğunu ya bilmiyor ya da bilmezden geliyor ki; statü sınıfı
yenebilsin, kendini olduğundan farklı hissedebilsin.
Bu tipleme, “statü yanılgısıyla” bezeli bir milliyetçiliği
yeniden ve yeniden üretiyor. Yoksullara yönelik öfkesi ile kimi zaman Kürtlere
kimi zaman Suriyelilere yönelik öfkesi iç içe geçiyor. Meseleye bir yandan “Biz
çalışıyoruz onlar yiyor” diye, öte yandan “Kaçakçılık parasıyla hepsi
Mercedes’e biniyor” diye bakıyor. “Türk” olmanın kendisi burada sınıfsal bir
şeye dönüşüyor, laiklik ise sahip olunan statüyü korumanın bir aracı işlevine
indirgeniyor. Buradan Koç’a övgü de çıkıyor, sığınmacı düşmanlığı da, yoksullara
yönelik nefret de.
Türkiye günlerdir Suriyelilere vatandaşlık meselesini
tartışıyor. Taşrada ve alt sınıflarda muhafazakâr milliyetçilikle iç içe geçmiş
yabancı düşmanlığının ve Suriyeli sığınmacıların ücretleri kırmasından kaynaklı
sınıf rekabetinin beslediği tutumun büyük şehirlerde ve “orta sınıf”taki
yansıması “Üniversiteye sınavsız giriyorlar, şu kadar burs alıyorlar, bizden
iyi yaşıyorlar” şeklinde tezahür ediyor.
Hal böyle olunca, dinci-mezhepçi nüfus mühendisliği ve yeni
seçmen yaratma planlarından duyulan haklı kaygılardan kaynaklı “Vatandaşlığa
hayır” gibi politik ve makul bir pozisyon, “Ülkemizde Suriyeli istemiyoruz”
şeklindeki ırkçılığı tartışılmaz bir pozisyona dönüşebiliyor. Rejimin Suriye’ye
yönelik yıkım politikasını, laiklikle sömürü düzeni arasındaki bağlantıyı,
gericiliğin basitçe yaşam tarzlarına saldırmak olmadığını, sığınmacıların ucuz
emek deposu olarak kullanıldığını ve emekçilerin birbiriyle rekabete ve
düşmanlığa zorladığını göremeyen bu “orta sınıf hıncı” esas sorumluya değil,
zayıfa, güçsüze, mağdura yöneliyor, bir “yanlış bilinç” hali olarak acısını
gariban Suriyeliden çıkarıyor.
Bu yanlış bilinçle, bu hınçla, bu yabancılaşmayla “kavga
etmek” durumundayız. Gericilikle ettiğimiz gibi değil ama “Bunlar laik,
seküler, modern, bunlar bizden” kolaycılığı da değil, adıyla sanıyla “Sınıfını
bil hizaya gel” kavgacılığı. “Kendi ülkemde mülteciyim diyorsan, bunun nedeni
mülteciler değil, başına vurup ekmeğini elinden aldıklarında sesini çıkarmaman”
diye bağıran, bundan çekinmeyen bir tutum yani! (FATİH YAŞLI – BİRGÜN)