Atatürk’ün Lenin’e yazdığı mektup (Sansürsüz)
"Açık konuşuyorum. Erzurum ve arkasından Sivas kongrelerinde
bir araya gelen delegeler, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını öngören
bir hükme varmışlardır. Siz, değerli Başkanım, daha Dünya Savaşı’ndan önce, bu
hususu müdafaa etmekteydiniz"
Atatürk‘ün 4 Ocak 1922’de Lenin‘e yazdığı mektubun
düzeltilmis tam metni.
Memleketimizi düsmandan kurtardıktan sonra, kamusal
ehemmiyet tasıyan büyük isletmeleri devlet eliyle yönetme niyetindeyiz. Böylece
gelecekte büyük kapitalist sınıfların efendiliğinin ülkede hâkim olmasının
önüne geçmis oluruz. Ankara, 4 Ocak 1922.
Değerli Başkanım,
Ankara’da genel bir saygı ve sempati kazanan yoldas
Frunze’nin,ülkemizden ayrılısı vesilesinden istifade ederek, sahsi his ve
fikirlerimden baska, gizli olarak, Türk siyaseti konusundaki görüslerimi ve
bilhassa, Türk-Rus münasebetlerini, size, kısaca açıklamak isterim.
Bildiğiniz gibi, Türk ve Rus halkları, yüzyıllarca
sürdürülmüs boyunduruk zincirini bir hamlede silkip attıktan sonra, kendi
halklarının da bu yolu takip edeceklerinden dolayı büyük korkuya kapılan büyük
Batılı emperyalist ve kapitalist kuvvetlerin saldırısına uğradığından,
halklarımız arasındaki yakınlık ve anlaşma, kendiliğinden gelişmistir.
Hatırlayacağınız gibi, müşterek umutların ve benzer sartların neticesi olarak
ortaya çıkan fikirlerin gelişmesi, hükümetlerimiz arasında resmi münasebetlerin
kurulmasına yol açmış ve bilhassa bu münasebetlerde tayin edici bir rol
oynamıştır.
Türkler ve Ruslar, tarihleri, yüzyıllarca sürdürülmüş kanlı
savaşarla doldurulduktan sonra,hemen anlaşmıs ve uzlaşmışlardır. Bu vaziyet,
öteki ulusları şaşkınlığa uğratmıstır. Pek çoğu, dostluğun geçici olduğu ve
şartların zoruyla sağlandığı konusunda bir inanca sahip olmuşlardır. Hâlâ da bu
inançtadırlar. Fakat, iki halkın hangi şartlarla ve ne ölçüye kadar
birbirlerini anlayıp sevdiğini ve eski kavgaların, zalim yöneticilerin
kışkırtmaları ile çıkmış olduğunu, son savaşta asker ve subayların
birbirleriyle nasıl isteksizce savaştığını görmüş olanlar, birkaç sene önce
oluşan yeni vaziyetin sürekli ve istikrarlı olduğunu kabul etmekte
gecikmeyeceklerdir. Çünkü bu vaziyet tabii olandır ve eski istihdafı ayakta
tutan suni düşmanlık ise son nefesini vermiştir. Türkiye’nin rejim
değiştirmesi, Rusya’da olduğu gibi, sosyal bir devrimle ortaya çıkmıs olmayıp,
yabancı devletlerin saldırı ve hâkimiyetlerine karşı bir başkaldırma türünde
olduğundan, dünya kamuoyunun dikkatini çekmemiştir. Bu başkaldırış, canlı ve
gerçek olarak dile getirilmemiştir. Yüzeysel de olsa, ülkemiz hakkında bir
bilgiye sahip olanlar, 1918 Mütarekesi’nden, özellikle 16 Mart 1920’den beri
alınan yolun çok büyük olduğunu kabul edeceklerdir.
Yüzyıllardan beri her şeyde efendilerine ve saraylılara ve
daha sonra oligarşiye bağlı kalan Türk halkı, 1919 yazında girişilen savaşla,
kendi kaderinin sahibi olmayı başarmıştır.
Açık konuşuyorum. Erzurum ve arkasından Sivas kongrelerinde
bir araya gelen delegeler, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını öngören
bir hükme varmışlardır. Siz, değerli Başkanım, daha Dünya Savaşı’ndan önce, bu
hususu müdafaa etmekteydiniz. Bu kongrelerde kabul edilen kararlarla,
istanbul’un yetersiz ve yeteneksiz ellerdeki iktidarı tasfiye edilecek ve yeni
yöneticileri, bizzat milletin kendisi seçecektir. Büyük Millet Meclisi’nde
bulunanlar, Türkiye’de yeni bir dönemin başladığını ve Türk halkının artık uzun
süreden beri olduğu gibi kendi yöneticilerinin himayesi altında değil,
efendisiz yaşayabileceklerini ilan ettiler. 16 Mart 1920 darbesinden sonra 23
Nisan’da Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nde toplanan halk temsilcileri,
milletin iradesini ve kaderini bağımsız ve hâkim bir varlık olarak tayin etme
arzusunu ilan ettiğinde, bu isteğin, bütünüyle gerçekleşmesi milli bir gaye
olmuştur.
Şimdi, bütün bunlar gerçekleşiyor. Halk tarafından seçilmiş
olan temsilciler, sadece yasama kuvvetini değil, aynı zamanda, yürütme
kuvvetini de doğrudan, kendi seçtikleri ve her hareketlerinde onlara hesap
verecek vekâletler aracılığıyla ellerinde bulundurmaktadırlar. istisnai olarak,
milletin bağımsızlık ve güvenliğinin söz konusu olduğu fevkalade hallerde, halk
temsilcileri, yargı vazifesini İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla yerine
getirmektedir. Görüldüğü gibi, bizde iktidarın üç fonksiyonunun ayrılığı mevcut
değil. Batı’da kapitalist sistemin bütün milletin üzerindeki efendiliğini
güçlendirmek ve bu sınıfın iktidarı istismar etmesi için özenle hazırlanan bu
sistem, nefret uyandırmaktadır. Bu bakımdan, biz kapitalist sistemden daha çok,
Sovyet sistemine yakınız.
Sosyal alanda da, memleketimizde benzer değişimler olmuştur.
Yeni vaziyetimizin ve ekonomik şartların gereği olarak, toplumun, artık
istismara baş eğmemek konusundaki kararının neticesi olarak, herhangi bir çaba
göstermeksizin, başkalarının emeği ile yaşayan parazitler sınıfı bütünüyle
ortadan kalkmamışsa bile, bu sınıfa girenlerin sayısında büyük bir azalma
olmuştur. Modern Türkiye’de, imparatorluk döneminin efsanevi zengin sınıfı
artık yoktur. Büyük arazi sahiplerinin gelirleri artık düşmüştür. Şimdi,
Türkiye’de herkes düzenli çalışmak zorundadır. Sonuç olarak, bugünün
Türkiye’sinde atılan adımlar herkes içindir.
Türkiye, Batı Avrupa’ya olduğundan çok, bir bakıma Rusya’ya,
özellikle son birkaç ayın Rusya’sına daha yakındır. Sonra, memleketlerimiz
arasında bir başka mühim benzerlik, bizim, kapitalist ve emperyalist düzene
karşı savaşmamızdır. Kapitalizm Türkiye’de, Avrupa’da ve eski Rusya’da
olduğundan daha zayıf gelişti. Fakat vaziyet, büyük teşebbüslerdeki hemen bütün
kapitalin yabancılar tarafından yatırılmış olmasıyla şiddetlenmiştir.
Halkımızın istismarını kolaylaştırmak için kurulmus olan kapitülasyon sistemi, gelişmemizi
engellemiş ve bizi bu sömürüye tahammül etmeye mahkûm etmiştir.
Bu rejimi ortadan kaldırma hedefine sahip bugünkü
mücadelemiz her seyden önce kapitalizme karşı yönelmiştir. Biz memleketimizi
düşman istilasından kurtardıktan sonra, kamusal ehemmiyet taşıyan büyük
işletmeleri devlet eliyle yönetme niyetindeyiz. Böylece gelecekte büyük
kapitalist sınıfların efendiliğinin ülkede hâkim olmasının önüne geçmiş oluruz.
Türkiye’nin büyük devletler ve onların uyduları tarafından hâlâ açık veya
kapalı olarak çılgınca saldırılara hedef olmasının nedeni, bütün mazlum
milletlere kurtuluş yolunu göstermiş olmasıdır.
Bütün bunlar, Türkiye’nin bütün müesseseleriyle ve bugünkü
hükümetiyle sadece Sovyet Rusya’da güven hissi yaratabileceğini, Batı’nın ise,
bize düşman gözüyle bakmasını gerektireceği gerçeğini ortaya koyar.
Milletlerarası siyaset alanında Türk-Fransız anlaşması,
Rus-ingiliz ticaret anlaşması gibi, şartların zoruyla vücut bulmuştur. Bu
anlaşma, gelecekte imzalayabileceğimiz anlaşmalar gibi, ideallerimizden
vazgeçtiğimiz anlamını taşımaz. Sizi kesin surette temin ederim ki, her
halükârda Büyük Millet Meclisi’nin Türkiye’si bugüne kadar Sovyet Rusya’ya
karsı takip ettiği siyasetten vazgeçmeyecektir ve bu konuya dair yayılmış bütün
söylentilerin hepsi yalandır.
Yine aynı şekilde sizi temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya
karşı doğrudan veya dolaylı olarak asla hiçbir anlaşma yapmayacağız ve hiçbir
koalisyona girmeyeceğiz. Son zamanlarda meydana gelen aramızdaki bütün yanlış
anlaşılmalar, her şeyden önce Ankara- Moskova arasındaki yazışmaların oldukça
yavaş olmasından kaynaklanmaktadır.
Değerli Başkanım, bu içten açıklamaların iki halkımız ve
hükümetimiz arasındaki dostane ve kardeşçe münasebetleri daha da
kuvvetlendireceği ümidiyle samimi kardeşlik hislerimi kabul etmenizi dilerim.
Mustafa Kemal
NOT:
Sovyet arsivinde yapılan çalısmalar, bir gerçeği daha ortaya
çıkardı. Atatürk’ün bundan 81 yıl önce, 4 Ocak 1922 tarihinde Lenin’e yazdığı mektup, Türk basınında sansürlenerek
yayımlandı. Bu mektup, ilk kez, 26 Mayıs 1969 tarihli Akşam gazetesinin 5.
sayfasında çıktı. Ali Kemal Meram’ın hazırladığı “Devlet Kurulurken Mustafa
Kemal’den Sovyetler’e Sovyetler’den Mustafa Kemal’e Mektuplar ve Milli
Mücadele” başlıklı yazı dizisi içinde yayımlanan mektubun belirli paragrafları
ne hikmetse yok olmuştu.Anlayacağınız gibi yok olan kısımlar Atatürk’ün
Kapitalizm hakkında söyledikleri idi!
Kaynak: burakeklik.wordpress.com
