Anneyi ve iki çocuğunu, arkasından “oh” çekenler boğdurdular. Gördünüz, hissettiniz mi?
İktidarın, devletin adaletsizliği değil insanı insanlıktan
çıkaran. Bilin ki o adaletsizliği kendi içimizde meşrulaştıranlardır en kötüsü.
Kime yapıldığına bakıp “sus” çekenlerdir…
BOĞULAN ANNE VE ÇOCUKLAR, BİR DE "OH OLSUN"LAR
Bir anne iki çocuğu ile Meriç nehrinde boğuldu. Annenin ve iki çocuğun arkasından “oh” çekenler boğdurdular bir nehrin içinde onları.
Bir anne iki çocuğu ile Meriç nehrinde boğuldu. Annenin ve iki çocuğun arkasından “oh” çekenler boğdurdular bir nehrin içinde onları.
Sıktılar boğazlarını, her sıkan bir başkasını çağırdı,
koşuşturdular birbirlerini itekleyerek ve vahşete tutulmuş bir vicdansızlık ile
boğdular.
“Cemaat avı” adı altında infaza çekilen insanların, en
üstündekiler kayboldular ortalıktan ve yerleştiler güvenli başköşelere. Kimi
itiraflara sığındı, kimi kaymak tabaka olmanın olanaklarına. Geride en altta
kalanlar, geride kurtulmak için yargısız infazlardan bir küçük plastik botu
şişirip karşı kıyıya geçmeye çalışanlar kaldı. Bir de onların sesini duyurmaya
çalışanların çırpınışları. En üsttekilerin gıkı çıkmıyor, yaşıyorlar “yeraltı”
olanaklarının üzerinde.
Aşağıdakiler, en alttakilerin evleri basılıyor. Anne
bebesinden koparılıyor, bebeler annelerinden.
İnsafsızlık ve intikam bekliyor doğumhane kapılarının önünde. Kimse, hiç
kimse yaklaşmıyor olup bitenlere. Herkes kendi bahanesini, herkes kendi
tesellisini yaratıp çekiliyor köşesine.
İşkenceyi görmüyor muyuz?
İşkence yapılıyor, kaçırılıyor, cezaevinden tekrar tekrar
sorgulara götürülüyor insanlar. Neler yapıldığını bilmiyor muyuz? İşkence nedir
bilmiyor muyuz? En iyi biz biliyoruz. Bize, bizlere yapılanlardan öğrendik
çünkü devleti.
15 Temmuz darbe hikâyesinin arkasından yansıyan işkence
görüntülerini gözümüze sokanlar, işkenceden geçmiş kuşakların hafızasını
canlandırdılar. Neler yapabildiklerini, yapabileceklerini hafızalarımıza
yükledikleri acıları canlandırarak sürüklediler insan bedenlerini önümüzden.
Nefreti ve öfkeyi, içi doldurulmuş hayvan postları gibi
gururla sergiletmeyi başardıkça sıktılar hayâları, çektiler falakaya, eşlerini,
çocuklarını taşıdılar işkence odalarına. “Karın da güzelmiş” dediler, “çocuğun
da pek bir körpeymiş” dediler.
İşinden, ekmeğinden edilenleri “içimizdeki düşmanlar”
diyerek işaretleyenlerin yaydığı kötülüğün koruyucusu, her şeyi kabul etmiş bir
toplumdur ve bu meşrulaştığında hiç tereddütsüz sensindir artık sıradaki.
İtiraz etmediğimiz her hukuksuzluk, adaletsizlik mutlaka
bulur kendisini en masum sananı bile. Mutlaka bulur “devletim, milletim,
bayrağım” diyeni bile. Çünkü hukuksuzluğa bahaneler bulan, onu besleyen herkes,
sıranın hiç kendine gelmeyeceği ahmaklığında uzatır boynunu. Her uzatılan
boyun, bir başkasının ihbarında bulur kendini.
Artık herkes şüphelidir ve her şüphe ihbarla kurtarmaya çalışır
kendisini.
Vicdanı yontan kötülük
Kötülük hepimizin vicdanını yontuyor, aracısı oluyor
birileri, birileri susalım, gözümüzü kapatalım diye döşeniyor nefreti. “Hak
ediyorlar” diyor bir ses, bir diğeri “Onların yaptıklarını unutmayın ha” diyor,
bir diğeri linçe topluyor taraftarlarını.
İktidarın, devletin adaletsizliği değil insanı insanlıktan
çıkaran. Bilin ki o adaletsizliği kendi içimizde meşrulaştıranlardır en kötüsü.
Kime yapıldığına bakıp “sus” çekenlerdir. Kime yapıldığını işaretleyip sesimizi
kısmamızın, gözümüzü kapamamızın teorisini yapanlardır en ürkütücü olanı ve
aslında adaletsizliğin içimize sızdırılmasında görevlendirilmiş bir anlayış
birliğinin de tam kendisidir.
Bir kadın ve iki çocuğu, bir botla Meriç nehrini aşmak
isterken boğuldular. Alabora edilmiş hayatlardan çaresiz bir çırpınış ve
boğulmuş, boğdurulmuş bedenler kaldı geride. Bir de ceset torbaları, bir de ay
yıldızlı kimlikler, bir de “oh oldu” diyenlerin toplu uğultusu.
O uğultudan duyulmuyor gidenlerin çığlığı, o uğultu
büyüdükçe aramızdan götürülenlerin haykırışları ulaşmıyor kulaklarımıza. O
uğultu büyüyor, o uğultu çöküyor üzerimize. O uğultu, zulmün kime yapıldığına
bakıp, gözümüzü kaçırdıkça sarıyor etrafımızı.
Dillerinde küfür, ellerinde pala, ellerinde bıçak, ellerinde
urgan, ellerinde kan var ve hepsinin ellerinde bir kadının, bir çocuğun cansız
bedeni.
Bir anne iki çocuğu ile Meriç nehrinde boğuldu. Anneyi ve iki çocuğunu, arkasından “oh”
çekenler boğdurdular.
Gördünüz, hissettiniz mi?
Hayır ise ellerimize bakalım, elimizde kalanlara. (AKIN
OLGUN – SENDİKA.ORG)
